(Lozan Anlaşması - Barış Antlaşması m. 42) (864 S. K. m. 8) (2762 S. K. m. 27, 29, 30, 44) (743 S. K. m. 499) (4721 S. K. m. 8)
Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
Karar: 1- İbrahim Bülbül'ün kayyımlığı İstanbul l. Sulh Hukuk Mahkemesinin 16.6.2000 gün ve 1990/229 sayılı kararı ile değiştirilmiş olduğundan temyiz dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekmiştir.
2- Kayyım Kadir Boy'un temyizine gelince;
Vasiyetçi Vahan Dikiciyan 20.4.1965 tarihinde ölmüştür. İstanbul Şişli Pangaltı Cumhuriyet Caddesindeki apartman ile mağazasını yarı yarıya Halıcıoğlu Kalfayan Kız Yetimhanesi ile Yedikule Sırp Pirgiç Ermeni Hastanesine vasiyet etmiştir.
Sorun bu her iki lehtarın vasiyet yolu ile taşınmaz edinip edinemeyeceği üzerinde toplanmaktadır.
Davada ileri sürülen iddianın ve davalı tarafın savunmasının içeriğine göre, yanlar arasındaki uyuşmazlık, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulmuş gayri müslüm cemaat vakfı tüzel kişiliği niteliğini taşıyan vakıfların taşınmaz mal veya malları kayden edinip edinemeyecekleri noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle ve önemle belirtilmelidir ki; uyuşmazlığın çözümlenmesi, Osmanlı İmparatorluğu döneminin temel müesseselerinden olan vakıflara, vakıfları tanımlayan ve onlara hukuki sonuç izafe eden hükümlere özet şeklinde değinilmesini; bunun yanı sıra, o dönemde ortaya çıkan tüzel kişilerin mal edinmelerini sağlamış olan padişah fermanı (buyruğu) niteliğindeki emri mahsusaların belirtilmesini, Lozan Antlaşmasının ve 42. maddesinin değerlendirilmesini; ayrıca, Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından kısa bir süre sonra yürürlüğe giren Medeni Kanun hükümlerinin ve özellikle bu tür olaylara doğrudan uygulanan 2762 sayılı Vakıflar Kanununda öngörülen düzenlemelerin açıklanmasını zorunlu kılmaktadır.
Bilindiği üzere vakıf, çok eski devirlerde bir din kurumu olarak ortaya çıkmış ve geliştirilmiştir.
İnsanların vakıf yoluyla sonraki nesillere iyi bir ad bırakmaları her devirde takdirle anılmıştır.
Toplum yararına kullanıldığı sürece vakıf, insanlığa büyük yararlar sağlamıştır. Hristiyanlıkta da vakıf yoluyla hizmetlerin kamu yararına yerine getirilmesi benimsenmiş ve dini esaslara dayanılarak insanlığa yararlı kurumlar meydana getirilmiştir. (Dr. Suat Bertan, Ayni Haklar, Cilt 1. Sh.75) Esasen, Osmanlı döneminde müslüman kişinin veya kişilerin müslüman olmayan ihtiyaç sahibi ya da sahiplerine, müslüman olmayan kişi veya kişilerin de muhtaç durumdaki müslüman kişi yada kişilere mallarını vakfetmeleri muteber sayılmıştır. (Ömer Hilmi, Ahkamül Evkaf, Mesele 57) Müslüman olmayan kişilerce Özel mülklerinden hastane, imaret, çeşme, şifahane, kütüphane gibi yerler için sahih vakıflar kurulmuştur. Mülk araziden vakfı sahih olarak oluşan vakıflara ait taşınmaz mallar sonradan değişik tarihlerde tapuya kaydedilmişlerdir.
Davaya konu ve benzeri cemaat vakıflarının, padişah fermanı (buyruğu) olarak emri mahsusa ile kuruldukları, vakfiyelerinin bulunmadığı gerek öğretide gerek yargısal uygulamada ortaklaşa ifade edilmiştir.
Anılan vakıf türlerinin iki yoldan geliştiği, ilk olarak bağımsız bir vakıf kurulduğu, daha sonrada kurulmuş bulunan ana vakfa mal tahsis edildiği; böylece, ana vakfın mal varlığının çoğaltıldığı bilinen bir olgudur. Genellikle İstanbul'un belli semtlerinde ana vakıf niteliğinde büyük bir hayri yada dini vakıf kurulmuş, o semtlerde aynı cemaat hizmetinin görülmesine tahsis edilen diğer kurumlarda ana vakfın tüzel kişiliğine bağlanmışlardır. Örneğin bir semtte sinegog veya kilise mevcutsa, sonradan aynı semtte tesis edilen diğer sinegog ya da kiliselerde ana sinegog yada kiliseye merbutatı olarak bağlanmışlardır. Böylece sinegoglar ve kiliseler; ayrıca, bunlara gelir sağlayan akarlar; o semtteki tek bir cemaat vakfı tüzel kişiliğinin mal varlığını teşkil etmişlerdir. Ana vakfı emri mahsusa olarak ortaya çıkaran padişah fermanları, genel bir içerik taşımamış; belli ve muayyen yer yada yerlere hasredilmiştir.
Başka bir anlatımla, cemaat vakıfları irade-i mahsusa ile kurulmuştur. Söz konusu iradenin, cemaatlerin kuruluş zamanları itibariyle, dini ve hayri işlevlerini özgürce yerine getirmelerine olanak tanımak şeklinde anlaşılması ve bu sınırlar içerisinde düşünülmesi gerekeceği kuşkusuzdur. İrade-i mahsusanın genişletilmesi günümüzün meri hukukuna göre mümkün değildir. Öyle ise 1924 tarihli Lozan Sözleşmesinin 42. maddesinde öngörülen vakıflar ile dini ve hayri müesseselerin işlevlerinin, değinilen sınırlar gözetilerek güvence altına alındığı kabul edilmelidir.
Öte yandan, Osmanlı döneminde (önceki hukukta); tüzel kişilik müessesesi kabul edilmemiştir. İlk olarak 1870 tarihli Ticaret Kanunuyla ticari şirketler için tüzel kişilik tanınmış, daha sonra taşınmaz mallar hakkında eşhası hükmüyenin gayri menkullere tasarruflarına mahsus 16 Şubat 1328 (1912) tarihli kanun kabul edilmiştir.
Tüzel kişilik tanınması üzerine cemaat ve hayır müesseselerine ait malların adlarına kayıt edilmesi bakımından kanunla bir süre tayin edilmiştir. Bu süre 11 Eylül 1329 (1913) tarihli kanun gereği 6 ay uzatılmış, bunu takiben 25 Şubat 1329 (1913) tarihli kanun ile tekrar 6 ay süre tanınmış; en son olarak da Emvali Gayri Menkulenin Tasarrufu Hakkındaki 30 Mart 1329 (1913) tarihli kanunun 4. maddesiyle iki sene süre verilmiş; süre son bulunca bir daha uzatılmamıştır. Bu bağlamda ifade edilmelidir ki; 30 Ağustos 1325 (1909) tarihli kanundan yararlanılarak Osmanlı tüzel kişiliği hukuki durumunu kazananlara, 1328 (1912) senesinden evvel ister gerçek kişiler, ister hakikatte yok olan kişiler adlarına namı müstear şeklinde tapuya kaydedilen taşınmazlarına ait kayıtların tüzel kişilik (cemaat vakfı) namına tashihi (düzeltilmesi) olanağı da tanınmıştır. (Dr. Suat Bertan, a.g.e sh.98, 99)
Osmanlı İmparatorluğunun da bulunduğu devletler gurubu, birinci dünya savaşında yenik duruma düşünce Türk Milleti istiklal savaşını başlatmış, savaş sonrasında da Lozan Antlaşması imzalanmıştır. Lozan Antlaşmasının eldeki davayı etkileyen 42/son maddesinde (... Türkiye Hükümeti gayri müslüm Türk tebaasına ait kiliselere, havralara, mezarlıklara vs. müessesatı diniyeye ve hayriyelerine her türlü teshilat kolaylık ve müsaadat ita olunacak ve Türkiye Hükümeti yeni müessesatı diniye ve hayriye ihdası için, bu kabil sair müessesatı hususiyeye temin edilmiş olan teshilatı lazım eden lüzumlu kolaylıklardan hiç birini beriğ etmeyecektir. Lüzumlu kolaylıklarda engelleme yapmayacaktır...) ifadeleri yer almıştır. (Madde metnini içeren Lozan adlı eser Hukuku Düvel Profesörü M. Cemil Bilsel tarafından 1933 yılında yazılmış ve aynı yıl neşredilmiştir.)
Lozan Antlaşması ve özellikle 42. maddesinin öngördüğü hükümler batı devletlerinin birinde yürürlükte bulunan bir Medeni Kanunun gecikilmeksizin alınması düşüncesini de o günün şartlarında geçerli kılmış ve İsviçre Medeni Kanununun alınması isabetli bir sonuç olarak görülmüştür. (Bkz. Suat Bertan a.g.e. sh.2,3,4)
Medeni Kanunla birlikte 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe giren Kanunu Medeninin Sureti Mer'iyet ve Şekli Tatbiki Hakkındaki 864 Sayılı Kanunun 8. maddesinin birinci fıkrası Kanunu Medeninin mer'iyete vaz'ından mukaddem vücuda getirilen evkaf hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur hükmünü getirmiştir.
Sözü geçen hükümde işaret olunan 4 Ekim 1926 tarihinden önce mevcut vakıflara ilişkin Tatbikat Kanunu, 2762 sayılı ve 5.6.1935 tarihli Vakıflar Kanunu adı altında yürürlüğe konulmuştur. Gerçekten Vakıflar Kanunu 4. Teşrini Evvel 1926 tarihinden önce mevcut olan vakıflar hakkında tatbikat kanunu layihası adıyla hükümet tarafından TBMM'ne sevk edilmiş, 1929 yılında tanınmış İsviçre Hukukçularından Prof Hans Lemann Türkiye'ye davet edilip; konu hakkında sunduğu projeden de yararlanılarak uzun görüşmeler sonunda Vakıflar Kanunu adını alan kanun kabul edilmiştir. (Bkz. TBMM. Tutanak Dergisi, Devre 5. Cilt 4-5 sayısı 124-2; İ. Özmen, H. Çorbalı, Kadastro Kanun Şerhi, sh.484)
Anılan 2762 Sayılı Kanunun hükümet gerekçesinde ve gerekçesine uygun olarak TBMM tarafından kabul edilip yürürlüğe giren birinci maddesinde cemaatlerce idare olunan vakıfların mülhak vakıf olduğu açıklanmış, idare ediliş yöntemleri belirtilmiştir. Kanunun muvakkat maddesiyle de, mevcut cemaat vakıfları için, onları idare edenlere, Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne beyanname verme yükümlülüğü getirilmiştir. Somut olaya konu cemaat vakıfları yönünden önem taşıyan 44. maddesinde ise (...16 Şubat 1328 tarihli kanunun yayınlanmasından sonra tapuya verilmiş defterler ve buna benzer belgelerle anlaşılacak olan yerlerin o yolda vakıflar kütüğüne geçeceği...) hükmü yer almıştır.
Hukukun üstünlüğünü benimsemiş çağdaş bir hukuk devletinde, sorunların, yasaların öngördüğü biçimde çözüme kavuşturulması asıldır. Bunun yanında ahde sadakat ilkesi gereği sorun hakkında varsa uluslar arası sözleşme hükümleri elbette uygulanacaktır. Ne var ki Osmanlı döneminde kabul edilmiş kanun hükümleri, Lozan Antlaşması ve Cumhuriyeti ilan eden TBMM'nde görüşülüp kanunlaşan Cumhuriyet sonrası düzenlemeler tüm olarak ele alınıp değerlendirildiğinde; Osmanlı İmparatorluğunun ilk dönemlerinden itibaren padişah fermanı (emri mahsusa) ile kurulmuş, sonraki tahsislerde genişletilmiş, akarlarıyla da desteklenmiş ve vakfiyesi olmayan cemaat vakıflarının 1936 yılında verilmiş beyannamelerinin, taşınmaz mal varlıklarını belli etme ve sonradan taşınmaz mal edinme bakımından vakıf name niteliğiyle kabul edilmesi bir zaruret olarak ortaya çıkmıştır. Yargısal uygulama; sapma göstermeksizin beyannameleri mal bildirim belgesi olarak değil ilgili düzenlemeleri (mevzuatı) bir bütünlük içerisinde değerlendirip vakfiye niteliği ile uyuşmazlıkların çözümünde dikkate almıştır.
Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte devletin, modernleşme süreci içerisine girdiği, bir yandan yepyeni yasal düzenlemelerle çağdaş hukuk devleti olma çabalarını sürdürürken, diğer yandan Osmanlı döneminden kalma bir kısım kurumları, benimsenen hukuk düzenine uyumlu hale getirdiği işlevini yitiren bazılarını da tasfiye cihetine gittiği bilinmektedir.
Bu cümleden olarak, 1926 tarih 743 sayılı Medeni Kanunla yeni Vakıf ve Derneklerin kuruluş ve işleyişleri düzenlenirken, 2762 sayılı Vakıflar Kanunuyla da eski vakıfların tasfiye ve yeni bir düzene sokulması düşünülmüştür. Esasen Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra anılan yasada öngörülen vakıf (tesis) 1ar ile eski vakıflar arasında oluşan ikilem belirtilen tasfiye ve düzenlemeyi zorunlu hale getirmiştir.
Nitekim, mülk araziden oluşan sahih vakıflar ile tahsisat ve irsadat kabilinden olan gayri sahih vakıfların, ekonomik ve sosyal zorunluluklar nedeniyle icareteyn ve mukataaya bağlanması usulüne 2762 sayılı yasa hükümleri uyarınca son verilmiş, yasanın 27, 29 ve 30. maddeleri ile de; vakıflara ait mukataalı toprakların ve icareteynli taşınmazların taviz bedeli karşılığı mutasarrıflarına geçirilmesi öngörülmüştür.
Diğer taraftan yine aynı yasanın 1. maddesi ile bazı vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğünün yönetimine (mazbuteye) alınırken; bir kısmı adı geçen genel müdürlük denetiminde kalmak üzere mülhak vakıf olarak mütevellilerinin yönetimine bırakılmıştır.
Yine 2762 sayılı Yasanın 44. maddesi, yasanın yürürlük tarihi olan 1935 yılı itibariyle vakıf mallarının belirlenip tapu siciline tescilinin sağlanması için düzenleme getirmiş; bununla yetinilmeyerek anılan yasanın muvakkat maddesinde cemaat vakıflarına da vakfa ait taşınmazları bildirme ve bu suretle adlarına tescil olanağı sağlanmıştır.
Bütün bu düzenlemeler incelendiğinde görüleceği üzere; Medeni Kanun öncesi mevcut vakıflar arasında herhangi bir ayrım yapılmadığı anlaşılmaktadır. Bunun yanında, düzenlemelerin temel amacının eski vakıfların yeni bir düzene sokulması onların varlıklarının tesis tarihlerindeki amaçları doğrultusunda korunması olduğu açıktır.
Kuşkusuz Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra kurulmuş bir cemaat vakfının belgelenmesi durumunda, taşınmaz mal edinme ehliyeti (hak. ehliyeti) yönünden anılan kanun hükümleriyle, Vakıflar Kanunu hükümleri birlikte değerlendirilecek; uyuşmazlığın çözümü buna göre yapılacaktır.
Ehil olanlar mirasçı olabilirler. (743 sayılı MK. md. 499/3, 5, 9) Lehine vasiyet yapılan her iki vakfın vakfiyesi yoktur. Dosya içerisindeki belgelerde vakfiye olmayıp yapılan bağışları içermektedir. Bu açıklama karşısında davanın kabulü gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün 2.bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, kayyım İbrahim Bülbül'ün temyiz dilekçesinin ise REDDİNE, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, oyçokluğu ile karar verildi.
MUHALEFET ŞERHİ
Ehil olmayanlardan başka herkes... vasiyet... ile mirasçı ve lehine vasiyet yapılan kimse olabilirler (TKM. 519) Kanunun sözünü ettiği ehliyetin, Türk Kanunu Medenisinin 8. maddesinde yer alan hak ehliyeti olduğunda duraksama yoktur. Kanun bu hükmü ile ...Kanun dairesinde haklara ve borçlara ehil olmakta herkes müsavidir kuralı ile Anayasanın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesi, ehliyet yönünden de vurgulanmıştır.
Medeni haklardan istifade ehliyeti şahıs olmanın doğal bir sonucudur. Aynı Kanunun 46. maddesinde hükmi şahıslar, cins, yaş ve hısımlık gibi yaratılış icabı olarak ancak insana has olanlardan maada, bütün haklan iktisap ve borçlan iltizam edebilirler demek suretiyle hükmi şahısların hak ehliyeti bulunduğunu açıklamıştır. Şu halde tüzel kişilerin hak ehliyeti onun kişiliği ve gayesi ile bağdaştığı ölçüde vardır. Çünkü tüzel kişi yürürlükteki hukuk çerçevesinde bir gaye için oluşan kişi ve mal topluluklandır. Şu halde kullandığı her hak oluşumuna yol açan gayeye uygun olmalıdır. Bu sebepledir ki Ticaret Kanununun 137. maddesi ticari şirketlerin yalnızca amaçları çerçevesinde hak ve fiil ehliyetine sahip oldukları açıklanmış; Dernekler Kanununun 64. maddesinde aynı yolda açıklamalar yapılmış, tüzel kişilerin hak ehliyetinin gayeleri çerçevesinde olabileceği vurgulanmıştır. Yargıtay'ın yerleşmiş görüşünün de bu çerçevede olduğu gözlemlenmektedir. Bu sebeple dairemiz kararlarında vakfın vakfiyesini veya vakfiye yerine geçen beyannamesinin araştırılmasına işaret etmektedir.
Yerel mahkeme ve daire çoğunluğunun bu yöndeki görüşlerine katılmamak mümkün değildir.
Davalı Surp Pirgiç Hastahanesi vakfına ait vakfiye ile Halıcıoğlu Kalfayan Kız Yetimhanesi vakfının vakfiyesi dosya arasında yoktur. Ancak iddia ve savunmadan Türk Kanun Medenisinin yürürlüğe girmesinden önce de mevcut sahih vakıf oldukları anlaşılmaktadır. Türk Kanunu Medenisinden önce mer'i hukukumuza göre hastahane, imaret, çeşme, şifahane, kütüphane, fıkraya yardım için bakım yerleri ve köprü yapmak için Müslüman olmayan biri de vakıf yapabilirdi (Dr. Suat Bertan, Aynı Haklar 1976, sf.96)
Vakıf bir mal varlığının bir gayeye tahsisi olduğuna göre Türk Kanunun Medenisinin mer'iyetin önce vakıfların gayesiyle bağlantılı gayrimenkul edinebilecekleri yönünde tereddüt olmaması gerekir. 16 Şubat 1328 (1912) tarihli Eşhası Hükmiyenin Emvali Gayrimenkulye tasarrufu hakkında kanuna göre tüzel kişilerde taşınmaz mal edinme hakkına5771 sahiptirler.
Davalı vakıfların, 2762 sayılı Vakıflar Kanununun geçici maddesinin (a) bendi uyarınca verdikleri beyannamelerinde Tapu Sicilinde kayıtlı taşınmaz mallarının olduğu bildirilmiştir. Bu yön dosya arasında bulunan kayıtlarla teyit edilmiştir. Bu hal davalı kuruma Türk Kanunu Medenisinin Meriyetinden öncede hükmi şahsiyet tanındığını gösterir.
Davalı kurumlar yukarıda açıklanan kural çerçevesinde oluşan gayri müslim vakfı olabileceği gibi bir cemiyet niteliğinde iken 2762 sayılı Kanun uyarınca vakıf niteliği kazanmış dahi olabilir.
Çoğunluk ile oluşan görüş aykırılığı davalı vakıfların gayesinin belirlenmesinde tek kesin delil olan vakfiye veya beyannamenin davalı vakfın vasiyetname ile konu taşınmaz malı ihtisap etmesine müsait olup olmadığında toplanmaktadır.
Söz konusu belgeler, davalı vakıfların sahih esaslı kurucu vakıf senedi kabul edildiğine göre, vakfın gayesinin hastahanede bulunan hasta, düşkün, ihtiyaçlarını karşılayamayan kişilere ve bu kuruma yardımcı olmak olduğu, Kalfayan Kız Yetimhanesi vakfının da fıkara ve acizlere hizmet verdiği anlaşılmaktadır. Açıklanan gaye vakfın taşınmaz mal edinmesi ile bağdaşmaz nitelikte değildir. Şu halde Medeni Kanunun 46. maddesi çerçevesinde davalı vakfın hak ehliyetini vasiyet yolu ile gayrimenkul edinemeyeceği yönünde sınırlamak, Anayasanın 10. maddesinde yer alan genellik ve eşitlik ilkeleri ile bağdaşmaz.
İptali istenen vasiyetin davalı vakıflara müteveccih olduğu yönünde bir ihtilafta yoktur. Yukarıda açıklandığı üzere bağış davalı vakıfların gayesi ve vakfedenin iradesi ile de bağdaşmaz nitelikte de değildir. Sayın çoğunluğun bozma gerekçesine katılmıyorum. Davanın diğer yönlerinin incelenmesi gerektiği kanaatindeyim. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy