(506 S. K. m. 26, 125) (818 S. K. m. 60, 128, 332) (2918 S. K. m. 109) (ANY. MAH. 23.11.2006 T. 2003/10 E. 2006/1 K.)
Dava: Davacı, trafik iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirlerin 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyarınca tazminine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davalılar M. H. Ç., Güneş Sigorta A.Ş., Karayolları Genel Müdürlüğü hakkındaki davanın kabulüne, TRT Genel Müdürlüğü hakkındaki davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün, taraflar avukatları tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi H. K. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum avukatının temyiz itirazlarının reddine,
2- Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanunun 26. maddesindeki halefiyet ilkesi uyarınca, Kurumun rücu alacağı; hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebileceği maddi zarar (Tavan) miktarı ile sınırlı iken, Anayasa Mahkemesi'nin, 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 23.11.2006 gün ve E:2003/10, K:2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki
sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere
bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptali sonrasında, 506 sayılı yasaya dayalı olarak işverenler aleyhine açılan rücuan tazminat davalarında; süregelen mevcut uygulama dışında, herhangi bir etkileşim ve değişim öngörülmediğinden, Borçlar Kanununun 332/I maddesinde belirtilen işçi-işveren arasındaki akde aykırılık eylemleri ve bu çevrede maddenin 2. fıkrası gereğince işverenin akde aykırı davranışları (işçi sağlığı ve iş güvenliğinin gerektirdiği önlemlerin alınmaması vs.) sonucu, 26/I maddeyle vaki ilişkilendirme, bir bakıma akde aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabii olmakla; zamanaşımının, işverenler açısından Borçlar Kanununun 125. maddesine göre belirlenmesi gerektiği gözetildiğinde on yıldır.
Zararlandırıcı sigorta olayına neden olan 3. şahıslar yönünden; üçüncü kişi ile sigortalı arasında akdi bir ilişki söz konusu olmayıp 506 sayılı Kanununu 26/2. maddesi ile Borçlar Kanununa yollamada bulunulduğundan, Borçlar Kanunun 60. maddesinde öngörülen bir ve on yıllık haksız fiil zamanaşımı süresinin uygulaması gerekir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109. Maddesi hükmüne göre motorlu araç kazalarından doğan zararların tazminine ilişkin taleplerde ise iki ve her halde kaza gününden başlayarak on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiğinde tereddüt yoktur.
Kurum ceza davasına müdahil olarak katılamadığından rücu davalarında Borçlar Kanununun 60. maddesindeki ceza zamanaşımı ise uygulanmamaktadır.
Zamanaşımının başlangıcı konusuna gelince; 506 sayılı yasada zamanaşımının (özel olarak) düzenlenmediği düşünüldüğünde; genel hükümler çerçevesinde çözüm arama gereği vardır. Gerçekten de Borçlar Kanunun 128. maddesinde: Zaman aşımı, alacağın muaccel olduğu zamanda başlar denilmektedir. Kurum açısından alacak hakkı, bağladığı gelirin yetkili organ tarafından onaylandığı tarihte ödenebilir hale geleceğinden, muacceliyet'in onay tarihi olacağı açıktır. O halde, masraflar için sarf ve ödeme, gelirler için ilk peşin sermaye değerinin başlangıçtaki gelir bağlama onay tarihinde zararın öğrenmiş olacağının ve zamanaşımının bu tarihte başlayacağının kabulü gerekir.
Dava konusu somut olayda; davalılar Karayolları Gen. Müd., Güneş Sig. A.Ş, vekilleri süresinde verdiği cevap dilekçesi zamanaşımı def'inde bulunmuş, davalı M. H. Ç. vekili ise, 10.02.2006 tarihli ıslah dilekçesi ile savunmasını değiştirerek zamanaşımı def'inde bulunmuş, davacı taraf da açıkça bunun savunmanın genişletilmesi yasağına girdiğini ileri sürmemiştir. Bu durumda öncelikle, yukarıda açıklanan hukuki ilkeler gözetilerek davalılar Güneş Sig. AŞ, Karayolları Gen. Müd. ve M. H. Ç.'in zamanaşımı def'i değerlendirildikten sonra karar verilmesi gereğinin gözetilmemiş olması isabetsiz bulunmuştur.
3- Hakkındaki davanın kusurunun bulunmaması nedeniyle reddine karar verilen davalılardan TRT Gen. Müdürlüğü yararına vekalet ücretine hükmedilmesi gereğinin gözetilmemiş olması isabetsiz bulunmuştur.
4- Kabule göre de; 506 sayılı Kanunun 26. maddesindeki
sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere
bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptali sonrasında, Kurumun rücu hakkının, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, davalıların gelirler yönünden tazmin sorumluluğunun ilk peşin sermaye değerli gelir üzerinden belirlenmesi ve fiili ödemenin mevcudiyeti halinde; şayet ilk peşin sermaye değerli gelirin kusur karşılığı, fiili ödeme miktarından düşük ise o taktirde ilk peşin sermaye değerine itibar edilmesi; aksine fiili ödeme miktarı ilk peşin değerden düşük ise o taktirde de fiili ödeme miktarı esas alınması gerekmektedir.
Mahkemece; hak sahibi Ş. yönünden 50.086,57 TL olan ilk peşin değerli gelir miktarını 59.655,59 TL, P. yönünden ise; gelire girdiği tarihten çıktığı tarihe kadar 1.478,91 TL fiili ödeme yapıldığına ilişkin 21.01.2008 tarihli Kurum yazısını dikkate almayan ve 36.429,25 TL olan ilk peşin değerli gelir miktarını 43.389,04 TL belirleyen 24.04.2007 tarihli bilirkişi raporunun hükme dayanak alınması da isabetsiz bulunmuştur.
Mahkemece, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki ilkeler dikkate almaksızın, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davalılar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılara iadesine, 30.11.2010 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy