(818 S. K. m. 45, 46, 50, 51)
Dava: Davacılar avukatı; müvekkillerinin miras bırakanları (H) nin davalılar tarafından kasten öldürüldüğünü ileri sürerek 50.000 lira maddi ve manevi tazminatın alınmasını istemiştir.
Yapılan yargılama sonunda; ölüm olayı ceza dosyasıyla sabit olduğundan tespit ve takdir edilen 48.000 lira maddi ve manevi tazminatın davalılardan ortaklaşa ve müteselsilen alınarak davacılara kararda gösterilen miktarlarda ödenmesine karar verildiğine ilişkindir.
Temyiz eden: Davalılar.
Temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşuldu:
Karar: 1 - Davacıların desteği, davalıların eylemi sonunda ölmüştür. Bunlardan (D), Ceza Mahkemesi kararına göre ölümle sonuçlanan eylemi işleyen miras bırakanı vuran kurşunu atan kişidir. Diğer davalı (H)de ölümü gerçekleştiren kurşunun isabet edip yaralamayı sağlamasından sonra, elindeki dirgenle, ölenin başına vuran onu yaralayan, fakat ölüme sebep olmadığı halde Ceza Mahkemesince Türk Ceza Yasasının 464/1. bendi ile hükümlendirilen kimsedir. O halde, mahkemenin takdir etitiği maddi ve manevi tazmintattan sorumlu tutulmaları doğrudur. Ancak miras bırakan ölümü ile, davacı (M) yi bırakmıştır. (M), ölenin nihaksız birlikte yaşadığı metresidir. Bu ilişkiden çocukları doğmuştur. Bu nedenle kendisine yeniden evleninceye kadar maddi tazminat değerlendirilmiş olmaması Borçlar Kanununun 46. maddesi hükmüne ve bu konuda Dairemizin ve hukuk Genel Kurulunun karalarına da uygundur. Ancak davacı (M), bazı yerlerde özellikle köylerde uygulanmakta olan gelenek gereği, ölümden sonra kalan erkek kardeşle karı koca gibi yaşamaya başlamıştır. Çünkü Anadolu'nu bir çok yerlerinde her halde mirasın dağılmaması davacı ile, bazıları ölen erkek kardeşlerinin karıları ile evlenme geleneğini uygulamakta ve sürdürmektedirler. Birlikte yaşadığı ikinci kişide, ölenin kardeşi olduğuna göre miras bırakanın ölümünden başlıyarak evlenme gününe kadar da tam maddi tazminat isteyebilir. Ondan sonraki dönem için maddi tazminatın veya destek zararının hüküm altına alınması olanağı yoktur. Bu nitelikteki ilişkiler dahi, nikahla gerçekleşenler gibi, her zaman ve daha kolaylıkla boşanmada olduğu gibi, ayrılığı sağlayabilirsede, genellikle gelenek toplumun bazı kesimleri için hukuki bağlardan daha güçlü olanaklar doğurmaktadır. O halda bu konda evlenme gibi destekten yoksun kalma tazminatı için de hesap yapılmamış olması bozmayı gerektirir.
2 - Davacıların miras bırakanı araba ile geçtiği sırada, davalılardan (D) tarafından atılan ve sağ akciğere saplanan kurşunla yaralanmış, yaralı durumda (D)ni üzerine atlamış boğuşurlarken (D)un babası (H) elindeki dirgenle miras bırakanın başına vurarak onu yaralamış ve ölüm bundan sonra gerçekleşmiştir. Ceza Mahkemesinde alınan rapora göre sağ akciğeri parçalayan kurşun, pelevrayı da harabetmiş nefes alma güçleşmiş ve ölüm bu yüzden meydana gelmiştir. Ceza Mahkemesi kesinleşen kararında ölümün dirgenle başa vurulmasından değil, kurşunla sağ akiciğeri yaralanmasından meydana geldiğini kesinlikle açklamaktadır. Ölüm meydana getiren olayın böylece meydana geldiğinin rapor ve olaylara dayanılarak Ceza mahkemesince kabul edilmesi olayının bu yolda oluşturduğu yönünün Hukuk Mahkemesince de benimsenmesini zorunlu kılar. Ölüm kurşun yarasından ileri geldiğine göre, artık davalı (H)nin dirgenle başa vurmasının ölümü sağlamadığının benimsenmesi dahi zorunludur. Böylece (H) (birlikte zarar veren müşevik ve feran mathali olan) kişi olarak tanımlanamıyacığından onun hakkında Borçlar Yasası Hükümlerince ölümden doğan zarar için müteselsilen sorumluluk düşünülemez. Onu eylemini sorumluluğu olayların oluş biçimine göre ayrıca özel hükümlere göre değerlendirilmek gerekirken. Gerçekten (H) miras bırakan sağ iken fakat kurşunla yaralandıktan kısa bir süre sonra davalı (H)nin vurmasına maruz kalmıştır. Nitekim Ceza Mahkemesi de (H)yi (öldürmü fiilini birlikte işleyen yardım eden veya feran methali olan kişi) olarak değil Türk Ceza Yasasının 464/1. maddesi gereğince kavgada o kimse öldüğünden mahkum etmiş bulunmaktadır. burada özel bir hukuksal durum ortaya çıkmaktadır. Bu da yasaların benimsenmesi ilkesinden ileri gelmektedir. Borçlar Yasası İsviçe Medeni Yasasından alınmış ve ilkeleri İsviçre eski Borçlar Yasası ile müşterek Roma Hukukuna dayanmaktadır. Oysa Ceza Yasası alındığı günde yürürlükte olan İtalyan Hukuku esaslarına dayanmakta olup elbetteki onu koyduğu ilkelerin benimsendiği günde İtalya'da yürürlükte olan öteki özel hukuk kurallarına ve genellikle Borçlar Yasaları Hükümlerine uygun düzenlenmesi asıldır. Konuluş ve yazılışındaki ilkeler ayrılığı burada kendini göstermektedir. Her iki memleketde yasalar düzenlenirken bunların taşıdığı değişik ilkelere yapılış düzenlerine etkili olamazdı ve 1926-27 yıllarında yasaların Türk hukuk Düzeni'ne ayrı ayır girip etkili olacağı düşünülemezdi. Bu nedenle Türk Ceza Yasasının 467. maddesinin getirdiği sorumluluk ilkesi ile Borçlar Yasasını 50. maddesinin koyduğu ilkelerin tazminat konusunda çatışmaları halinde, Borçlar Yasasına oranla daha özel nitelikte olna Ceza Yasasının özel hükümlerinin öncelikle uygulanması gerektir. Bu nedenle zincirleme işlenen fakat sonuçları ayrı olan haksız eylemlerde eylemi işleyenlerden birini ölü veya yaralıya el uzatması durumu Borçlar Yakasının 50. maddei hükmünce değil daha özel nitelikteki Türk Ceza Kanununun 467. maddesi hükmünce incelenip uygulanması gerekir. Burada önemli olan bir başka nokta da kendisi manevi tazminat yönünden ortaya çıkarmaktadır. Az yukarıda açıklandığı gibi Borçlar Yasasının 50. maddesi hükmünce değil, daha özel nitelikteki Türk Ceza Kanununun 467. maddesi hükünce incelenip uygulanması gerekir. burada önemli olan bir başkta nokta da kendisi manevi tazminat yönünden ortaya çıkarmaktadır. Az yukarıda açıklandığı gibi Borçlar Yasasının 50. maddesi hükmünce özellikle ölümle sonuçlanan bir haksız eylemde, eylemi işleyenin fiili ölümü sonuçlandırmadığı sürece öteki eylemi işleyenlerin ölümü sonuçlandırmasında manevi tazminatın istenmesi söz konusu olamaz. Medeni Yasanın 85. maddesinin son fıkrasında öngörülen ve yalnız nişanlanmaya ilişkin bulunan,ancak öteki manevi tazminatı gerektiren olaylarda da uygulama yeri bulan ilke; bu özel hükme, yani Türk Ceza Yasasının 467. maddesinde uygulanmamalıdır. Çünkü birinci hale manevi tazminata hükmedilebilmek için ölmeden önce dava açma veya zarar verenin davadan önce bu isteği kabul etmesi gerekirdi. 467. maddede böyle bir koşulu kapsamadan manevi tazminat ilkesini benimseyerek özel bir hüküm getirmektedir. Bu nedenle mahkemenin verdiği karar bu yüzden sonucu bakımından doğrudur.
Sonuç: Temyiz olunan karanın 1. bentte gösterilen nedenle davalılar yararına BOZULMASINA, öteki itirazların 2. bentte gösterilen nedenle reddine ve peşin harcın istek halinde geri verilmesine 25.5.1976 gününde 1. bentte oybirliği, 2. bentte oyçokluğu ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy