(818 S. K. m. 67) (1630 S. K. m. 16, 18)
Nezahat ile Selahattin ve arkadaşları arasındaki kongre iptali davasının yapılan muhakemesi sonunda verilen hükmün temyizen mürafaa icrası suretiyle tetkiki davalılar tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
1630 sayılı Dernekler Kanununun 18. maddesine göre, sulh hukuk hakimi tarafından atanan 3 kişilik kurulun görevi, olağanüstü toplantı için gerekli işlemleri yapmaktan ibarettir. Bu kurula, olağanüstü toplantının başkanlığını yapmak üzere açık bir görev verilmemiştir. Bununla beraber, zorunluluk halinde bir boşluk meydana gelmemesi için görevin sınırının genişletilmesi mümkündür. Ancak olayda buna gerek yoktur. Çünkü: Derneğin tüzüğünde, genel kurulun yönetim kurulu başkanı tarafından açılacağı öngörülmüş (Tüzük m.9), yönetim kurulu başkanı da toplantıyı açmıştır.
Olağanüstü toplantının, Dernekler Kanununun 18. maddesi gereğince sulh hakimi tarafından atanan kişilerce sağlanmış olması bu mutlak yetkiyi ortadan kaldırmaz. Öyle ise toplantıyı yönetim kurulu başkanının açmasında hukuka aykırılık yoktur. Aksine uygunluk vardır.
Dernek Tüzüğünün 9. maddesi gereğince bir üyenin toplantıya katılabilmesi için o yılın aidatını vermiş olması gerekir. Tüzüğün bu hükmü ilk bakışta 1630 sayılı Dernekler Kanununun 16. maddesi ile çelişik gibi görünmekte ise de gerçekte bir çelişme yoktur. Şöyle ki: Kanunun bu hükümle güttüğü amaç, aynı şartlara sahip kişiler arasında ayırım yapmamayı sağlamaktadır. Mesela: Aidatını veren üyeler arasında bir ayrıcalık söz konusu olsa idi eşitlik ilkesi zedelenmiş olurdu. 16. maddede ifade edilmek istenen eşitlik, Derneğe karşı yükümlülüklerini aynı ölçüde yerine getiren kişiler arasında bir ayırım yapmayı önlemektedir. Oysa tüzüğün kabul ettiği ilke, aidatını ödeyen üye ile ödemeyen arasında bir ayrılık meydana getirmektedir ki bunun eşitliğe aykırı yönü yoktur. O halde Tüzüğün 9. maddesi 1630 sayılı Dernekler Kanununun 16. maddesine ters düşmemektedir. Esasen bu konu davada tartışmalı olmamakla beraber tüzüğün kanuna uygunluğunun tesbiti yönünden açıklama yapmakta yarar görülmüştür.
Gerçekten bir borcun bizzat borçlu tarafından eda edilmesinde (yerine getirilmesinde) alacaklı için özel bir yarar yoksa borç, borçlu adına üçüncü kişi tarafından eda olunabilir. Alacaklı bunu kabulden çekinemez. Aksi halde temerrüde düşmüş olur. Aidatın ödenmesi konusunda tüzükte özel bir ödeme biçimi öngörülmediği için yukarıda açıklanan kuralın bu konuda da uygulanması tabiidir. Ancak haklar kullanıldığı zaman iyi niyet kuralına uyulması ve sırf başkasını zarara sokmamak amacının güdülmemesi gerekir. Olayda toplantı günü belli edildikten ve tüzük uyarınca toplantıya katılacakların adlarına üyelik kartları hazırlandıktan sonra 10/Nisan/1975 günü Engin, Beyoğlu Onbeşinci Noteri'ne başvurmuş, 194 üyenin 1975 yılı aidat tutarı olan 23.680 lirayı (on gün içinde paranın alınmaması halinde kendisine iade edilmesi) şartı ile Türkiye Emlak Kredi Bankası Harbiye şubesi 2 numaralı hesaba yatırmıştır. Olağanüstü toplantı günü ise, sonradan meydana getirilen bu fiili duruma dayanılarak toplantı yeter sayısının dolmadığı ileri sürülmüştür. Görülüyor ki yapılan işlem, bir üyenin gerçekten toplantıya katılmasını sağlamak gibi iyi niyetli bir amaç taşımayıp aksine olağanüstü toplantının yapılmasını önlemek gibi bir maksada yönelmiştir. İşte bu davranış, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde bulunduğundan üyelerin aidatının topluca başkası tarafından yatırılmış olması işlemi hukuki sonuç doğuramaz. şayet ard düşünceye dayanan bu edaya hukuki değer verilirse kötü niyet korunmuş olur. Onun için olayların akışı ve durumun özelliği bakımından 194 üyenin toplantıya katılma hakkının doğmamış olduğunun kabulü zorunludur. Hal böyle olunca bu kişiler dışında kalıp aidatını ödeyen 186 üyeye göre 135 kişi toplantı için yeterli olup olağanüstü toplantının yapılmasında kanuna aykırılık yoktur.
Her dava iki bölümden oluşur. Biri tesbit, öteki edadır. Yargılama devam ederken olağan kongre yapılmış olmakla davanın eda bölümü ortadan kalkmış, tesbit bölümü ise varlığını korumuş bulunmaktadır. Onun için mahkeme kararında kullanılan deyin ne olursa olsun hüküm, sonucu bakımından kanuna aykırı bir durumun tesbiti niteliğindedir. Üyelerin kişisel hakları saklı kalmak üzere bu kararın artık Dernekler Hukuku bakımından bir eda davasına imkan vermeyeceği de açıktır.
Sonuç: Gerek mahkeme kararında, gerekse yukarıda yazılı gerekçeler karşısında tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, ve onama harcının temyiz edenlere yükletilmesi, duruşma, için takdir olunan (bindörtyüz) lira vekalet ücretinin davalılardan alınıp davacıya verilmesine 16.12.1976 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy