(2709 S. K. m. 28) (5680 S. K. m.1) (3238 S. K. m. 3, 5, 10)
Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4.Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair verilen 25.06.2002 gün ve 2001/904 E. 2002/484 K.sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi'nin 26.05.2003 gün ve 2003/5697-6914 sayılı ilamiyla; (...Davacı vekili, davalı Radikal Gazetesi'nin 05.10.2001 ve 06.10.2001 tarihli nüshalarında yayınlanan "İsrail'li skandal", Kuşkulu bir istifa", "Skandal'da 3.perde" ve "Skandal Büyüyor" başlıklı yazıların gerçek dışı olduğunu, bu yazıların müvekkilini zan altında bıraktığını ileri sürerek manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Mahkemece, istem kısmen kabul edilmiş, hükmün davalılarca temyizi üzerine dairemizce onanmıştır.
Ne var ki, dava konusu yazılar incelendiğinde büyük bölümünün Başbakanlık Güvenlik İşleri Başkanlığı ile ilgili olduğu, görevden alındığı ve soruşturma başlatıldığı görülmektedir. Ayrıca, Savunma Sanayi Müsteşar Yardımcısı olan davacının da Milli Savunma Bakanı tarafından istifaya zorlandığı açıklanmıştır. Mili Savunma Bakanı'nın bu konu ile ilgili açıklaması aynen; "Biz bu silah projelerinin daha süratli sonuçlandırılmasını arzu ediyorduk. Projelerin hızlandırılması zamanında yetiştirilmesi esastır. Bu projelerde bazı gecikmeler, ilerleme kaydedilememe gördük. Bunun için uzun zamandır orada çalışanlarda görev değişikliği yapılabileceği şeklinde kendilerine bilgi iletilmesini rica ettik. Bunun üzerine müsteşar yardımcısı kendi arzusu ile istifasını verdi." biçimindedir. Bakanın bu açıklamasının, davacının istifaya zorlandığı şeklinde yorumlanması ve diğer olayların da skandal olarak duyurulması basının Anayasal haber verme haklarının sınırları içindedir. Yayında hukuka aykırı bir yön bulunmadığından davanın tümden reddi gerekirken, yazılı şekilde kısmen kabul edilmiş olması bozmayı gerektirir. Ancak Dairemizce kararın onanmış olduğu anlaşıldığından, davalıların karar düzeltme istemlerinin HUMK'nun 440-442.maddeleri gereğince kabulüne ve kararın bozulmasına karar vermek gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davalılar vekilleri
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, yayın yoluyla kişilik haklarına saldırı iddiasına dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili, Radikal Gazetesinin 5.10.2001 günlü nüshasının 1. sayfasında yer alan "İsrail'li skandal" başlığı altında, "Kuşkulu bir istifa" alt başlığı ile, 7. Sayfasında "Savunmada deprem" başlığı ile, 6.10.2001 günlü nüshasının 1. Sayfasında yayımlanan "Skandalda 3. Perde" ve 7. Sayfasında yayımlanan "Skandal büyüyor" başlıklı yazılarda gerçek dışı, iftira niteliğinde ifadelere yer verildiğini, davacının hiçbir şirketle ilişkisinin bulunmadığını ve kendi isteği ile istifa ederek Savunma Sanayi Müsteşar Yardımcılığı görevinden ayrıldığını belirterek, hukuka ve meslek ahlakına aykırı şekilde yayımlanan yazılar nedeniyle 15.000.000.000 TL manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen yayın tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalılar vekili; haberin davacının kişilik haklarına saldırı amacıyla değil, sorumlu gazetecilik amacıyla yapıldığını, haberde asıl konunun eski Başbakanlık Güvenlik İşleri Başkanının görevden alınması olduğunu, ardından davacının istifasının ve her ikisinin de tank ihalesi ile bağlantısının olmasının kuşku yarattığı, kuşkunun ithama yer verilmeksizin haberde okuyucu ile paylaşıldığı, davacıya yönelik bir suçlama olmadığı belirtilerek "davanın reddine karar verilmesi" istenmiştir.
Yerel mahkemece; haberlerde davacının rüşvet ve var olduğu iddia edilen skandal ile ilgisi olduğu izlenimi verilerek davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu gerekçesi ile 2.000.000.000 TL manevi tazminata hükmedilmiş, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle (karar düzeltme isteğinin kabulü ile onama kararı kaldırılarak) hüküm bozulmuştur.
Uyuşmazlık; yapılan yayınların, basının anayasal haber verme hakkının sınırları içinde kalıp kalmadığı, hukuka uygun olup olmadığı ve dolayısıyla davacı yararına manevi tazminat gerektirip gerektirmeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Demokrasinin gelişmesinde ve kökleşmesinde, kamuoyunun oluş, beliriş ve bilinçlenmesinde sosyal ve siyasal ilerlemede basına düşen görev hem önemli hem de kapsamlıdır.
Basının görevi; geneli ilgilendiren yada ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde, halkı aydınlatmak, çeşitli konularda kamuoyunu düşünceye sevketmek için tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek ve uyarmak, bireyleri içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları yönünden bilinçlendirmektir. Anayasa'nın 28. ve 5680 sayılı Basın Yasasının 1.maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. Basın özgürlüğü kişinin, dünyada ve özellikle yaşadığı toplumda oluşan ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar (Ordinaryüs Prof.Dr.Sulhi Dönmezer-Basın Hukuku, 1968 sh.72 ve devamı, Prof.Dr.Kayıhan İçel-Kitle Haberleşme Hukuku, 1977 sh.50, Prof.Dr.Ergun Özsunay, Gerçek Kişiler 1980 sh.119 vd).
Basın özgürlüğü demokrasinin "olmazsa olmaz" koşuludur. Doğaldır ki, basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi, yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayınlarda gerek Anayasa'nın temel hak ve özgürlükler bölümünde yer alan ve gerekse Medeni Kanun ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.
Bu nedenle, bazı durumlarda basın özgürlüğü ile kişilik hakları çatışabilir. Buna göre kişilik haklarına yönelik bir saldırının hukuka uygun olarak değerlendirilebilmesi için saldırıya ilişkin yararın, kişilik haklarının korunmasına ilişkin yarara nazaran üstün tutulması gerekir.
Basının, kamu görevi yaparken göz önünde tutulan amaç ile kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, objektiflikten ayrılıp, haber sınırını aşarak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunarak, gerçek dışı haber verilir, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanılır, dürüstlük kuralına aykırı davranılır ve kişisel nedenlerle salt sansasyon yaratmak için yayın yapılırsa bu hukuka aykırı olur. (Prof.Dr.Selim Kateni Haksız Fiillerde Hukuka Aykırılık Unsuru 1964 sh.202 ve devamı, Prof.Dr.M.Ahmet Kılıçoğlu, Şeref Haysiyet ve Özel Yaşama Basın Yoluyla Saldırılarda Hukuksal Sorumluluk 1993 sh.125 ve devamı)
Hukuka uygunluk sorununun aşılabilmesi açısından, gerek devamlılık kazanan yargısal kararlarda ve gerekse öğretide ifade edilen görüşlerden hareketle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen ilkelere göre; basının haber verme fonksiyonunu yerine getirirken kullanacağı bu hakların sınırı; haberde gerçeklik, kamu yararı ve toplumsal ilgi, güncellik, konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık yani özle biçim arasında denge kuralları ile belirlenmiştir.
Haber verme, eleştiri, yorum ve uyarma ancak bu sınırlar içinde kaldığı sürece hukuka uygundur. Bu kurallardan herhangi birine ters düşülmesi halinde "kamu yararı - kişilik hakları dengesi bozulur. Norm ihlal edilir ve hukuka aykırılık doğar.
Yayınladığı olayın doğruluğunu ve gerçekliğini araştırmak gazetecinin görevidir. Bununla birlikte, gazetecinin bir olayı doğru kabul edebilmesi için arayacağı desteklerin, objektif yönden güven verici ve inandırıcı olmasının ölçüsü belirlenirken yayıncılığın özel durumu gözetilmelidir. Ancak, yayınlanacak haber üçüncü kişilere ağır bir zarar verebilecekse, doğruluğun denetlenmesi görevi, daha katı ölçütlere bağlanmalıdır. Hemen belirtelim ki, haber verme hakkının sınırlarının belirlenmesinde en önemli unsurlardan biri olan "gerçeklik", somut gerçeklik olmayıp, yayının yapıldığı andaki olayın beliriş biçimine uygunluk olarak anlaşılmalıdır. Çünkü, basına somut gerçeği araştırma görevi yüklenmemiştir.
Bazı durumlarda haber gerçeği yansıtsa bile, kullanılacak dil ve ifadenin, yapılacak niteleme ve vurgunun da haberin gerektirdiği biçim ve ölçü çerçevesinde kalması gerekir. Diğer bir anlatımla, yasal fonksiyonun yönelik bulunduğu "amaç"a ulaşabilmek için en uygun ve en elverişli "araç" kullanılmalı, "uygun amaç" için "uygun araç" seçilmelidir. Şayet haberin verilişinde ve yapılan yorumda, gereği ve ilgisi bulunduğu saptanamayan niteleme, değerlendirme ve bağlantı duygusu uyandıracak göndermelere gidilerek, haberin bir bölümüyle uygun düşmeyen, küçültücü, toplumun bir kesiminde ve özellikle yalın okuyucu kitlesinde kuşku ve itham doğuracak ifade ve nitelemeler kullanılacak olursa artık kişilik hakları ile çatışan basın özgürlüğüne üstünlük tanımak olanaksız hale gelir.
Haberin veriliş biçimi ile haber konusunun önemi ve kamusal yarar arasında dengenin/ölçülülüğün aşılması hukuka aykırılık oluşturur (Çetin Özek, Türk Basın Hukuku, s.246).
Haber, kamuoyuna sunuluş biçimi itibariyle de kamu yararı amacına hizmet etmelidir. Bir haberin, diğer bir haberle birlikte, okuyucuda düşünsel aynılık izlenimi oluşturacak ifade ve bütünsellik içinde verilmesinde kamu yararı amacının yerine, sansasyon yaratma, küçük düşürme, daha fazla tiraj sağlama gibi öznel amaçların öne çıkması durumunda da yayın hukuka aykırı olup, sorumluluk gerektirecektir.
Haberin, çarpıcı bir başlık altında okuyucuya sunulması ve içeriği ile ilgili mesajın başlıkla birlikte verilmesi basın mesleğinin vazgeçilmez gereklerindendir. Yeter ki yapılan niteleme, getirilen yorum ve kullanılan başlıkta, haberin içerik ve niteliğine göre abartı ve aşırılık bulunmasın. Yayının içeriği, aktarılan olaylar arasında sıkı bir bağlantı olduğu olgu ve düşüncesini okuyucuya algılatmaya dayalı ise konu ile ifade arasında düşünsel bağlılığın gerçekleşmesi daha da önem kazanır. Aksi halde konu ile ifade arasındaki düşünsel bağlılık koşulu gerçekleşmemiş olup, manevi tazminatın unsurları oluşmuş olur.
Davaya konu ilk yayın, 5.10.2001 günlü Radikal Gazetesinin birinci sayfasında manşetten, büyük puntolarla yapılmış olup, anılan haberde; "Büyük iddia: İsrail IMI şirketi bürokratlara rüşvet verdi- "İsrail"li skandal- Eski Başbakanlık Güvenlik Başbakanı Kırış'ın tank ihalesine giren IMI şirketiyle çıkar ilişkisi olduğu iddia edildi. İhale dosyalarından sorumlu Ünal Tamgaç da istifa ettirildi." Ana başlıkları altında, "Eski Başbakanlık Güvenlik İşleri Başkanı Firuz Kırış'ın İsrail şirketleriyle çıkar ilişkisine girdiği için görevinden alındığı ileri sürüldü. İddialara göre bu yıl ikisi resmi, beşi özel yedi kez İsrail'e giden Firuz Kırış'ın trafik kazası geçiren kızına ABD'de bir İsrail vakfı tedavi ettirdi. Yapılan incelemede bu vakfın 1 milyar dolarlık tank ihalesi için Ankara'yla görüşen İsrail IMI şirketiyle bağlantılı olduğu saptandı. Bunun üzerine Başbakan Bülent Ecevit Kırış'ın odasına girmesini yasakladı ve görevinden alınması için 45 dakika içinde bir kararname hazırlandı. (Kuşkulu bir istifa alt başlığı ile-) Ankara'yı karıştıran bir başka gelişme de Savunma Sanayi Müsteşarlığında yaşandı. IMI'nin istediği ihalelerden sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ünal Tamgaç önceki gün Milli Savunma Bakanı Çakmakoğlu'nun isteği ile istifa etti." denildiği, yazının devamı niteliğinde olan ve 7. Sayfada yayımlanan "Savunmada Deprem" başlıklı yazıda özetle; (...Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu'nun istifaya zorladığı Savunma Sanayi Müsteşar Yardımcısı Ünal Tamgaç'ın istifasının da İsrail'in IMI şirketiyle görüşmelerin sürdüğü bir döneme denk gelmesi dikkat çekti...-SSM karıştı-...Savunma kaynaklarından alınan bilgilere göre Tamgaç, bizzat Sabahattin Çakmakoğlu tarafından "artık birlikte çalışamayacağız" sözleriyle istifaya zorlandı. Tamgaç'ın SSM'deki tank ve helikopter ihalelerine bakıyor olması, bu yönde soru işaretleri doğmasına neden oldu" dendiği, aynı gazetenin 6.10.2001 günlü nüshasının birinci sayfasında; "Skandalda 3. Perde" başlığıyla aktarılın bir diğer yazıda; İsrail'in IMI şirketinin istediği tank ihalesi için çalışan Tuğgeneral Akçay görevden alındı. Bu ilk değil- ...Aynı proje ile ilgili Savunma Sanayi Müsteşarlığındaki Tamgaç istifa etmiş, Başbakanlık Güvenlik İşleri Başkanı Firuz Kırış görevden alınmıştı. -Rüşvete yalanlama- ...Milli Savunma Bakanı Çakmakoğlu da Tamgaç'ın istifasını işi geciktirdiği için istediğini söyledi.", yazının devamı niteliğinde olan 7. Sayfadaki "Skandal büyüyor" başlıklı haberde ise; "...SSM Müsteşar Yardımcısı Tamgaç'ın istifaya zorlanmasıyla su yüzüne çıkan skandalın en önemli nedeninin projede tek kaynaktan alım olduğu değerlendirmesi yapıldı....-Çakmakoğlu'nun Tamgaç yorumu- Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu, dün Kayseri'de gazetecilerin soruları üzerine SSM Müsteşar Yardımcısı Ünal Tamgaç'ın istifasını, herhangi bir şirketten rüşvet alması değil, "projeleri geciktirmesi nedeniyle" istediğini söyledi" denmektedir.
Davaya konu, iki gün üst üste birinci sayfada manşetten ve yedinci sayfada da devamına yer verilen yayınların içeriğinde özetle; İsrail'li bir şirketin bürokratlara rüşvet verdiği, eski Başbakanlık Güvenlik İşleri Başkanının tank ihalesine giren bu İsrail'li şirketle çıkar ilişkisi içinde olduğu, bu kişinin hızla çıkarılan kararname ile görevinden alındığı, ihale dosyalarından sorumlu olduğu belirtilen davacının da Milli Savunma Bakanının isteği ile - istifaya zorlaması ile- istifa ettirildiği, bu istifanın kuşkulu bir istifa olduğu ve olayın skandal olarak nitelendirildiği ana temalarına dayanmaktadır.
Başbakanlık, MSB. Savunma Sanayi Müsteşarlığı ile yapılan yazışmalar ve dosya içeriğinden, haberlerde adı geçen dava dışı Başbakanlık Güvenlik İşleri Başkanının 19.9.2001 tarihinde başka bir göreve atanmak üzere müşterek kararname ile görevinden alınarak daha sonra Başbakanlık müşaviri kadrosuna atandığı, bu kişinin MSB. Savunma Sanayi Müsteşarlığı ile bir bağlantısının ve anılan Müsteşarlığın hazırlamakta olduğu tank ihalesinin hiçbir aşamasıyla ilgisinin bulunmadığı, Müsteşarlık projelerinin ortalama 20 kişi ile yürütülmekte olduğu anlaşılmaktadır.
Dosya kapsamına göre davacının Türk Silahlı Kuvvetlerinde, son dokuz yılı Tuğgeneral ve Teknik Daire Başkanı olarak toplam 46 yıl hizmet verdiği, öncesinde Y.Mühendis olarak 3 yılı ihtisas olmak üzere 8 yıl yurtdışında silah, mühimmat ve roket konularında çalışma yaptığı, kadrosuzluk nedeniyle emekliye sevkedilmesinden sonra Savunma Sanayi Müsteşarlığı'nda göreve başladığı, istifa tarihi olan 3.10.2001 tarihine kadar süren 2 yıl 8 aylık devrede ise görevini sürdürdüğü anlaşılmaktadır.
Söz konusu yayınlar üzerine Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği'nin 9.10.2001 günlü basın duyurusunda özetle; "...bazı basın organlarında TSK ihtiyaçlarının tedariki ile ilgili faaliyetlerde görev alan personel hakkında, gerçeği yansıtmayan, yanlış, maksatlı ve kamuoyunun gerçek dışı yargılara yönlendirebilecek yayınların yer aldığı izlenmektedir. Türk Silahlı Kuvvetlerinde tedarik faaliyetleri yasalara ve bu yasalara uygun olarak yapılan düzenlemelere göre; kişilere değil, bir sistem yapısına bağlı olarak yürütülmektedir. Bu nedenle; bu faaliyetlerde kişileri ön plana çıkararak ve onlara yönelik olarak yapılan haksız suçlamalar, yalnız bu kişileri değil sistemin bütününü hedef almakta ve dolaylı bir biçimde Silahlı Kuvvetleri karalama kampanyası olarak algılanmakta olup, bu tür faaliyetler karşısında suskun kalmak mümkün olmamaktadır..." denilerek, tedarik faaliyeti kapsamında uygulanılan aşamalar sıralanmıştır.
Gerçektende; modern savunma sanayiinin geliştirilmesi ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyonunun sağlanması amacıyla 3238 sayıl Yasa ile oluşturulan Savunma Sanayi Müsteşarlığı'nda "silah sistemleri ile araç ve gereçlerin tedarik şekli"; Başbakan'ın başkanlığında, Genelkurmay Başkanı, ekonomik işlerle görevli Devlet Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı, Maliye ve Gümrük Bakanı, Sanayi ve Ticaret Bakanı, Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Komutanı, Başbakanlık Müsteşarı, DPT Müsteşarı ile Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarından oluşturulan Savunma Sanayii Yüksek Koordinasyon Kurulunun (Madde 3) direktifleri ile başlayıp, uzayan aşamalardan sonra karara bağlanmakta olup, anılan Yasanın 10. Maddesinde Savunma Sanayi Müsteşarlığının görevleri (5. Maddede düzenlenen) Savunma Sanayii İcra Komitesinin aldığı kararları uygulamaktır.
Milli Savunma Bakanı 5.10.2001 günlü ve (AA. İle İHA.) kaynaklı ve anılan haberlere dayanak oluşturduğu anlaşılan açıklamasında ise; Savunma Sanayi Müsteşar Yardımcısının kendi arzusuyla istifasını verdiği" ifade edilmekte olup, benzeri bir açıklama Savunma Sanayi Müsteşarı'nca da yapılmıştır.
Bu bakımdan, davacının görevden ayrılmasının kendi isteği ile istifa şeklinde olmasına ve Milli Savunma Bakanının ve Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği'nin yaptığı açıklamanın da bunu doğrulamasına rağmen, yayının başlığında ve devamında rüşvet iddialarına yer verilerek, davacının da rüşvetle bağlantılı olduğu inancı verilecek şekilde istifa ettirildiğinin yazılmasında gerçeklik unsurunun bulunmadığı öz ve biçim arasındaki dengenin aşıldığı, haberin normal düzeydeki okuyucu nezdinde davacının rüşvet karşılığında iş yaptığı izlenimini uyandıracak nitelikte bulunduğu böylece davaya konu haberin hukuka açıkça aykırı olduğu, mahkemece davacı yararına manevi tazminata hükmedilmesi usul ve yasaya uygun olup direnme kararı bu yönleriyle yerindedir.
Ne var ki, hükmedilen tazminat miktarı Özel Dairece incelenmediğinden bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenebilmesi için dosya Özel Dairesine gönderilmelidir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, manevi tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenebilmesi için dosyanın 4.HUKUK DAİRESİ'ne gönderilmesine, 10.3.2004 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy