(2709 S. K. m. 53, 90) (ILO 151 Nolu Sözleşme - Kamu Hizmetinde Örgütlenme Hakkının Korunması Ve İstihdam Koşullarının Belirlenmesi Yöntemlerine İlişkin Sözleşme m. 1) (ILO 87 Nolu Sözleşme - Sendika Özgürlüğüne Ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin Sözleşme m. 2, 3, 11)
Davacı Karayolları Genel Müdürlüğü vekili Avukat Hüseyin Kalender tarafından, davalılar Necmettin Gögsu ve diğerleri aleyhine 21.12.1998 gününde verilen dilekçe ile davalıların izinsiz olarak görevi bırakma ve göreve gelmemeleri nedeniyle sebebiyet verdikleri zararın tazmininin istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne dair verilen 17.11.1999 günlü kararın Yargıtay'ca incelenmesi davalılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA ve aşağıda yazılı onama harcının temyiz edene yükletilmesine 09.07.2003 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY AÇIKLAMASI
Davacı idare, davalıların memur sınıfında çalışan kamu görevlileri olduklarını, olay gününde Boğaziçi Köprüsü akşam vardiyasında gişelerde görevlendirildiklerini, ne var ki izinsiz olarak görev yerini terk etmek suretiyle, araçların ücretsiz köprüden geçişine neden olduklarını belirterek uğranılan zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur.
Dosyadaki kanıtlara göre davalıların üyesi bulundukları Kamu personeli sendikasının kararı gereğince işi bıraktıkları anlaşılmaktadır. Anılan karardan da anlaşılacağı üzere eylem, mecliste görüşülmesi öngörülen kamu görevlileri yasa taslağına ilişkin bulunmaktadır.
Halen mevcut olan yazılı hukukumuzda memurların toplu sözleşme ve bununla bağlantılı olarak grev yapma hak ve yetkileri bulunmamaktadır. Her ne kadar, Anayasa'nın 53. maddesinde kamu görevlilerinin de sendika kurabilecekleri ve kurdukları sendikaların yasal olduğu kabul edilmiş ise de, bu nitelikteki sendikaların yetki, hak ve çalışma alan ve yöntemlerini belirleyebilecek uyum yasası veya yasaları yürürlüğe konulamamıştır. Böylece, bir taraftan sendikaların varlığı kabul edilmiş ve yasal olduğu uygun görülmüş, ancak bunların hak yetki ve görevlerine ilişkin bir yasal düzenleme bu güne kadar yürürlüğe konulamamıştır. Böylece, bu nitelikteki sendikaların çalışmasını öngören iç hukukumuzda yazılı bir düzenlemenin olmadığı anlaşılmaktadır. İşte bu noktada kurulmuş ve varlığı kabul edilen bir sendikanın kuruluş amacına nasıl bir yöntemle ulaşabileceği üzerinde durmak gerekir.
İlke olarak bir sendikanın kuruluş amacı, üyelerinin haklarını korumak ve daha iyi bir düzeye getirilmesini sağlamaktır. Ne var ki varolan ve varlığı kabul edilen sendikanın,, bu amaca ulaşmak için çalışmasını sağlayacak hiçbir yasal düzenleme yapılamamıştır. İç hukuktaki bu olgunun yanında, Türkiyenin de kabul ettiği Uluslararası sözleşme niteliğinde bulunan Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı Sözleşme ile Kamu Hizmetinde Örgütlenme Hakkının Korumasına ve İstihdam Koşullarının Belirlenmesi Yöntemlerine İlişkin 151 sayılı Sözleşmelerin varlığı da tartışmasızdır. Bu sözleşmeler kabul edilmiş olmakla, Anayasa'nın 90. maddesi uyarınca artık iç hukuktaki bir hüküm gibi uygulanması gerektiği kabul edilmek gerekir.
Anılan sözleşmelerden 151 sayılı olanının 1. maddesinde, bu sözleşmenin kamu makamlarınca çalıştırılan herkese uygulanacağı, 3. maddesinde kamu görevlilerinin çıkarlarını savunmak ve geliştirmek olduğu belirtilmiştir. 87 sayılı olan sözleşmenin 2. maddesinde çalışanların önceden izin almadan kendi kuruluşlarını kurabilecekleri, 3. maddesinin 2. bendinde ise, kamu makamlarının bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınması gerektiği düzenleme altına alınmıştır. Yine aynı sözleşmenin 11. maddesinde ise, çalışma örgütünün her üyesinin (bu bağlamda Türkiye'nin de) çalışanlarının örgütlenme hakkını serbestçe kullanmalarını sağlamak amacıyla gerekli ve uygun bütün önlemleri almakla yükümlü olduğu da ifade edilmiştir.
Açıklanan tüm bu düzenlemeler gözetildiğinde, davalıların üyesi bulundukları ve yasal bir kuruluş olan sendikanın verdiği talimat doğrultusunda hareket ettikleri, sendikanın da üyesinin haklarını korumak ve geliştirmek amacı ile bu şekilde hareket ettiği anlaşılmaktadır. Sendikanın kuruluş amacına ulaşabilmesi için gerekli yasal düzenlemenin yapılmamış olması, sendika ve üyesinin sendikanın varolma amacına uygun davranması koşulu ile davranışını hukuka aykırı hale getirmez. Aksi halde sendikanın varlığının hiçbir yararı yoktur. İşte bu aşamada, varlığı kabul edilen ancak faaliyet alanı düzenleme altına alınmamış bulunan sendikanın, istediği biçimde hareket etmesi hakkına sahip olduğu kabul edilmeyebilir. Ancak, önündeki engelinde kaldırılması üye devletin yükümlülüklerindendir. İşte bu yükümlülüğün yerine getirilmesinin uzun veya makul bir süre içinde yerine getirilmemesi durumunda, sendika ve sendika üyesinin somut olaydaki koşullar itibariyle uygun görebileceği ölçü ve kapsamda haklarını koruma yöntemlerine başvurması, sendikanın var olması, üyesinin de yaşama hakkının bir sonucu olduğu kabul edilmelidir.
Somut olayda sendika üyeleri olan davalılar, çalışma koşullarının düzeltilmesi ve özellikle yaşama hakkı kapsamı içinde yer alan sağlık sorunlarının iyileştirilmesini istemişlerdir. Davacı idare, bu istemin ciddiyeti üzerinde durmamıştır. Davalıların bu isteği, bir ücret talebi ötesinde yaşama hakkı içinde yer alan sağlıkları ile ilgilidir. Tüm hakların en başında yer alan yaşama hakkının tehlike altında bulunması durumunda, mevcut yasal yasakların o an için kalkması, hukukun genel ilkelerindendir. Çünkü zorunlulukların varlığı halinde yasaklar ortadan kalkar. Nitekim uygulamada da sık sık rastlandığı üzere kamu sendikaları, kamu görevlileri aracılığı ile toplantılar yapmakta ve bu sürede işi de bırakmaktadırlar. Kamu görevlilerinin bu davranışı, sendikal bir hakkın kullanılışı olarak hoşgörü ile karşılanmaktadır. İşi bıraktıkları bir süre için, idarenin bir zarara uğradığı doğaldır. Ancak idare bugüne kadar bundan dolayı bir dava açıp istemde bulunmamıştır. Davalılardan istemde bulunması, salt çalıştıkları işlerinin niteliğinden kaynaklandığı ileri sürülmekte ise, bu önemli ölçüde eşitsizliğin yaratılması sonucunu da doğurmaktadır. İşi bırakan bazı kamu görevlilerinden uğranılan zarar istenemezken, davalılardan istenmesi eşitsizliğin açık bir kanıtıdır.
Davaya konu edilen olayda davacı idarenin, çalışanının yaşama hakkını korumak ve bu hakka yönelecek her türlü tehlikeyi önleyecek biçimde gereken önlemleri almaması, bu bağlamda kamu görevlisinin gerektiğinde işi bırakma hakkının koşul ve kapsamını belirlemede gecikmesi, böylece davalıların, haklarının zarar görmesinin devam etmesi aşamasında bu haklarını korumak için başvurdukları kısa süreli bu yöntemin davacı idarenin yükümlülüklerini yerine getirememenin bir sonucu ve bu sonucun davaya konu edilen eylemle karşılanmasının zorunlu olduğu düşüncesi ile davanın reddi gerektiği kanaatindeyim. Bu nedenle kararın esas yönünden bozulması ve davanın reddedilmesi gerektiği düşüncesi ile davalıların sorumluluğuna ilişkin bulunan karara katılamıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy