(506 S. K. m. 6, 79) (5510 S. K. m. 86) (6100 S. K. m. 26, 141, 226) (6352 S. K. m. 39) (5521 S. K. m. 1)
Dava: Taraflar arasındaki "hizmet tespiti ve işçilik alacağı" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 1. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 5.6.2012 gün ve 2010/997 E.2012/578 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 17.10.2012 gün ve 2012/19547 E. 2012/17810 Sayılı ilamı ile;
(... Sigortalılığa dair "hizmet tespiti" davaları, Sosyal Güvenlik hakkına dair olarak ortaya çıkan davalardır. Yasal dayanağını 506 Sayılı Kanunun 6. ve 79/10. (5510 Sayılı Kanun açısından ise 86/9.) maddelerinden almaktadır. Sözü edilen 6. maddede, çalıştırılanların, işe alınmalarıyla kendiliğinden sigortalı olacakları, sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamayacağı ve vazgeçilemeyeceği belirtilmiştir. Anılan Kanunun 79/10. maddesinde ise, sigortalıların, çalışmalarının tespitiyle ilgili dava açabilecekleri hükme bağlanmıştır. Bu bakımdan, hizmet tespitine dair davalar sosyal güvenlik hakkı ve kamu düzeniyle ilgili olup, kişi iradesi belirleyici etkiye sahip değildir, içerisinde bulunduğu yasal statünün belirlediği durum doğrudan dikkate alınır. Bu sebeple hakim, kendiliğinden araştırma yapma yetkisine sahiptir. Bu yetki kapsamında, gerektiğinde tanık ve diğer deliller yoluyla doğrudan gerçeği bulma yükümü bulunmaktadır.
İşçilik haklarına dair davalar ise, 4857 Sayılı yasadan kaynaklanmaktadır. Bu tür davalar, kişi iradesine önemli rol verilip, taraf anlaşmalarına geçerlilik tanınan, alacak ve tazminat türünde olan davalardır. Taraflar bu tür haklarından her zaman vazgeçebilir. Bu sebeple hakim, kendiliğinden araştırma yapmaz. Tarafların bildirdiği deliller dışında delil toplanması da olanaklı değildir. Kaldı ki, Kurumun bu davalarda davalı sıfatı da bulunmamaktadır.
Bu durumda, her iki dava türünün, taraflarının statüsü, hakimin delil araştırma bakımından kendiliğinden hareket etmesi, taraf iradelerine atfedilen rol, davaya konu edilen haktan vazgeçilip vazgeçilememesi gibi yönlerden yasal konumları birbirinden tamamen farklıdır. Her iki dava türünün birlikte görülmesi durumunda: davanın birinde birkısım delillerin kendiliğinden dikkate alınması, diğerinde alınmaması gerekecektir ki, aynı dava dosyasında birbiriyle çelişkili kararlar yer alabilecektir. Kaldı ki, işçilik haklarına dair olarak Dairemiz kararlarıyla işçilik alacaklarına dair davalar yönünden asıl görevli Yargıtay ilgili dairelerinin kararları arasında farklı uygulamalar ortaya çıkabilecektir.
Öte yandan, temyiz aşamasında inceleme mercileri farklı olan bu davaların birbirinden bağımsız sonuçlandırılmalarında hukuki istikrar ve kararlara olan güven bakımından da yarar bulunmaktadır, işçilik haklarına dair olarak kesinleşen hüküm, hizmet tespiti davasında sadece kuvvetli delil olarak değerlendirilmekte, davada taraf sıfatı bulunmayan Sosyal Güvenlik Kurumu yönünden bağlayıcı olmamaktadır.
Mahkemenin bu maddi ve hukuksal olguları gözetmeksizin, birbirinden tamamen farklı iki davayı ayrı ayrı başvurma ve nisbi harca tabi olduğunu da gözardı ederek bir arada görmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
Yapılacak iş, her iki davayı ayırmak ve eksik yargı harçlarını tamamlattıktan sonra yargılamayı birbirinden bağımsız olarak sonuçlandırmaktan ibarettir.
O halde, davalı işveren vekilinin ve davalı kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
H.G.K.'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Dava, 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 6. ve 79. maddelerine dayalı hizmet tespiti ile, 4857 Sayılı İş Kanunu'na dayalı işçilik haklarından kaynaklanan tazminat ve alacak istemlerine ilişkindir. Uyuşmazlık: bu iki istemin aynı davada birlikte görülüp görülemeyeceği noktasındadır.
Davacı iş sözleşmesi sona erdirilen SSK'lı işçi, davalılar ise Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı ve işverendir.
Hizmet tespiti ve işçilik haklarına dayalı alacak ve tazminat istemleri dava dilekçesinde birlikte istenilmiş, mahkemece her iki istem de değerlendirilerek davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, davalılar vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece başlıkta ayrıntısı yazılı olduğu üzere her iki isteme dair davaların hukuki nitelikleri ve yargılama yöntemlerinin farklılığından bahisle ayırma kararı verilmesi ve yargılamanın birbirinden bağımsız sonuçlandırılması gereğine işaretle yerel mahkeme kararı bozulmuştur. Yerel Mahkeme önceki kararında direnmiş ve hüküm davalılar vekillerince temyize getirilmiştir.
Öncelikle davacı işçinin birlikte açtığı her iki davanın hukuksal nitelikleri üzerinde durulmalı ve ardından da bu iki davanın usul hükümleri çerçevesinde birlikte görülme olanağının bulunup bulunmadığı hususu irdelenmelidir.
İlkin sigortalı hizmetin tespiti davalarının hukuksal niteliği ve yargılama yöntemi üzerinde durulmasında yarar vardır.
Ülkemizde Sosyal Güvenlik Kurumuna tabi olması gerektiği halde Kurumun bilgisi dışında çalıştırılan büyük bir kitlenin olduğu bilinen bir gerçektir. Bu sebeple sigortalı hizmetin tespiti davaları iş mahkemelerini ve giderek de Yargıtay'ın ilgili dairelerini en çok meşgul eden uyuşmazlıklar arasında yer almaktadır.
5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 1.10.2008 günü yürürlüğe giren Geçici 7. maddesinde, bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 506 sayılı, 1479 sayılı 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 2926 sayılı 5434 Sayılı Kanunlar ile 506 Sayılı Kanunun geçici 20. maddesine göre sandıklara tabi sigortalılık başlangıçlarıyla hizmet süreleri, fiilî hizmet süresi zammı, itibarî hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık sürelerinin tabi oldukları Yasa hükümlerine göre değerlendirileceği yönündeki hükmün öngörülmüş olması ve genel olarak yasaların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında uyuşmazlığa uygulanacak olan mülga 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 79/10. maddesi genel olarak sosyal güvenliğin sağlanması araçlarından birisidir.
Anılan maddede "... yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilamla ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamlarıyla prim ödeme gün sayıları nazara alınır."hükmü yer almaktadır.
Yine aynı Kanunun 6/1. maddesinde, "çalıştırılanlar işe alınmakla kendiliğinden sigortalı olurlar" denilmektedir. Aynı maddenin 3. fıkrasında "sigortalı olmak hak ve yükümünden vazgeçilemeyeceği" öngörülmüştür.
Sosyal Sigortalar Kanununun 79/10. maddesinde sigortalı hizmetin tespiti davasının kime karşı açılacağı konusunda bir düzenleme yoktur. Ancak yargı kararlarıyla davanın işverenle birlikte Kuruma karşı da açılması gereği vurgulanmaktadır. Gerçekten, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı tespit ilamını aldığında işverenden o döneme ait prim belgelerini vermesini ister. Aksi halde bunlar Kurumca re'sen düzenlenir. Tespit edilen döneme dair primler de gecikme zammı ve faiziyle birlikte Kurum tarafından tahsil olunur. Ayrıca tespit edilen hizmet süresi, prim ödeme gün sayısı ve aylık kazanç toplamları Kurum tarafından yapılacak yardımlarda ve bağlanacak aylıklarda dikkate alınır. Bu yüzden Kurumun alınacak ilamı infaz edecek olması sebebiyle hak alanını ilgilendiren bir davada taraf olması doğaldır. Dava sadece işverene veya Kuruma karşı açılmışsa davacıya diğerini de davaya dahil etmesi için süre verilecektir. Kanunda açık bir hüküm bulunmamasına rağmen sosyal sigorta ilişkisinin ve hizmet tespiti davasının özellikleri göz önünde tutularak bu husus kabul edilmiştir.
Sosyal güvenlik hakkının kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olması sonucunda işverenin kabulü ya da davacının feragati tek başına hükme etkili olmaz (6100 Sayılı Hukuk Mahkemeleri Kanunu m. 311). Dolayısıyla feragat veya kabule rağmen hakim delilleri hep birlikte değerlendirerek bir karara varacaktır. Yine aynı sebeple bu davalarda yemin teklif olunamaz (H.M.K.m.226). Hakim taleple bağlı olup, (H.M.K.m 26). Talepten fazlaya karar verilebilmesi ancak davalının muvafakatiyle mümkündür ( H.M.K.m.141/2).Kurum sigortalı hizmetin tespiti davası sonucunda mahkemenin verdiği ilamın gereğini yerine getirmek zorundadır. Aksi halde davacı infaz hukuku çerçevesinde ilgili mercilere başvurabilir. Yargıtay H.G.K.'nun 28.5.2003 gün ve 2003/21-362 E.-2003/360 K: H.G.K.'nun 15.10.2003 gün 2003/21-571 E.-2003/575 K: H.G.K.'nun 14.4.2004 gün ve 2004/21-226 E.2004/223 K. sayılı kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir.
Ayrıca, 6352 Sayılı Kanunun 39. maddesiyle 5521 Sayılı iş Mahkemeleri Kanunu'nun 1. maddesine son fıkra olarak "... Birden fazla iş mahkemesi bulunan yerlerde, sosyal güvenlik hukukundan kaynaklanan davaların görüleceği iş mahkemeleri, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenebilir." hükmü eklenmiştir.
Bu düzenlemeyle yasa koyucu sosyal güvenlik hukukundan kaynaklanan davaların özellikleri nedeni ile bu davaların özel nitelikli ve uzmanlık gerektiren mahkemelerde görülmesini kabul etmiştir.
Söz konusu düzenlemenin verdiği yetkiye dayanarak Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Birinci Dairesi'nin 20 Kasım 2012 tarih ve 2783 Sayılı kararıyla Türkiye genelinde 15 ilde Sosyal Güvenlik Mahkemesi kurulması kabul edilmiş ve bu mahkemeler 1.1.2013 tarihinden itibaren 5510 Sayılı Kanundan kaynaklanan uyuşmazlıklara bakmakla görevlendirilmişlerdir.
Öte yandan işçilik haklarına gelince: bu tür davalar 4857 sayılı kanundan kaynaklanmaktadır. Anılan davalarda kişi iradesi önemli rol oynadığı gibi, taraf anlaşmaları dahi geçerlidir. Ayrıca bu tür haklardan her zaman için vazgeçilebilir. Alacak ve tazminat davaları da bu tür davalardan olup, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığının, bu tür davalarda davalı sıfatı bulunmamaktadır.
Yeri gelmişken 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun davaların birleştirilmesi ve ayrılmasına dair hükümlerinin ve bu konudaki uygulamanın irdelenmesinde de yarar vardır.
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 166. maddesinde; "(1) Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış davalar, aralarında bağlantı bulunması durumunda, davanın her aşamasında, talep üzerine veya kendiliğinden ilk davanın açıldığı mahkemede birleştirilebilir. Birleştirme kararı, 2. davanın açıldığı mahkemece verilir ve bu karar, diğer mahkemeyi bağlar.
(2) Davalar, ayrı yargı çevrelerinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ise bağlantı sebebiyle birleştirme 2. davanın açıldığı mahkemeden talep edilebilir. Birinci davanın açıldığı mahkeme, talebin kabulüyle davaların birleştirilmesine dair kararın kesinleşmesinden itibaren. bununla bağlıdır.
(3) Birleştirme kararı, derhal ilk davanın açıldığı mahkemeye bildirilir.
(4) Davaların aynı veya birbirine benzer sebeplerden doğması ya da biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte bulunması durumunda, bağlantı var sayılır.
(5) İstinaf incelemesi ayrı dairelerde yapılması gereken davaların da bu madde hükmüne göre birleştirilmesine karar verilebilir. Bu halde istinaf incelemesi, birleştirilen davalarda uyuşmazlığı doğuran asıl hukuki ilişkiye ait kararı inceleyen bölge adliye mahkemesi dairesinde yapılır." hükmü yer almaktadır.
Yine aynı Kanunun 167. maddesinde: "... (1) Mahkeme, yargılamanın iyi bir şekilde yürütülmesini sağlamak için birlikte açılmış veya sonradan birleştirilmiş davaların ayrılmasına, davanın her aşamasında, talep üzerine veya kendiliğinden karar verebilir. Bu durumda mahkeme, ayrılmasına karar verilen davalara bakmaya devam eder."
Hakim, H.M.K.nun 167. maddesi uyarınca, aralarında bağlantı bulunduğu iddiasıyla birlikte açılmış davalarda, yargılamanın dana iyi bir şekilde yürümesini sağlamak için, davanın her safhasında, istek üzerine veya kendiliğinden ayrılmasına karar verebilir. Ayrıca H.M.K.nun 30. maddesinde Hakimin yargılamanın düzenli bir biçimde yürütülmesini sağlamakla yükümlü olduğu kabul edilmiştir.
Davaya konu istemlerin yasal dayanaklarının ve buna bağlı olarak yapılacak inceleme ve araştırma yöntemlerinin farklılığı, temel ilişkinin kanıtlanmasında izlenecek usul gibi bir takım farklı olgular nedeniyle, yargılamanın dana iyi ve süratli bir şekilde yürütülebilmesi için hizmet tespiti ve işçilik alacaklarına dair davaların ayrılması daha uygundur. Yargıtay H.G.K.'nun 7.2.2007 gün ve 2007/21-69 E.2007/55 K. sayılı kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir.
Bu konuda. H.G.K.'nda yapılan görüşmelerde bazı üyelerce: 6100 Sayılı Hukuk Mahkemeleri Kanunu'nun 110 maddesinde "(1) Davacı, aynı davalıya karşı olan birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır." hükmü nedeni ile her iki davanın birlikte görülmesinin mümkün olduğu savunulmuşsa da bu görüş kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
Hal böyle olunca mahkemece, davacının hizmet tespiti isteminden, işçilik haklarına dayalı alacak ve tazminat istemleri tefrik edilmeli, daha sonra işin esasına girilerek bir sonuca varılmalıdır. Yukarıda açıklanan sebeplerle Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30. maddesiyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na eklenen "Geçici Madde 3" atfıyla uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcını yatıran davalı U... Ltd. Şti. vekiline iadesine, 24.12.2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY:
1086 Sayılı H.U.M.K.un yürürlükte bulunduğu dönemde, hizmet tespitiyle işçilik alacakları isteminin aynı dava içerisinde ele alınıp alınamayacağı yönünde oluşan uyuşmazlık Yargıtay H.G.K.nun önüne gelmiş. 15.10.2003 gün ve 2003/21-571 Esas, 2003/575 Sayılı Kararda "yasanın açık düzenlemesi karşısında davaların temyiz mercilerinin ve ispat şekillerinin ayrı olmasının bir ayırma nedeni olamayacağı: ayırma kararı verilmemiş olmasının da tek başına bozma nedeni yapılamayacağı" ayrıntılarıyla açıklanmış, hizmet tespitiyle işçilik alacaklarına dayalı istemlerin birbiriyle bağlantılı bulunduğu, birlikte açılıp sonuçlandırılmasının olanaklı olduğu sonucuna varılmıştır.
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu döneminde aynı uyuşmazlık tekrar Genel Kurulun gündemine gelmiş, bu kez tam aksi yönde değerlendirme yapılmıştır.
Oysa. 6100 Sayılı H.M.K.nın "Davaların Ayrılması" başlıklı 167. maddesindeki düzenlemeye bakıldığında. 1086 Sayılı Kanun döneminden farklı bir ifade içermediği görülecektir.
Elbette, madde metninde belirtildiği üzere "Mahkeme, yargılamanın iyi bir şekilde yürütülmesini sağlamak için,... davaların ayrılmasına, karar verebilir."
Ne var ki yerel mahkeme direnme kararında, yargılamanın iyi bir şekilde yürütüldüğünü, bu noktada ayırma kararı verilmesinin hakka erişim sürecini uzatacağını ifade etmektedir. Ayırma kararıyla amaçlanan "yargılamanın iyi bir şekilde yürütülmesini sağlamak"tır.
Yüksek Dairece, bu yönde bir bozma kararı verilebilmesi için, yerel mahkemece verilen kararın maddi veya usul hukuku yönünden isabetsiz bulunan yönlerinin ortaya konulması, bozma sonrası yapılacak yargılamanın iyi bir şekilde yürütülmesinin de davaların ayrılmasıyla mümkün bulunduğunun her somut uyuşmazlıkta değerlendirilmiş olması gereklidir.
Dosyanın esası yönünden inceleme yapılmaksızın, her iki istemin aynı davada ele alınamayacağı belirtilerek bozma kararı verilmesi H.M.K.m. 167 yanında, "Davaların Yığılması (objektif dava birleşmesi)" başlıklı 110. maddesine de aykırılık oluşturmaktadır. Anılan madde uyarınca "Davacı, aynı davalıya karşı olan birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir".
Objektif dava birleşmesi, geniş anlamda terditli, seçimlik ve kümülatif davaları, yani talep sonucunda, farklı şekillerde de olsa birden fazla talebin yer aldığı durumu ifade etmek için kullanılmaktadır. Birbirinden bağımsız birden fazla talep/talepler arasında hukuki ve ekonomik bir bağın bulunması da gerekmemektedir. Bunun için birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması yeterlidir. Somut uyuşmazlıkta bu koşulların bulunduğu görülmektedir.
Ayrıca, 5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 1. maddesine 5.7.2012 gün ve 6352 Sayılı Kanunun 39. maddesiyle eklenen "Birden fazla iş mahkemesi bulunan yerlerde, sosyal güvenlik hukukundan kaynaklanan davaların görüleceği iş mahkemeleri, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenebilir." Hükmü ile 1.1.2013 tarihinden itibaren bazı iş mahkemelerinin sosyal güvenlik hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıkları çözmek için görevlendirilmiş olması da davaların ayrılmasının nedeni olamaz.
Bu gerekçeye dayalı bulunan yerel mahkeme kararının isabetli olduğu ve işin esası hakkında inceleme yapılmak üzere dosyanın Yüksek Özel Dairesine gönderilmesi gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun bozma yönündeki görüşlerine katılmamaktayız. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy