(4721 S. K. m. 24, 25)
Dava: Davacı Hüseyin Gül vekili Avukat Abdurrahim Doğan tarafından, davalı S... TV A... Televizyon Reklamcılık ve Filmcilik AŞ. ve diğerleri aleyhine 11.3.1997 gününde verilen dilekçe ile yayın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; 1- S..... TV AŞ. hakkında karar verilmesine yer olmadığına, 400.000.000 lira manevi tazminatın faiziyle birlikte diğer davalılardan müşterek ve müteselsilen tahsiline dair verilen 19.6.2001 günlü kararın Yargıtay'ca incelenmesi davalılar vekilleri tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
Karar: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA ve aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden davalılara yükletilmesine, peşin alınan harçların bundan mahsubuna 06.06.2002 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Davacı, yapılan yayınla kişilik haklarına saldırıldığını belirterek tazminat isteminde bulunmuştur.
Mahkemece istem kısmen kabul edilmiş, dairece onanmıştır. Bu onama kararına katılamıyorum.
Şöyle ki;
Bir toplumun demokratik bir nitelik kazanabilmesinin, önemli unsurlarından biri ferdin temel hak ve özgürlüklerini serbestçe kullanmasıdır. Bu hakların en önemlisi düşünme, düşündüğünü ve bildiğini serbestçe yaymadır. Diğer bir anlatımla, elektronik iletişimin egemen olduğu çağımızda, bir yandan her çeşit haberi yayma hakkı öte yandan her türlü sansürün ve baskının kaldırılması zorunluluğu önem taşımaktadır. Böylece habere ulaşabilme hakkı, güvence altına alındığı ölçüde, o ülkede demokratik düzen gerçekleşmiş olacaktır. Doğal olarak yayının özgür olması, o toplumun niteliğini yansıtır. Haberleşmede demokratikleşmenin anlamı, var olan iletişim araçlarına toplumun genel olarak daha geniş biçimde girmesidir. Bu demokratikleşmenin bir parçasıdır. Ülkede olup-bitenlere, etkinliklere, okuyucu, izleyici ve dinleyicilerin daha fazla katılımı sağlanmadıkça gerçek demokratikleşmeden söz edilemez.
Şu duruma göre kişi, duyarlı, mutlu ve sorumlu bir yurttaş olarak yaşayabilmesi, hak ve yetkilerini yerinde ve zamanında kullanabilmesi için, olanaklar elverdiği ölçüde, olup-bitenlerden haberdar olması gerekir. Aldığı ve edindiği bilgiler tam ve gerçek olmalıdır. Ancak bu şekilde sağlıklı ve geleceğe yönelik kararlar verebilecektir. Her zaman güvenilir kaynaklardan gelen haberlere gereksinme duyacaktır ve bu ona sağlanmalıdır. Çağımız insanı, şimdiki yaşamında karmaşık sorunlarla karşı karşıyadır. Bunların çözümü için kavramı düzeyi yüksek ve yetenekli yurttaşlara gereksinme vardır. Eğer İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Uluslar arası Vatandaşlık Hakları ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde yer alan haklar gereğince iç hukukta yapılan düzenlemelerin sonucu olarak sağlanan ve kamuyu ilgilendiren sorunların çözümüne katılmak bir yurttaşlık hakkı olduğu kabul edilip, bu hak ve ilkeler yaşama geçirilmek isteniyorsa, herkesin tam ve doğru olan haberden bilgilendirilmesi olanağı sağlanmalıdır. Aksi halde, tam veya yarı otoriteler siyasal ve demokratik olmayan bir iletişim yapısı ortaya çıkar. İşte bunu gerçekleştirecek olanda basındır.
Basına bu özgürlüğün tanınmasının nedeni, kamu yararı gereksinmesinden doğmuştur. Kamu yararının bulunduğu yerde bu yarardan kişi de yansıma yoluyla yararlanacaktır. Bu görevde, ancak bağımlı olmayan, özellikle siyasi iktidara karşı kendini yükümlü hissetmeyen, salt toplumun yararını düşünen tarafsız ve özgür bir yayınla mümkün olabilecektir. Basın yetkisini kötüye kullanmadığı kendi ahlak kurallarına bağlı kaldığı, kişi ve kişilerin kişilik haklarına saygı gösterdiği ölçü ve kapsamda bu haklardan yararlanabilir.
Basın, uygun gördüğünü gördüğü biçimde yazmak ve açıklamakla, kendisine tanınan ayrıcalığın yarattığı sorumluluğunu yerine getirmiş olmaz. Onun görevi objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle hareket etmektir. O an için, o olay veya konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırmak, incelemek ve olmaları gereken biçimi ile yayınlamak zorundadır. Bundan kaçınamaz ve bu konuda zayıflık gösteremez. Araştırmak, bilgi toplamak ve sonuçlarını kamuoyuna açıklamakla yükümlüdür. Aksi halde, kendisine tanınan ayrıcalığı hak etmemiş ve bu konudaki görevlerini yapmamış olur. Yani basın, olanı tam ve doğru ve tarafsız biçimde vermekle yükümlü olduğu kadar bunu vermekten de kaçınamaz.
Açıklandığı üzere, gerek görsel ve sözlü ve gerekse yazılı yayının, (basın) toplum yararına bir işlevi olduğunu, bundan dolayı da özgürce hareket etmesi gerektiği özgür basının aynı zamanda, kişileri de özgür kıldığı sonucu ortaya çıkmaktadır.
Kişilik haklarına gelince, kişinin doğuştan ve sonradan bu haklara sahip olduğu, bu hakların vazgeçilmez ve kısıtlanamaz haklar olduğu, Anayasa ve Yasal güvenceler altında bulunduğu bilinen bir olgudur.
Şu duruma göre, bir taraftan Anayasa'nın 28. maddesinde, basının özgür olduğu, sansür konulamayacağı güvence altına alınmış, 5680 sayılı Basın Yasası'nın 1. maddesinde de, basının serbest olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan, Anayasa'nın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan Temel Hak ve Özgürlükler (ki bunların en önemlilerini kişilik hakları oluşturur) güvence altına alınmış bu hakların saldırıya uğraması halinde, yaptırımları bazı özel yasalar dışında, özellikle MK.'nun 24, 24/a ve BK.'nun 49. maddelerinde düzenlenmiştir.
Yukarıda da açıklandığı üzere basının temel görevi, toplumun çıkarını ilgilendiren konu ve olay hakkında toplumu bilgilendirmek, daha doğru ve güzel olanı için kamuoyu oluşturmaktır. İşte basın bu görevini yerine getirirken, bazı kişi ve kişileri kurumları eleştirmek zorunda kalabilir. Zaten genellikle de durum böyle olmaktadır. Bunun sonucunda, basın özgürlüğü ile kişilerin, kişilik değerleri karşı karşıya gelmektedir. İşte sorun bu değerlerden hangisine üstünlük tanınacağı noktasında toplanmaktadır. Bir taraftan basın, özgürce yayın yapmakla görevli ve yetkili kılınırken, hatta bunu yapmak zorunda iken, diğer yandan, yapılan bir açıklama ve yorumla, kişinin kişilik haklarının zarara uğraması karşı karşıya gelmektedir. Böylece, karşı karşıya bulunan ve birbiri ile uyuşmayan ve hukuk düzenince koruma altına alınan yararlar, çatışma içine girmiş gibi bir görünüm ortaya çıkmaktadır.
Halbuki hukuk düzeninin, çatışan iki yararı aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Aksi halde, hukukun kendisi, kendi kuralları ile çatışmış olur. Aslında, konu biraz yakından incelendiğinde, her iki yararın aynı anda ve birbirine karşı korunmadığı, çatışma durumunda, birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, böyle bir sonucunda yine hukukun vazgeçilmez ve temel ilkelerinden kaynaklandığı görülecektir. Bu da her somut olayda, birinin diğerine üstün tutulması, üstün tutulanında objektif olarak hukuka uygunluk nedenleri de bu bakış açısına göre saptanabilir. (Prof. Dr. Selim Kaneti, Çatışan Değerlerin Tartılmasına Dayanan Hukuka Uygunluk, S. 147). Hukuka uygunluk nedenlerinde, korunan kişinin (o an için) korunmakta ya bir çıkarı yoktur ya da korunan çıkar karşısında yer alan ve onunla çatışan değer daha üstünlük taşımaktadır. Bunun sonucunda da, daha az üstün olan yarar, daha çok üstün olanı karşısında, hukuk düzenince çiğnenmesi uygun görülmektedir. Böylece ya çıkar eksikliği veya yokluğuna dayanan hukuka uygunluk ya da, çıkar üstünlüğüne dayanan hukuka uygunluk söz konusu olmaktadır.
Somut olayda, Hüseyin Gül'ün karısının ölü bulunması üzerine, zanlının kim olabileceği konusundaki varsayımlar üzerinde durulurken, bu konuda yapılan yayında, Elif Demir ile Hüseyin Gül arasında bir aşk ilişkisi ihtimalinin bulunduğu, öldürmenin bu yüzden gerçekleştirilmiş olabileceği belirtilmiş, hatta ölenin kardeşi, kardeşinin ölümüne Elif Demir'in de karışmış olabileceği ihtimalini açıklamıştır.
Bu açıklamalar, davacıya yeğeni Elif Demir tarafından yazılan mektupların ele geçmesi ve ikisi arasındaki yakınlık nedeniyle ortaya atılmıştır. Gerçekten Elif Demir'in davacıya yazdığı mektuplarda, seni bütün hasretimle kucaklıyor ve öpüyorum seni seviyorum bunu unutma, canım dayıcığım, sana bütün içimdekileri duygularımı anlatmama imkan yok, en azından hepsini şimdi yazamam
Bütün içtenliğimle şunu söylüyorum ve sen de inan seni çok özledim ve seni çok seviyorum.
Seni özlemle kucaklar ve öperim. Hem de en güzeli en sıcağı ve en temiziyle kendine iyi bak.
Sakın kızlara fazla takılma, yoksa seni onlardan bile kıskanırım. Kimse sana benim kadar yakın olmamalı, senin sevgini başkasıyla paylaşamam. Biraz kıskancımdır da biçimindeki sözcükler ve değerlendirmeler yer almıştır.
Mektuplarda yer alan bu sözler, normal bir okuyucu üzerinde, yazanla yazılan arasında duygusal bir ilişkinin bulunduğunu çağrıştıracağı doğaldır. Davacının eşi faili ve nedeni bilinmeyen bir cinayete kurban gitmiştir. Böyle olunca, eşin üzerinde özellikle durulmayı gerekli kılmaktadır. Eş üzerinde durulunca, başkası ile ilişkilerinin olup olmadığının gündeme gelmesi de doğaldır. İşte davacının adı da bu ortam içinde ve yazılan mektuplar sonucu ister-istemez ortaya atılmıştır. Burada ölen bir kişinin failinin bulunmasındaki toplumsal yarar ve güncellik ile, haberin gerçekliği konusunda bir duraksama yoktur. Davacının da cinayet sanığı olarak yargılandığı ve yeğeni ile arasındaki ilişki nedeniyle gündeme gelmiştir. Bu haliyle özle biçim arasındaki dengenin aşıldığı düşünülemez. Bu nedenle dava reddedilmek üzere kararın bozulması gerektiği kanaatindeyim. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy