(4721 S. K. m. 715) (766 S. K. m. 33) (3402 S. K. m. 14, 47) (1319 S. K. m. 20, 24) (7. HD. 07.02.2002 T. 2001/10754 E. 2002/903 K.)
Dava: Taraflar arasındaki kadastro tespitine itiraz davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Beyşehir Kadastro Mahkemesi'nce davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair verilen 03.07.2001 gün ve 2000/37 E. 2001/72 K.sayılı kararın incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi'nin 07.02.2002 gün ve 2001/10754-2002/903 sayılı ilamıyla; (...Kadastro sırasında temyize konu olan 104 ada 92 parsel sayılı 8866,62 m2 yüzölçümündeki taşınmaz aynı ada 85 parsel sayılı taşınmazın emlak vergi kaydı miktar fazlası olarak Hazine adına tespit edilmiştir. Davacı vergi kaydına, kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak dava açmıştır. Mahkemece 104 ada 92 parsele ilişkin davanın kabulüne taşınmazın davacı adına tesciline karar verilmiş, hüküm davalı Hazine tarafından temyiz edilmiştir.
Dava konusu taşınmaz üzerinde zilyetlikle taşınmaz edinme koşullarının davacı taraf yararına gerçekleştiği gerekçe gösterilerek hüküm kurulmuş ise de dava dışı komşu parsele revizyon gören 1981 tarihli emlak vergisi beyannamesinde taşınamazın miktarı 6 dönüm olarak gösterilmiştir. Eylemli durumda taşınmazın sınırında hazine adına tespit edilen ve ham toprak niteliğinde olduğu saptanan 82 sayılı parseller bulunmaktadır. Bu durumda 1981 tarihli beyannamede yazılı taşınmazın sınırlarının genişletilebilir nitelikte olduğunun ve beyannamede yazılı miktar fazlasından oluşan taşınmaz üzerindeki zilyetliğin beyannamenin verildiği 1981 tarihinden sonra başladığının kabulü gerekir. Hal böyle olunca kadastro tespitinin yapıldığı güne kadar yüzölçümü fazlası üzerinde zilyetlikle iktisap koşullarının gerçekleştiği kabul edilemez. Bu nedenlerle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davalı Hazine vekili
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Dava, kadastro tespitine itiraz davasından ibarettir.
Davacı; zilyetlikle iktisap koşullarının oluşmasına rağmen vergi miktar fazlası olarak tarla vasfı ile Hazine adına ifrazen kaydedilen taşınmazların kadastro tespitinin iptali ile adına tescilini istemiştir.
Mahkemenin davacı yararına zilyetlikle kazanma koşullarının oluştuğunu belirterek, davanın kabulüne ilişkin olarak verdiği karar Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur.
Uyuşmazlık; 1981 tarihli Emlak Beyanının zilyetliği kesip kesmeyeceği bu beyana, bir mülkiyet belgesi olarak değer verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle belirtelim ki, vergi kayıtları mülkiyet belgesi değildir. Zilyetlikle birleşip doğrulanmadıkça hukuki değer kazanmazlar. O nedenle, doktrinde ve yaygınlık kazanmış Yargıtay uygulamalarında, bu tür kayıtların en zayıf ispat aracı olduğu kabul edilmektedir.
1319 sayılı Emlak Vergisi Yasası ve bu yasayı değiştiren 1610 sayılı yasa, emlak beyanlarında sınırların yazılması zorunluluğu getirmemiştir. Özellikle 1936 ve diğer yıllarda devletçe oluşturulan eski vergi kayıtlarında taşınmazların yüzölçümü, mevkisi ve sınırları yazılmakta idi. Buna karşılık, Emlak Beyanlarında ise taşınmazların sadece yüzölçümü ve mevkisi gösterilmekte olup sınırları bulunmamaktadır.
Bir kaydın uygulanabilir olması, en az üç sınırın bilinmesi diğer bir anlatımla, sınırlarının geometrik bir şekil oluşturması ve bu sınırların arazide saptanması ile mümkün olur. Oysa; emlak beyanlarında sınırlar olmadığından taşınmaza uygulama olanağı kuşkulu olup, her zaman başka taşınmazlara uygulama olasılığı mevcuttur. Bu nedenle, emlak beyanına mülkiyet hakkını sınırlayıcı sonuçlar doğuracak biçimde kesin delil olarak değerlendirmek olanaklı değildir.
Öte yandan, 1319 sayılı Yasa; beyanda bulunmayana bir cezai yaptırım öngörmediğinden, kişi beyanda bulunmasa bile, mülk edinme koşullarının varlığını kanıtlaması durumunda her zaman taşınmazın adına kaydedilmesi olanaklıdır. O halde, yasalara saygı duyarak vergi, vergi vermeyi tercih eden kişinin hukuki durumunu, hiç vergi beyanında bulunmayan kişilere göre daha zor duruma getirmek adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle de bağdaşmaz. Kaldı ki, emlak beyanlarının mutlak bağlayıcı bir delil kabul edilmesi durumunda, taşınmazı gerçek yüzölçümünden fazla gösterip ileride buna dayanarak hak iddiasında bulunmayı amaçlayan kötü niyetli kişilere, olanak tanınmış olur ki, bu durum haklar arasındaki dengenin bozulmasına ve sosyal huzursuzluklara yol açacağından, hukuken cevaz verilemez.
Mülkiyet hakkı, Anayasa'dan kaynaklanan vazgeçilmez haklardandır. Yorum yapılırken, temel hak ve özgürlükler kısmında sayılan Mülkiyet Hakkının özüne dokunulmaması gerekir. Medeni Yasada da mülkiyetin hangi hallerde kaybedileceği Numerus clausuz kuralı ile sınırlı olarak belirlenmiş olup, bu sayı arttırılıp eksiltilemez (Türk Medeni Yasası m. 715). (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 21.05.1997 gün 1997/7-5 E. ve 1997/438 K. sayılı ilamı).
Somut olayda; dava konusu yerde kadastro tespiti sırasında davacının zilyetliğinde olan ve tespit zaptında zilyetlikle kazanılması mümkün olduğu yazılan taşınmazın 1981 yılındaki Vergi Beyanı sırasında yüzölçümünün düşük gösterildiği ve vergi beyanının yapıldığı 1981 yılı ile kadastro tespitinin yapıldığı 1997 yılı arasında 20 yıllık kazandırıcı zamanaşımı süresinin dolmadığı gerekçesiyle vergi kayıt miktarı fazlasının tarla niteliği ile Hazine adına kaydedildiği anlaşılmıştır. Bilirkişi ve tanık beyanlarına göre taşınmazın 3402 sayılı Kadastro Yasasının 14.maddesinde açıklanan, zilyetlikle taşınmaz kazanımı koşulları davacı yararına gerçekleşmiştir. Dava konusu taşınmaz tarım arazisi olup, davacı ve bayileri 40-50 yıldır, eklemli olarak zilyet bulunmaktadırlar, davacının talep ettiği kısım miktar sınırlandırmasını da aşmamaktadır.
Hal böyle olunca, emlak beyanında bildirilen yüzölçümünün bağlayıcı nitelikte olmayacağı, ancak çapı, krokisi olan tapulu taşınmazlarda uygulanabileceğinin kabulünde kuşku ve duraksamaya yer olmadığı sonucuna varılmıştır. Açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin direnme kararı yerindedir.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 10.07.2002 günü oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Dava; 104 ada 85 sayılı parselin tespitinin iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline ilişkin, kadastro tespitine itiraz davasıdır.
Davacıya ait 1981 tarihli emlak beyannamesinin kadastroca uygulanması sonucu miktarı kadar yer davacıya verilmiş ve bu yerin sınırında Hazineye ait taşınmazın bulunması nedeniyle davacının tasarruf ettiği miktardan fazla kısım ise dava konusu parsel ile Hazine adına tespiti yapılmıştır.
Yerel mahkeme; kazanma koşullarının davacı yararına gerçekleştiği görüşünden hareketle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire ise davacının zilyetliğinin en erken emlak beyannamesinin verildiği 1981 yılından itibaren başladığını dava tarihine kadar kazanma süresinin dolmadığını gerekçe göstererek yerel mahkeme hükmünü bozmuştur.
Yüksek Hukuk Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ise emlak beyannamelerinin zilyetlikle birleşse dahi zilyetliği kanıtlayan (belirleyen) belgeler olmadığını bu nedenle zilyetliğin başlangıcının emlak beyannamesinin verildiği tarih olarak kabul edilemeyeceğini belirterek direnme kararının ONANMASINA karar vermiştir.
Somut olayda; emlak beyannameleri zilyetliği kanıtlayan belgeler olup olmadığı uyuşmazlık konusu teşkil eder. Gerçekten Emlak Beyannameleri Zilyetliği Kanıtlayan Belgeler Değilmidir?
Cumhuriyet döneminde arazi yazımı ilk defa 2901 sayılı Vergi Tahriri Kanunu ile 1936, 1937 ve 1938 yıllarında gerçekleştirilmiştir. Gerek 2901 ve gerekse 213 ve 1319 sayılı Kanunlarda gerçekten vergi kayıtlarının zilyetlik veya mülkiyeti kanıtlamaya yarayan belgeler olduğunu gösteren bir hükme rastlanmamaktadır. Ancak Tasfiye Kanunları olarak nitelendirilen 766 sayılı Tapulama Kanununun 33. maddesi ile 1950 ve öncesi, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14/A maddesi ile de, 31.12.1981 ve öncesi vergi kayıtlarının zilyetlik belgeleri olarak kabul edildiği görülmektedir. 1981 yılından önce her hangi bir vergi yazımı da yapılmamıştır. Bu bakımdan 1981 ve öncesi vergi kayıtları ile emlak beyannameleri kastedilmiştir. Bunun başka türlü yorumlanması hak sahipleri aleyhine dar anlamda yorumlanması olanaklı bulunmamaktadır. Kaldı ki, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 47/D maddesi hükmü uyarınca düzenlenen Taşınmaz Malların Sınırlandırma, Tespit ve Kontrol İşleri Hakkındaki Yönetmelik açıkça 1981 yılı ve öncesi emlak beyannamelerini zilyetlik belgesi olarak kabul ettiği anlaşılmaktadır.
1319 sayılı Emlak Vergi Kanununun 20. maddesi ile beyan esası getirilmiştir. Aynı Kanunun 24/B maddesi ile de, araziye ait emlak beyannamesinde; arazinin Yeri, Cinsi ile Miktarının ve diğer unsurlarının yer alacağı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi emlak beyannamelerinde 2901 sayılı Kanunla getirilen sisteme göre düzenlenen vergi kayıtlarında farklı olarak taşınmazın sınırlarına yer verilmemektedir. Sınırların emlak beyannamesinde yer almaması uygulamada her yere uygulanabileceği düşüncesi ile duraksamaya yol açacağı şeklindeki gerekçeye şu açılardan katılmak olanaklı değildir. Çünkü kadastro sırasında uygulanan emlak beyannameleri kadastro tutanağının mahsus bölümüne işlenir. Mevkii, cinsi, miktarı ve yeri yazılır. Ayrıca kadastro müdürlüklerinin elinde bulunan defterdeki kayıtlarının karşısına Hangi Parsel Veya Parsellere Revizyon (Uygulama) gördükleri şerhi verilir. Normal vergi kayıtlarında olduğu gibi emlak beyannameleri mahkemelere sunulduğunda bunların revizyon görüp görmedikleri Kadastro Müdürlüklerinden sorulur ve ona göre değerlendirilir. Böylece gerçek dışı uygulamanın önüne de geçilmiş olunur.
Öte yandan 3402 sayılı Kadastro Kanununun 47/D maddesi hükmü gereğince düzenlenen Taşınmaz Malların Sınırlandırma, Tespit Ve Kontrol İşleri Hakkındaki yönetmeliğin 3/5 madde ve fıkrası açık bir şekilde 1981 yılı emlak vergi beyannamelerinden söz edilmektedir. Bunların zilyetlik belgesi olarak uygulanabileceğim vurgulamaktadır. Yüksek Hukuk Genel Kurulunun hiçbir kararında bu yönetmelikten söz edilmediği gibi, tartışılmadığı da görülmektedir. 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14. maddesi uygulaması ile ilgili olarak Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü 7.1.1988 gün ve 4-2-2-2/1184 sayılı genelgeleri ile ...Emlak vergisi beyannamelerinin de zilyetliği tevsik edici belge olarak değerlendirilmesi ve miktarlarına itibar edilmesi gerektiğini ..... açıklamıştır. Kadastro uygulaması da bu şekilde gerçekleşmektedir. Bu durumda kadastro tespitleri sırasında emlak beyannameleri uygulanan ve itiraza uğramayan kişiler taşınmazı yada taşınmazları aldıkları bir gerçektir. Bu husus ise onama gerekçesi ile bir çelişki teşkil etmektedir. Hak sahipleri arasında farklı uygulamaya ve haksızlığa yol açacağı da bir gerçektir. Davacı 1981 yılında emlak beyannamesi verdiğine göre miktar dışında kullandığı fazla kısım için zilyetliğinin 1981 yılından önce başladığının kabulüne olanak bulunmamaktadır. Şayet davacı o tarihte fazla kısmı kullanmış olsa idi bunun içinde beyanname vermesi gerekirdi. Davacının burada iyi niyeti söz konuşu değildir. Bu fazla kısmın kenarda bulunan Hazineye ait devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden elde ettiği anlaşılmaktadır. Tüm bu somut ve hukuki olgular karşısında emlak beyannameleri zilyetliği kanıtlayan belgeler olduğu, miktarları ile geçerli olmaları gerektiği, miktarı ile birlikte tasarruf edilen fazlalık var ise bu fazla kısım için davacının zilyetliğinin en erken emlak beyannamesinin verildiği tarihten itibaren başladığının kabulü gerekir. Bu gerekçenin yasal dayanakları 3402 sayılı Kanununun 14/A ve yukarıda belirtilen anılan Kanuna dayalı olarak çıkartılan 14. maddesinin uygulaması ile ilgili yukarıda belirtilen yönetmelik hükümleridir. Açıklanan nedenlerle davacının zilyetliğinin başladığı 1981 yılından dava tarihine kadar davacı yararına 20 yıllık kazanma süresi dolmadığına göre Özel Dairenin bozma kararı yerinde bulunduğundan sayın çoğunluğun direnme kararının onanması yönündeki görüşlerine katılmıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy