(765 S. K. m. 102, 107) (6831 S. K. m. 2, 93) (353 S. K. m. 20) (403 S. K. m. 41) (1412 S. K. m. 255) (YCGK. 02.02.1981 T. 1980/3-417 E. 1981/17 K.) (3. CD. 10.05.2001 T. 2001/4379 E. 2001/5039 K.)
Dava: Devlet ormanında açma ve işgal suçundan sanık Mehmet Tamer Manavuşak'ın suç kastı bulunmadığından beraatine, kesinleşmiş orman tahdidi içinde kalan 2 katlı kargir ev, 22 adet nar ağacı, 4 adet incir ağacı ve 5 adet asmanın 6831 sayılı Yasanın 93/4. maddesi uyarınca müsaderesine ilişkin Antalya 3. Sulh Ceza Mahkemesinden verilen 22.08.2000 gün ve 387/1107 sayılı hüküm katılan idare vekili tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 10.05.2001 gün ve 4379/5039 sayı ile;
Yapılan keşif sonucu düzenlenen bilirkişi rapor ve krokilerinden suç konusu yerde 3116 sayılı yasaya göre yapılan orman tahdidi aplikasyonu esas alınarak 1744 sayılı yasa ile değişik 2/B uygulamasıyla sanığın dayandığı 163 parselin (A) ile gösterilen kısmın orman dışına çıkarıldığı, (B) harfi ile gösterilen kısmın ise orman içerisinde kaldığı ve sanığın yaptığı 195 m2'lik iki katlı evin 2138-2139 ve 2140 nolu orman tahdidi noktaları içerisinde kaldığı, 1987 yılında tanzim edilen orman tahdit haritalarında da aynı şekilde görüldüğü, sanığın dayandığı tapu kaydına (7.2.1995 tarihinde orman tahdit komisyonunca Devlet ormanı olarak belirlenen alan içinde kaldığına dair şerh verildiği), sanık tarafından 163 parseldeki orman şerhinin kaldırılması talebiyle Antalya 1. Asliye Hukuk Mahkemesine açılan dava sonucunda; suç konusu yeri de içine alan 985 m2 yeri ile ilgili talebin reddine 23.11.1998 tarihinde 97/718-98/1130 sayılı karar verildiği ve bu kararın da Yargıtay 1. Hukuk Dairesi tarafından onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.
Orman tahdidi yapılıp kesinleşen yerlerde tesis edilen tapu kaydının hukuken geçerliliği yoktur. Orman kadastrosu yapılan bir yerin orman olduğunun herkes tarafından bilinmesi asıldır. Orman kadastrosu yapılırken bu husus ilan edilir ve kesinleştikten sonra da hudutlar orman hudut taşları dikilmek suretiyle belirlenir, somut olayda da suç yerinin 2138-2139 ve 2140 nolu sınır taşları çevrili orman kısmında kaldığı bilirkişi raporunda açıkça ifade edilmiştir.
Bundan ayrı olarak dava konusu parsele orman tahdit komisyonunca orman tahdidi içinde kaldığı için 7.2.1995 tarihinde şerh verilmiş, sanığın bu şerhin iptali için Asliye Hukuk Mahkemesine açtığı davanın sonucunda suç konusu yeri de içine alan 985 m2 yer ile ilgili talep reddedilerek kesinleşmiştir.
İzah edilen bu hususlar karşısında sanığın suç konusu yerin orman olduğunu bilmediği şeklindeki savunmaya itibar edilemeyeceği gibi suç kastının yokluğundan da bahsedilmeyeceğinden sanığın işgal ve faydalanma suçu sübuta erdiği gözetilmeden yazılı gerekçe ile beraatına karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmuştur.
Yerel Mahkeme 03.10.2001 gün ve 991/1607 sayı ile; sanığın suça konu 163 nolu parseli tapuda resmi senet ile 18.10.1991 tarihinde satın aldığı, tapu kayıtlarında buranın kesinleşmiş orman sınırları içinde kaldığına dair bir şerh bulunmadığı, taşınmaz üzerine bina inşa etmesinden sonra 1995 yılında tapunun beyanlar hanesine şerh konulduğu, bu nedenle sanığın suç kastının bulunmadığı gerekçesi ile önceki hükümde direnmiştir.
Bu hükmün de süresi içinde katılan idare vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay C. Başsavcılığının onama istekli 30.05.2002 günlü tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.
CEZA GENEL KURULU KARARI
İnceleme konusu olayda;
Sonuç: Sanığın, Antalya, Merkez Topallı köyünde kain ve bir bölümü kesinleşmiş orman tahdidi içinde kaldığı anlaşılan toplam 16.400 m2 yüzölçümündeki 163 parsel sayılı taşınmazı 18 Ekim 1991 tarihinde tapu maliki Osman Ostan'dan resmi senetle satın aldığı, 1992 yılında Antalya Bayındırlık ve İskan Müdürlüğünden ruhsat alarak taşınmaz üzerine çiçek paketleme ve ambalaj tesisi ile lojman yaptığı, 07 Şubat 1995 tarihinde tapu kaydının beyanlar hanesine Orman Kadastro Komisyonunca Devlet Ormanı olarak belirlenen alan içinde kalmaktadır şeklinde şerh konulduğu, bilahare orman muhafaza memurlarınca 11 Mart 1997 tarihinde yapılan denetim sonucunda düzenlenen suç tutanağında; Orman tahdit sınırlarının araziye aplikasyonu sırasında 2138-2139 ve 2140 nolu O.S. noktaları arasında kalan 1680 m2 yerin orman sayılan yerlerden olduğu, burasının temizlendiği ve açma yapılarak içine 12,5 Ë 15,5 metre ebatlarında ev inşa edildiği, 22 adet nar fidanı, dört adet incir ağacı ve 5 adet asma dikildiği belirtilerek suç duyurusunda bulunulması üzerine sanık hakkında 9 Mart 1997 günlü iddianame ile Devlet ormanında açma ve işgal suçundan kamu davası açıldığı, yargılama sırasında Yerel Mahkemece yapılan keşif sonucunda teknik bilirkişi tarafından düzenlenen 1 Ağustos 1997 günlü raporda; 16.400 m2 yüzölçümündeki taşınmazın krokide (B) ile gösterilen 910 m2 yüzölçümündeki bölümünün 1982 tarihli orman tahdit haritasındaki orman sınırları içinde kaldığı, (A) harfi ile gösterilen diğer bölümünün ise evvelce orman sınırları dışına çıkarılan saha olduğu, sanığın inşa ettiği evin orman tahdit sınırları içinde kaldığının belirtildiği, bu kez sanık vekilinin 19 Ağustos 1997 tarihli dilekçe ile Antalya 1. Asliye Hukuk Mahkemesine başvuruda bulunarak tapu kayıtlarındaki şerhin terkini istemiyle dava açtığı, Yerel Mahkemenin de 15.12.1997 günlü oturumda hukuk mahkemesindeki davayı bekletici sorun yaptığı, bilahare Antalya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 23.11.1998 gün ve 718/1130 sayılı kararı ile; 163 parsel sayılı taşınmazın 985 m2.lik kısmı ile ilgili davanın reddine, bu kısım dışında kalan 15.415 m2.lik bölümün tapu kayıtlarında bulunan şerhin kaldırılmasına karar verdiği, temyiz edilen hükmün Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 05.04.1999 gün ve 3081/3079 sayılı kararı ile onandığı, karar düzeltme isteminin de aynı Dairenin 28.06.1999 gün ve 6835/7044 sayılı kararı ile reddedilerek hükmün kesinleştiği, bunun üzerine Yerel Mahkemece suç kastı bulunmadığı gerekçesi ile sanığın açma ve işgal suçundan beraatine karar verildiği anlaşılmaktadır.
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık sanığın olayda Devlet ormanından açma ve işgal suçunu işleme kastıyla hareket edip etmediği noktasında toplanmaktadır.
Ancak, sanığın mahkemece sorguya çekildiği 02.06.1997 tarihi ile inceleme tarihi arasında, bu suç için dava zamanaşımı olarak öngörülen beş yıllık süreden fazla bir zamanın geçtiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle, uyuşmazlığın esasının incelenmesine geçilmesinden önce, hukuk mahkemesinde tapu sicilindeki şerhin terkinine ilişkin olarak açılan davanın bekletici sorun sayılıp sayılamayacağı, dolayısı ile TCY'nın 107. maddesi uyarınca zamanaşımını durduran bir neden olarak kabul edilip edilemeyeceği hususunun ön sorun olarak ele alınıp değerlendirilmesine oybirliği ile karar verilerek yapılan incelemede;
Ceza ilişkisini sona erdiren hallerden biri olan dava zamanaşımı kural olarak, bir suçun işlenmesiyle başlar, hiçbir engelle karşılaşmadığı takdirde, suçun gerektirdiği cezaya göre değişen sürelerin dolması ile tamamlanarak, sonuç ve etkilerini doğurur. Bununla birlikte, bazı suçlarda fiile veya faile bağlı nedenlerden dolayı kovuşturmaya başlanamaması, soruşturmanın uzaması, yargılamanın sonuçlandırılamaması hallerinde zamanaşımının dolması ve ceza davasının zamanaşımına uğraması mümkündür. Ceza davasının görülebilmesi olanağı bulunmayan bu hallerde zamanaşımının sürdüğünü kabul etmek haksız sonuçlar doğurur. Bu nedenle Ceza Yasaları dava zamanaşımının bazı nedenlerle hiç işlemeye başlamayacağı veya işlemeye başladıktan sonra devam etmeyerek duracağı halleri hükme bağlamıştır.
Dava zamanaşımının durması konusu Ceza Yasamızın 107. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir. Hukuku Amme davasının ikamesi mezuniyet veya karar alınmasına, yahut diğer bir mercide halli lazım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde mezuniyet ve kararın alınmasına yahut meselenin halline kadar müruru zaman durur
Maddede belirtildiği üzere, birinci durma sebebi, kamu davasının görülmesi için izin veya karar alınmasının gerekli olması, ikinci durma sebebi ise bekletici sorunun çıkmasıdır.
Ayrıca diğer bazı kanunlarda da, zamanaşımını durduracak bir takım nedenlerin bulunduğu görülmektedir. Nitekim 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Yasasının 20. maddesi gereğince davaları terhislerinden sonraya bırakılan asker kişiler hakkındaki zamanaşımı, terhis edilinceye kadar durur.
Durma nedenlerinden olan bekletici sorunun bulunduğu hallerde; kanunun emri veya hakimin takdiri sonucunda ceza davasının çözümlenmesi her şeyden önce başka bir mercide belirli bir sorunun çözümüne bağlıdır. Böyle bir durumda, sözü geçen sorun çözümlenmedikçe ceza davasına devam etmeye imkan bulunmadığı için, ceza davasının olduğu yerde durması ve sorun çözümleninceye kadar dava zamanaşımının işlememesi gerekir. Bekletici sorunun dava açıldıktan sonra ortaya çıkması da mümkündür. Bu hallerde de 107. maddenin uygulanması gerektiğinden zamanaşımı durur.
Bekletici sorun bazen yasa tarafından zorunlu kılınabilir. Örneğin; 403 sayılı Türk Vatandaşlığı Yasasının 41. maddesi uyarınca, yargılama sırasında Türk vatandaşlığı ile ilgili olarak ortaya çıkan uyuşmazlıklar zorunlu bekletici sorun sayılacak, Ceza mahkemesi nisbi muhakeme ile bu sorunu çözemeyecek ve bu uyuşmazlığı Danıştay'ın çözmesi beklenecektir.
Öte yandan, yine yasalarda bazı hallerin bekletici sorun olarak görülemeyeceği kabul edilmiştir. Örneğin; CYUY'nın 255. maddesinin son fıkrasına göre, ceza mahkemesi yaşa itiraz halinde nisbi muhakeme yaparak yaşı düzeltmek zorunda olup, ilgilisinden hukuk mahkemesinde dava açmasını isteyemeyecektir.
Bazen de yargıç serbest bırakılmış, dilerse o sorunun başka bir mercide çözümlenmesine karar verebilmek yetkisi kendisine tanınmıştır. Gerçekten CYUY'nın 255. maddesi, medeni hukuka ilişkin bir sorun ile karşılaşan ceza hakimine, bu sorunun yetkili mercide çözümlenmesi için taraflara süre tanımak ya da aynı sorunu bizzat çözümlemek serbestliğini vermiştir.
Bekletici sorun saymanın kendi ihtiyarına bırakıldığı bu gibi hallerde hakim, bu sorunun kolaylıkla çözülüp çözülemeyeceğini, bekletici sorun olarak kabulünde yarar bulunup bulunmadığını araştırarak sonucuna göre karar vermelidir.
Konuyla ilgili olarak öğretide de Dönmezer ve Erman, Manzini'yi atfen; Bir bekletici sorunun bulunması için, açılacak veya açılmış bulunan davanın devamı niteliğinde olmayan bir sorunun çözümlenmesi gerekir; yoksa aynı davada bir sorunun çözümlenmesi bilirkişiye havale edilmişse, yahut bir karara karşı başka bir mercide itiraz olunmuşsa, bunlar aynı davanın birer parçası oldukları için, bekletici sorun sayılmaz ve dava zamanaşımını durdurucu bir etki yapmaz. şeklinde görüş ileri sürmüşlerdir. (Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, İst-1997, 12. bası, Cilt 3, sy.278)
Yine, Ceza Genel Kurulumuzun 02.02.1981 gün ve 417/17 sayılı kararında da; Zilyetlikle bir orman alanının özel mülkiyete geçirilmesinin mümkün olamayacağı, aksi halde, orman sahalarını veya boşluklarını işgal edenlerin zilyetliğe dayanarak buraların maliki olmaları gerekeceği, bu durumun da 6831 sayılı Yasanın ormanda açma yapmak, işgal ve faydalanmada bulunmak suçları ile ilgili 93. maddesini işlemez hale getireceği belirtilerek, sanıklar tarafından suç tarihinden önce hazine hasım gösterilmek suretiyle zilyetliğe dayanarak açılan tescil davasının orman suçları ile ilgili bir davada ön sorun teşkil etmeyeceği vurgulanmıştır.
Bu açıklamalar ışığında somut olayı değerlendirecek olursak;
Sanığın, tapulu taşınmazının kesinleşmiş orman sınırları içinde kalan bölümünde inşaat yapıp ağaç dikerek açma ve işgalde bulunduğu iddia edilmiş, Yerel Mahkemece yapılan keşfe katılan teknik bilirkişinin düzenlediği raporda, inşaatın yapıldığı yerin kesinleşmiş orman sınırları içinde kaldığı belirtilmiştir.
Orman kadastrosu kesinleşmiş, iptal davası yönünden hak düşürücü süre geçirilmiştir. Kesinleşmiş orman kadastrosu sınırları içinde kalan taşınmazların tapularının hukuki geçerliliğini yitirecekleri de tabiidir. Sanığın, tapu kaydına konulan, Orman Kadastro Komisyonunca Devlet ormanı olarak belirlenen alan içinde kalmaktadır. yolundaki şerhin terkini istemiyle açtığı hukuk davasının niteliği itibariyle, dava sonucunda orman tahdidine ilişkin sınırların değişmesine yasal olanak bulunmamaktadır. Hukuk mahkemesince yapılacak işlem, taşınmazın orman tahdit sınırları içinde kalıp kalmadığını ve ne kadarlık kısmının ormana dahil olduğunu belirlemek, buna göre şerhin tümüyle ya da kısmen kaldırılması veya davanın reddine karar vermekten ibarettir. Oysa bu husus ceza mahkemesince getirtilen kayıtlar, dinlenen tanıklar ve başvurulan keşif, bilirkişi mütalaası gibi kanıtlarla açık ve net bir şekilde çözüldüğünden, hukuk mahkemesinde açılan tapudaki şerhin terkini davası bekletici sorun sayılamaz. Hal böyle olunca, olayda dava zamanaşımını durduran bir neden de bulunmamaktadır.
Bu itibarla, sanığın mahkemece sorguya çekildiği 02.06.1997 günü ile inceleme tarihi arasında, atılı suç için 6831 sayılı Yasanın 93/2. maddesinde belirtilen hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırına göre TCY'nın 102/4. maddesinde öngörülen beş yıllık dava zamanaşımı süresinin dolduğu anlaşıldığından, diğer yönleri incelenmeyen Yerel Mahkeme hükmünün öncelikle bu nedenle bozulmasına, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden CYUY'nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak kamu davasının gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar verilmesi gerekmektedir.
Sonuç: Açıklanan nedenle, diğer yönleri incelenmeyen Yerel Mahkeme hükmünün BOZULMASINA, CYUY'nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak sanık hakkındaki kamu davasının gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle TCY'nın 102/4. maddesi uyarınca ORTADAN KALDIRILMASINA, dosyanın sair yönlerden gereği için yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 1.10.2002 günü tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy