(818 S. K. m. 103)
Dava: Davacı Ünal Acar vekili Avukat Orhan Evren ve diğerleri tarafından, davalılar Adalet Bakanlığı ve Hazine aleyhine 6.2.1998 gününde verilen dilekçe ile davacının ihale bedelini ödediği taşınmazın başkasına satışı nedeniyle davacının uğradığı bakiye zarar ve munzam zararın tazmininin istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne dair verilen 16.11.1999 günlü kararın Yargıtay'ca incelenmesi davalılar tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
Karar: 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazları reddedilmelidir.
2- Diğer temyiz itirazlarına gelince;
Dava, geçmiş günler faizini aşan zarar istemine ilişkindir. Yerel mahkemede yapılan yargılama sonunda; icrada satışı yapılan bir taşınmazın ihalesine katılan davacı, ihalenin üzerinde kalması nedeniyle ihale bedelini ödediği halde ihale konusu bağımsız bölümün tapuda bir başkası adına tescil edilmiş olduğundan, intikalinin mümkün olmaması nedeniyle zarar gördüğü için davalı hakkında açılan ek tazminat davasının kabul edilip Yargıtay aşamasından geçerek kesinleştiği, eldeki davada ise fazlaya ilişkin hak ile birlikte 500 milyon TL. munzam zarar isteminde bulunduğu ve davanın istem gibi kabul edildiği anlaşılmaktadır.
Karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Borçlar Kanunu'nun 103. maddesinde düzenlenen temerrüt faizi, para borçlarının öngörülen sürede ödemede bulunmayan borçlunun alacaklısına ödeyeceği miktardan ibarettir. Temerrüt faizinin ödenmesi için zarar koşulu aranmadığı gibi borçlunun da kusurlu olmasına gerek yoktur. Ancak alacaklı oluşan zararın temerrüt faizinden fazla olduğunu iddia etmesi halinde, bunu ispat etmek durumundadır.
Somut olayda; davacı her ne kadar faizi aşan zararın doğduğunu bildirerek bu doğrultuda istemde bulunmuş ise de, bu konuda ne gibi bir zarara uğradığını somut bir biçimde kanıtlamış değildir. O halde faizi aşan zarar bakımından davacının var ise kanıtlarını toplamak suretiyle varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken bu bölüme ilişkin istemin kabul edilmesi doğru olmadığından karar bozulmalıdır.
Sonuç: Temyiz olunan kararın 2 nolu bentte gösterilen nedenlerle faizi aşan munzam zarar yönünden BOZULMASINA, öteki temyiz itirazlarının 1 nolu bentte gösterilen nedenlerle reddine 09.03.2000 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY AÇIKLAMASI
Davacının, ihale sonucu satın aldığı taşınmaz, ihalenin sonuçlanmasından ve icraca, taşınmazın tapuya tescil edilmesinin istenmesi üzerine tapu sicil muhafızlığı, taşınmaz üzerindeki ipoteğin kaldırılarak, üçüncü kişiye satılmasından dolayı, davacı adına tescilinin yapılamadığını bildirmiştir.
İşte davacı bunun üzerine, eldeki iş bu davayı açmak suretiyle, daha önce yatırdığı ihale bedelinin geçte olsa aldığını, ancak taşınmazın mülkiyetini elde edememesinden dolayı zarar gördüğünü, bunun taşınmazın o tarihteki bedeli ve o bedeli zamanında alamamaktan dolayı uğradığı faizi aşan zararı istemektedir.
Mahkemece, istem aynen kabul edilmiş, kararın davalıca temyiz edilmesi üzerine dairece; davacının zararını kanıtlayamadığı bu nedenle de, faizi aşan zararı isteyemiyeceği gerekçesi ile kararı bozmuştur.
Bozma gerekçesine katamıyorum şöyle ki;
Yapılan ihale sonucu, ihalenin de kesinleşmesi üzerine icraca 23.9.1994 tarihinde taşınmazın davacı adına tescili için yazı yazılmıştır. Tapu Sicili Müdürlüğünce verilen 30.9.1994 günlü cevapta taşınmazın yanlışlıkla üçüncü kişiye satıldığı bu nedenle tescilinin yapılamadığı bildirilmiştir. Davacı bunun üzerine 21.10.1994 tarihinde fazlaya ilişkin zararlarını saklı tutarak ödediği 94.000.000 liranın iadesi için dava açmıştır. O dava, davacı yararına sonuçlanmış ve derecaattan geçerek kesinleşmiştir. İşte eldeki bu davada ise taşınmazın ilk davayı açtığı tarihteki değerinin 420.000.000 lira olduğunu, bunun 94.000.000 lirasını faizi ile aldığını, geriye 326.000.000 lira kaldığını, ancak bu 326.000.000 liraya faizi ile birlikte hükmedilse dahi yine de zararının karşılanmış olamıyacağını, bunun için bu miktar paranın değerinde enflasyon, döviz kurlarındaki atış veya banka faizi oranlarına göre faizi aşan zararının 500.000.000 lira olduğunu belirterek bu kalem isteğinde hüküm altına alınmasını istemiştir. Bu kaleme ilişkin zararın fazla gerçekleşmesi üzerine, mahkeme isteğe aynen hükmetmiştir.
Daire, 326.000.000 liralık istemi uygun görmüş, diğer kalem için kanıtlanamadığı gerekçesi ile davayı reddetmiştir.
Davacının zararı, Ekim/1994 yılında gerçekleşmiştir. Eldeki bu dava, 1997 yılında açılmıştır. Bu tarihleri şunun için belirtiyorum. Halen de olduğu gibi o tarihlerde para değerindeki düşüşün %200 oranında bulunduğu, döviz karşılığı kaybının ise bunun daha üstünde olduğu, dosyaya sunulan bilirkişi raporarı ile sabittir. Bu husus bir olgu olarak herkes tarafından ama herkesin bildiği ve yaşadığı bir olgudur. Diğer bir anlatımla aksi kanıtlanamıyacak kadar açık, maruf bir olgu olarak bilinmektedir. Bunun içindir ki, herkes ama herkes Türk Lirasını repoya, faize yatırmakta borsada değerlendirmekte, dövize çevirmektedir. Aksi halde fakirleşeceği kesindir.
Böyle bir olgu varken, bunun artık varlığını kanıtlamak gerekmez HUMK'nun 238. maddesi de böyle bir sonucu uygun görmektedir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 3.11.1999 gün ve 1999/4-577-904 ile 10.11.1999 gün ve 1999/13-153-929 sayılı kararları ile böyle bir durumda zararın kanıtlanması gerekmediğine karar verilmiştir.
Somut olayda, davacı o tarihlerdeki banka faizini veya dava dilekçesinde yer aldığı üzere enflasyon veya döviz değerindeki artış oranında zararının talep edilenin çok üzerinde gerçekleştiği için yeniden bir hesaplama yapılması da gerekmediği düşüncesindeyim.
Bu nedenle bozma gerekçesine katılamıyorum kararın onanması gerektiği düşüncesindeyim. 09.03.2000
KARŞI OY GEREKÇESİ
Davacı faizi aşan zararı tarafların delilleri ve yargıcın bu deliller doğrultusunda Borçlar Kanunu 43. maddesi kapsamında değerlendirmesi ile belirlemesi mümkündür. Ayrıca ispata gerek yoktur. Bu nedenle yerel mahkeme kararı onanmalıdır. 09.03.2000 (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy