(765 S. K. m. 71, 80, 193, 456/4, 457/1, 478) (647 S. K. m. 4) (1412 S. K. m. 260)
Dava: Yaralama, konut dokunulmazlığını bozma ve sövme suçlarından sanıklar Rıza, Gültekin ile Ali hakkında, TCY.nın 482/3, 193/2, 478/1, 456/4, 80, 71. maddeleri uyarınca sanık Rıza nın 25 ay, 20 gün hapis, 150.000 lira ağır para cezalarıyla hükümlülüklerine ilişkin, (Rize/Pazar Asliye Ceza Mahkemesi) nden verilen 1995/87 esas, 1995/236 karar sayılı ve 22.12.1995 tarihli hükmün temyiz yoluyla incelenmesi Üst ve O yer C. Savcıları ile sanık Rıza tarafından istenilmiş ve temyiz edilmiş olduğundan; Yargıtay C. Başsavcılığı nın 8.11.1996 tarihli bozma isteyen tebliğnamesiyle 14.11.1996 tarihinde Daireye gönderilen dava dosyası, başvurunun nitelik ve kapsamına göre görüşüldü.
Karar: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.
Ancak;
1- Davaya ve hükme dayanak işlemleri içeren duruşma tutanağının 1., 2. ve 3. sayfalarının duruşma yazmanınca imzalanmayarak belgelendirilmemesi,
2- Konut dokunulmazlığını bozma ve sövme suçları nedeniyle olay yerinde keşif yapılarak, sanıkların girdikleri iddia edilen yerin konut ya da eklenti sayılan yerlerden olup olmadığı; sövme suçu nedeniyle de herkese açıklık (aleniyet) öğesinin bulunup bulunmadığı saptandıktan sonra sanıkların hukuksal durumlarının belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma sonucu hüküm kurulması,
3- TCY.nın 193. maddesinde yazılı "birçok kimseler" sözünün üçten fazla kişiyi anlattığı gözetilmeden, sanıklar hakkında aynı maddenin 1. fıkrası yerine 2. fıkrasıyla ceza verilmesi,
4- Sövme suçundan belirlenen ağır para cezasının suç tarihi itibariyle 300.000 lira yerine 150.000 lira olarak eksik belirlenmesi,
5- Geçmiş hükümlülüğü bulunmayan sanık hakkında aynı suçtan öngörülen bir aydan ibaret özgürlüğü bağlayıcı cezanın 647 sayılı Yasanın 4. maddesi gereğince para ya da önlemlerden birine çevrilme zorunluluğu bulunduğunun gözetilmemesi,
6- Yaralama suçunun eşe karşı işlendiğinin anlaşılması karşısında, TÇY.nın 456/4. madde ve fıkrasıyla belirlenen özgürlüğü bağlayıcı temel cezanın, aynı Yasanın 457/1. madde ve fıkrasıyla artırılmaması,
7- Sanık Rıza nın, eşi olan yakınan Asuman a karşı işlediği aile bireylerine kötü davranma ve yaralama suçlarını aynı suç işleme kararıyla işlediği hususundaki kanıtlar gösterilmeden ve bu yoldaki uygulamanın gerekçesi de açıklanmadan hakkında TCY.nın 71. maddesi yerine 80. maddesinin uygulanması,
Sonuç: Yasaya aykırı ve sanık Rıza, O yer ve Üst C.Savcılarının temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden (HÜKÜMLERİN BOZULMASINA), yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 3.12.1996 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
a) Yargıtay CGK.nun (19.4.1993, 68/102); 4.CD.nin (20.10.1992, 5806/6353 ve 14.3.1991, 120/1709) kararlarına yazdığım karşıoyların gerekçelerinde (YKD., Eylül-1991, s.1409-1412) görüldüğü üzere, "birkaç kimse" üç, "birçok kimse" terimi ise en az dört kişiyi anlatır yolundaki yerleşik yargısal görüş; yanlış verilere, daha doğrusu sanılara dayandığı için yerinde değildir.
TCY.nın 188/3, 455,459. maddelerinde, 6123 sayılı Yasa ile değiştirilmeden önce, 480 ve 482. maddelerinde "birkaç kişi"; 193/2. maddesinde ise "birçok kimse ler)" deyişleri geçmekteydi. Yasa çoğu maddelerde kişi sayısını belli ettiği halde, bu hükümlerde sayı yerine birden çok kişiyi anlatan bu terimleri kullanmıştır.
Bir çeviri metin olan T.C.Yasasındaki bu deyiş kargaşalığına, kaynak İtalyan Ceza Yasasında rastlanmamaktadır.
Gerçekten 1889 tarihli İtalyan Ceza Yasasının, Türk Ceza Yasasının 188/3, 193/2, 455, 459, 480 ve 482. maddelerinin aslını oluşturan hükümlerinde (md. 154. ayrıca 155/son, 157/2, 371, 375, 393 ve 395) tam bir deyiş birliği bulunmakta ve "ikiden çok kişi (piu persone)" denilmektedir. 1930 tarihli İtalyan Ceza Yasasında da (md.339/1, 662, 589, 590, 594/son, 595/1) durum aynıdır.
Bundan başka, Kaynak İtalyan Ceza Yasasında geçen biri görünür biçimde silahlı birden çok kişi ve kılık değiştirmiş birden çok kişi deyişleri (md.408) Türk Ceza Yasasına "biri görünür şekilde silahlı bulunan ikiden ziyade kimseler ve kıyafetini tebdil etmiş olan şahıslar" olarak çevrilmiştir (Türk Ceza Yasası, md.497/2).
"Majno Şerhi"ndeki çeviriler de tıpkı T.C.Yasasında olduğu gibidir. Bunun anlamı ise şudur: Şerhteki Yasa metni de aynı biçimde çevrildiğine göre, kaynak Yasa Ceza Yasası değiştirilerek değil, çevrilerek aktarılmıştır.
Görülüyor ki, Kaynak İtalyan Ceza Yasasında geçen birden çok kişi (piu persone) deyişi, T.C.Yasasına ve "Majno Şerhi"ne, kimileyin birkaç kişi (md.188/3, 455, 459, 480, 482) kimileyin ikiden çok kimse ve kişiler (md. 497/2), kimileyin de (md. 193/2) birçok kimse biçiminde çevrilmiş bulunmaktadır.
İtalya da öğreti ve yargı kararlarına göre, 1891 yılından bu yana T.C.Yasasına başka başka karşılıklarla çevrilen "piu persone" deyişi, öğreti ve içtihatlarda iki ya da daha çok kişi olarak algılandığı ve uygulandığı, bu konuda bugüne değin hiç bir görüş ayrılığı ortaya çıkmadığı halde, Türkiye de tutarsız çevirinin de etkisiyle, "birkaç" ve "birçok" deyişleri arasında gereksiz yere anlamlı farklar arama çabasına girişilmiş; sonunda da, birincisinin üç, ikincisinin dört anlamına geldiği yolunda bir görüşe ulaşılmıştır. Bununla da kalınmamış, Yargıtayın yerinde olmayan bu görüşü, 6123 sayılı Yasa ile TCY.nın 480. ve 482. maddeleri yeniden düzenlenirken, birkaç sözcüğü üç olarak değiştirilmiş, böylece yanlışlık yasallaştırılmıştır.
Oysa, izlenecek yöntem ve yapılacak iş bellidir. Aynı metni aynı kişi çevirdiğinde bile her çevirişte aynı sözcükleri başka başka çevirmenin doğal ve olası bulunduğu nitekim İtalyan Ceza Yasası ve Majno Şerhi gibi birden çok kişinin işbölümüyle çevrilen yapıtlarda bunun daha çok olacağı gözetilmeli, kaynak Yasadaki sözcüklere bakılarak yorum yapılmalıydı. Bu yapılmadığı için ulaşılan sonuç, hem yasada olmayan bir sınırlamayı getirdiği ve hem de yorum kurallarına aykırı olduğu için, tutarlı olmamıştır. Unutulmamalıdır ki, T.C.Yasası benimsememe (iktibas) ve çeviri yoluyla alınmış bir metindir. Çeviri yanılgılarını ve tutarsızlıklarını düzeltici yorum (interpretation corrective) yoluyla düzeltmek yalnızca olanaklı değil, zorunludur da. Kaynak Yasadaki "veya" bağlacının zaman zaman bu yolla "ve" olarak düzeltilmesi bunun tipik örneğidir. Çünkü Türk Ceza Yasasının Kaynak Yasadan açıkça gerekçe gösterilmeksizin ayrılmadığı madde metinlerinde, Türk ceza koyucusunun İtalyan Yasa Koyucusuyla irade birliği içinde olduğunda kuşku yoktur. Bu yüzden, Kaynak İtalyan Ceza Yasasının metin ve gerektiğinde gerekçelerinden yararlanmak zorunludur.
Kaldı ki, Türkiye de birden çok anlama gelen birçok/birkaç sözcüklerine yeni anlamlar yüklemek, yalnızca yorum kurallarına aykırı değil, Yasa koyucusunun iradesini yansıtmayan sonuçlar çıkarmak anlamına da gelir.
Nitekim, TCY.nın 455 ve 459. maddelerinde bu içtihadın yanlışlığı ve sistemi örseleyen yanı, çarpıcı biçimde ortaya çıkmıştır. Gerçekten yerel mahkemelerin kararlarında belirttikleri gibi, birkaç kişi deyişinden üç kişi anlaşılmalıdır dendiğinde, TCY.nın 455/2. madde ve fıkrasında en az üç kişinin ölmesi aranacak; iki kişinin ölmesi halinde ise bu fıkranın değil, aynı maddenin ilk fıkrasının uygulanması gerekecektir. İlk fıkrada öngörülen ceza iki yıldan beş yıla değin hapistir. Oysa, bir kişinin ölmesi ve birinin yaralanmasıyla sonuçlanan ve hafif olan taksirli yaralamalarda dört yıldan on yıla değin hapis cezası verilecektir. TCY. nın sistemini alt üst eden böyle bir içtihadı açıklamak elbette olanaksızdır. Tek yolu ise, doğruya ve Kaynak Yasada benimsenen deyiş ve terim birliğine dönmektir.
Yeri gelmişken ve son olarak şunu da belirteyim ki, aynı konu, T.C.Yasasının 459/3. maddesinin uygulanması ve dolayısıyla 19.4.1993 tarihinde Yüce C.Genel Kurulunun önüne gelmiş ve tartışmalar sırasında; daha önce yazdığım karşıoydan bir cümle okunarak, 6123 sayılı Yasa ile TCY.nın 480. ve 482. maddesindeki birkaç sözcüğünün yasakoyucu tarafından üç olarak değiştirilmesi olayı, bu konuda yasakoyucunun iradesinin ortaya çıktığı ve bunun benim tarafından da kabul edildiği biçimde gösterilmişti. Bu görüşte üç yanılgı vardı. Birincisi yönteme (metoda) ilişkindir. Karşı görüşteki seçilen cümleden öncekiyle sonrakiler okunmamış; paragraf bütünlüğü içinde sergilenen görüş eksik yansıtılmıştır. İkincisi de içeriğe ilişkindir. Türk uygulamasındaki yanlışlığın nerede başladığı, hangi noktalara değin uzandığı sergilenirken, aktarılan görüş şu idi: Önce yanlışlık, bir bilim ve dolayısıyla kurallara bağlı bir disiplin olan yorumbilime aykırı olarak oluşan içtihatla ortaya çıkmış, yanlışlık bulaşıcı olduğundan, yasa koyucu hiçbir bilimsel temeli olmayan bu yanlışlığı, yasalaştırmıştı. Geri planlardaki gerekçenin de, Yargıtayın görüşü olduğu anlaşılmaktaydı. Oysa yasa koyucusunca yapılacak iş, ortaya atılan görüşün doğru olup olmadığını inceleme yapılacak yerde, çoğu kez görüldüğü üzere, bu alışkanlığı bir türlü kazanamamış olan yasa koyucusu, bilimsel temelden yoksun ve yüzeysel bir yaklaşımla, yanlışlığı yasal kata yükseltmiştir. Türkiye yasaları yaparken ve onları uygularken, sürgit bir yöntem yanlışlığını sık sık yinelemektedir. O da şudur: Bilimi uygulamaya aktaracak ve ona teslim olacak yerde, yanlış uygulamayı bilimselleştirmeye çalışarak bilimi teslim almak. Bu boş bir çabadır. Çünkü, kaynatılan su 95 ya da 105 derecede kaynamamışsa, saf değildir. O zaman yapılacak iş, suyu damıtıp saflaştırmaktır. Oysa Türkiye, suyu saflaştırmak yerine kendine göre derece sistemini değiştirmeye çabalamaktadır. Bu ise, onu dünyadan soyutlamaktadır. Batılılaşma, dolayısıyla çağcıllaşma iddiasıyla ortaya çıkılmış; ancak kullanılan yöntemler nedeniyle bize göre bir hukuk oluşmuştur. Üçüncüsü de, bu görüşü yansıtırken ulaşılan yargıya ilişkindir. Yerleşik görüş sözde istikrar kazanmış. İçtihat kararları bilimsel temellere dayanmazlarsa, her zaman tartışma gündeme gelecek demektir. Zira yanılgı eskiyip kıdem kazanınca bilimselleşmez, olsa olsa müzminleşir. Bu ise onu sürekli sarsacak ve değişime zorlayacaktır. Çünkü, bilimi dışlamak ve yanlışı savunmak ayrıcalığı, adı içtihat bile olsa, hiç bir kuruma tanınmamıştır. Bilgi çağının yaşandığı, bilgi akışının saniyelerle ölçülecek biçimde hızlandığı, küreselleşme olgusunun boy verdiği bir dünyada, Türkiye buna katlanamaz. Unutulmamalıdır ki, çoğunluk ilkesi, ancak şimdilik uyuşmazlığa son vermenin çaresidir. Yani bir bakıma çaresizliğin çaresidir. Son çözüm bilimsel çözümdür. Bilim ise kabul edenler, etmeyenler oylamasıyla değil, bilimsel araştırmanın koordinatlarına uyularak ulaşılan bir disiplinin adıdır.
Belirtilen nedenlerle "birkaç/birçok" sözcüklerinin T.C.Yasasında, kaynak Yasadaki gibi iki ya da daha çok anlamına geldiği görüşü benimsenmeli; Yasadaki tutarsızlığa son verilmeli, deyiş ve terim birliği sağlanmalıdır.
b) T.C.Yasası, suçların edilgin özneleri başka başka oldukları takdirde, kesintili (müteselsil) suç hükmünün değil, gerçek (maddi) içtima hükümlerinin uygulanacağına ilişkin bir kural getirmemiş; birçok yabancı yasa gibi, yalnızca öznel (sübjektif) bir ölçüt öngörmüştür. Bu ölçüte göre, insana ilişkin varlık, değer ya da yararların çiğnenmesinde ve dolayısıyla edilgin özne çokluğunda bile, "bir (aynı) suç işleme kararıyla" davranılmışsa, "kesintili suç" hükmü uygulanabilecektir. Bunun tersini önceden bir yargısal kural (içtihat) boyutunda algılamak, Yasanın öngörmediği bir öğeyi T.C.Yasasının 80. maddesine eklemek ve maddenin uygulama alanını darlaştırmak demektir. Bu nedenle eylem ve suç (ihlal) çokluğunun varlığını saptadıktan sonra, kasıt kavramına oranla daha genel, geniş ve kapsayıcı bir kavram olan "bir (aynı) suç işleme kararı" olgusunun her olayda var olup olmadığının, bu olgu kişinin iç dünyasını ilgilendiren bir fiili sorun olduğundan, doğrudanlık, yüzyüzelik ve sözlülük kurallarına göre duruşma yapan ilk mahkemenin kararında irdelemesi ve Yargıtay denetimini sağlayacak biçimde gerekçelendirilmesi zorunludur. Zira bu konuda Yargıtay, duruşma yapan ilk mahkemenin yerine geçemez. Yalnızca gerekçe denetimi yapabilir. O kadar. "Bir suç işleme kararının" varlığını saptarken, mahkeme, her suç çokluğunda, kuşkusuz, eylemlerin işleniş biçimlerindeki benzerlik ya da tekdüzelik, benzer fırsatları değerlendirme, yasa sistematiğine göre suçla korunan hukuki varlık, değer ya da yarar, cürmi davranışın yöneldiği maddi konu olan kişi ya da şeyin özellik ve başkalıkları, suçlar arasındaki zaman aralığı ve bunlara benzer daha bir çok dışa yansıyan verilerden yararlanabilir ve bunlara dayanabilir.
Eylem ve suç çokluğu benimsenmesine karşın, yukarıda açıklanan nedenlerle bu suçların kesintili suç (md.80) ya da gerçek içtima (md. 71-77) hükümlerinden hangisine göre birleşip kaynaştıklarının kararda tartışılması, tartışma sonucunda kesintili suç kabul edildiği takdirde, sanık hakkında T.C.Yasasının 80. maddesinin uygulanması gerekir.
Belirttiğim nedenlerle (3) ve (7) sayılı bozmalara katılmıyorum.
KARŞI OY YAZISI
Mahkeme kararındaki olaya uygun olan gerekçelerini yeterli bulduğumdan, sayın çoğunluğun TCY.nın 80. maddesine yönelik (7) nolu bozmasına katılmıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy