(7201 S. K. m. 11) (4353 S. K. m. 2, 18, 31) (818 S. K. m. 117)
Dava: Taraflar arasındaki fiyat farkının tahsili davası nedeniyle yapılan yargılama sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı 39800 liranın faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine ilişkin hükmün süresi içinde davalı temsilcisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşuldu:
Karar: 1 - Tatvan Yatılı Bölge Okulu'nun Kasım - 1974 ila Kasım - 1975 ayları arasında ihtiyacı bulunan 120.000 kilo ekmeğin davacıdan satın alınması hususu 2490 sayılı Yasanın 31. maddesi uyarınca kapalı zarf usulünce yapılan eksiltme sonunda davacıya ihale edilmiştir. Sözleşme, davacı ile Milli Eğitim Bakanlığı'na izafeten temsilcisi tarafından yapılmıştır.
Davacı teslimini taahhüt ettiği ekmeğin 20 tonluk bölümünü teslim ettikten sonra, buğday fiatlarının Bakanlar Kurulunun 3.2.1975 günlü kararıyle 115 kuruştan 240 kuruşa çıkarıldığını, bu durumda taahhüdün yerine getirilmesinin imkansız hale geldiğini ileri sürerek, fiat farkının faiziyle birlikte tahsilini istemektedir.
Dava gerçek hasım Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine açılmış ve dava dilekçesi Bakanlığa tebliğ olunmuştur. 5.3.1976 günlü oturuma Tatvan Hazine Avukatı gelmiş ve davayı Bakanlık adına 7.5.1976 gününe kadar takip etmiştir. Ancak hazine avukatının 31.5.1976 gününde istifa etmesi ve Tatvan'da başkaca bir hazine avukatı bulunmaması itibariyle, davanın 18.6.1976 günlü oturumunda hazinenin temsilcisi olan malmüdürü girmiş ve vaki beyanında (4353 sayılı Yasa Milli Eğitim Bakanlığı'na tebliğ edilmiş, daha sonra da Bitlis Valisi (A.F.Ç) tarafından davalı bakanlığı temsil için Tatvan Yatılı Bölge Okulu Müdürü (C.K.) mümessil tayin edilmiştir. Dosya münderecatından davalı bakanlığın, kendilerini temsil edecek memurun tayini konusunda Bitlis Valiliği'ne bir emir verilmediği anlaşılmaktadır. Dava Bitlis valisinin tayin ettiği mümessilin gıyabında bitirilmiş ve davanın kabulüne ilişkin olan hüküm 21.9.1977 gününde davalı bakanlığa izafeten Yatılı Bölge Okulu Müdürü (Ç.K.) ye 29.9.1977 gününde de bizzat davalı bakanlığa tebliğ olunmuş; hüküm Milli Eğitim Bakanlığı'na izafeten Bitlis Valisi (F.G.) tarafından 14.10.1977 gününde kayda havale edilen ve temyiz defterine kaydı yapılan dilekçe ile temyiz olunmuştur.
Davacı vekili, davalı bakanlık temsilcisinin hükmü süresinde temyiz etmediğinden bahisle temyiz dilekçesinin reddini istemiştir. O halde temyize konu bu davada öncelikle 4353 sayılı Yasa hükümleri karşısında tarafların usul hükümlerine uygun olarak teşkil edilip edilmediği, davalı bakanlığın gerçek temsilcisi huzuru ile davaya devam olunup olunamadığı ve hükmün 7201 sayılı Tebligat Kanununun 11. maddesinin öngördüğü yetkili temsilciye tebliğ edilip edilmediği konuları üzerinde durulmasında yarar vardır.
Bilindiği gibi; Devlet, Bakanlıklar, katma bütçeli genel müdürlükler, il özel idaresi, belediye, köy vs. gibi müesseseler kamu tüzel kişisi sıfatını haiz olup, kanunla belirli temsil yetkisini haiz kişiler marifetiyle temsil olunurlar. Temsilci; müesseseye ait hakları bunun adına kullanmak, tasarrufları ile onu borçlandırmak, kaza mercilerinde bizzat veya bir vekil aracılığıyla onu temsil etmek yetkisine sahiptir.
Muhtelif dairelere ilişkin yargı uyuşmazlıklarını bir elden idare etmekte mülahaza olunan fayda ve bu kabil anlaşmazlıkların sonuç itibariyle umumi muvazeneyi ilgilendirmesi vs. yönlerinden durum ele alınarak, genel bütçenin gelir kısmını tanzim ve kontrol göreviyle yükümlü Maliye Bakanlığının bu gibi işlerle ilgilendirilmesi, bakanlık muhakemet müdürlüğünün kadro ve yetkileri genişletilerek, umumi muvazeneye dahil dairelere ait kazai anlaşmazlıkların bunlar marifeyitle takip veya intaç olunması kabul edilmiş, bu husustaki hükümler 4353 ve 5797 sayılı Kanunlarla tedvin edilmiştir.
4353 sayılı Kanunun 5797 sayılı Kanunla değişik ikinci maddesinin (E) ve (C) bendi ile aynı Kanunun 3. maddesinin (B) ve (C) bendleri ve keza 18. maddesi hükümleri, bu müesseselerin kuruluş kanunlarına ve maksatlarına göre haiz oldukları hak ve yetkiler, genel hukuk kuralları ile birlikte ele alındığı ve sözü edilen kanunların kamu müesseselerinin kuruluş kanunlarına ve maksadlarına göre, haiz oldukları hak ve yetkileri, genel hukuk kurallarını ortadan kaldırıcı sarih ve zımni bir hükmü ihtiva etmediği gözönünde tutularak adli yargıya ait uyuşmazlıklarda idareyi temsil ve davayı takip bakımından varılacak sonuç şudur.
Adli yargı uyuşmazlıklarında gerçek hasım Maliye Bakanlığı, değil, ilgili tüzel kişiliği haiz kamu kuruluşudur. Nitekim temyiz incelemesine konu bu davada ilgili Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine açılmıştır ki, husumet doğru yöneltilmiştir. O halde bu davada davalı Bakanlığı, 4353 sayılı Yasanın 18. maddesi hükmü gereğince adli yargı mercileri önünde temsil görevi Maliye Bakanlığı'na bağlı hazine avukat ve yardımcı avukatları tarafından görülür. Nitekim davanın açıldığı Tatvan'da hazine avukatı bulunması nedeniyle bir süre duruşmalara hazine avukatı girmiş ve davaları davalı bakanlık adına takip etmiştir. Ne var ki hazine avukatı bir süre sonra istifa etmiştir. Bu durumda Tatvan'da bu davayı takip edecek başkaca bir hazine avukatı bulunmaması itibariyle mahkemece yapılacak iş, davalı bakanlığın Tatvan'daki yetkili memuruna tebligat yapmak suretiyle onun huzuruyle davaya devam etmek olmalıydı. 4353 sayılı Kanunun son fıkrası hükmünde bu yön çok açık bir şekilde düzenlenmiş ve hazine avukatı bulunmayan yerlerdeki dava ve icra işlerinde bu daireler (yani ilgili daireler) amirleri tarafından temsil olunur denmiştir. Nitekim bu yön, 18.6.1976 günlü 4. oturuma gelen malmüdürü tarafından da açıkça mahkemeye bildirilmiş ve davanın davalı Bakanlığın ilçedeki temsilcisi tarafından takip edilmesi gerektiği dile getirilmiştir. Esasen bu bir yasa hükmüdür ve mahkemece re'sen gözetilmek gerekir. (BK. 33; 4353 SK. 18). O halde, mahkemenin (davacı, o oturuma tebligat ücretini de verdiğine göre) 7201 sayılı Tebligat Kanununun II. maddesindeki hükmü gözeterek duruma davalı bakanlığın ilçede en yüksek dairesi amiri olan milli eğitim memuruna bildirmesi gerekirdi. Çünkü ortada 7201 sayılı Yasanın II. maddesinde belirtildiği gibi, tebliğin davalı bakanlığa yapılmasını gerektiren özel bir neden de bulunmamaktadır. Oysa mahkeme, 4353 sayılı Yasanın 18/son maddesi hükmüne aykırı davranmış ve tebligatı bir taraftan davalı bakanlığa yapmak ve diğer taraftan bu konuda temsilci atama yetkisi olmayan Bitlis Valisinin yasa hükümlerine aykırı biçimde seçtiği yetkisiz temsilci huzuruyle davayı sonuçlandırmak suretiyle emredici hukuk kurallarına aykırı davranmıştır.
Şu durum karşısında, gerçek temsilci huzuruyla yapılmayan ve tarafları teşkil edilmiş sayılmayan davanın esasına hükmedilmiş bulunması usule aykırıdır.
2 - Taraflar arasında yapılan satım sözleşmesine göre, davacı belli nitelik ve adette ekmeği kararlaştırılan tarihte teslim etmeyi, davalı Bakanlık da belirli nitelikte ve miktardaki ekmeğin kilosu için belli bir bedeli ödemeyi taahhüt etmiştir. Bu suretle taraflar arasında BK.nun 182. maddesi gereğince satım sözleşmesi vücut bulmuş ve bir tarafın bedeli ödeme, diğer tarafın da belli adetteki ekmeğin mülkiyetini nakletme ödevleri doğmuş bulunmaktadır. Sözleşmenin kuruluşundan ve karşılıklı vecibelerin doğmasından sonra davacı taahhüdünün 20 tonunu yerine getirmiş, ancak Bakanlar Kurulunca 3.2.1975 tarihinde buğday fiyatlarına belli oranda zam yapılmıştır. Bunun üzerine davacı durumu Tatvan Bölge Okulu Müdürlüğü'ne bildirmiş ve zamdan sonra yapacağı ekmek teslimatının yeni fiyat üzerinden ödenmesini istemiştir. Durum, Bakanlar Kurulu ile Bitlis İli Koordinasyon Kurulu kararından da bahisle davalı Bakanlığa bildirilmiş; davalı Bakanlık 4353 sayılı Yasanın 31. maddesi hükmüne dayanarak Danıştay'dan mütalaa istemiş; ancak, Danıştay Üçüncü Dairesi 23.9.1975 günlü kararında “fiyat farkının ödenmesine yasal olanak bulunmadığı'' mütalaasında bulunmuştur. Davacı, bu mütalaaya rağmen taahhüdünü sözleşilen fiyat üzerinden yerine getirmiştir.
Borçlar Kanununa göre satım sözleşmesi, iltizami ve tasarrufi olmak üzere iki tür işlemi gerektirir. Birinci bentte açıklandığı gibi, satıcı belli bir bedel karşılığında bir malın teslimini ve bu suretle mülkiyetin alıcıya geçirilmesini; alıcı da malın teslimi karşılığında bedelini ödemeyi taahhüt edince, taraflar arasında borç doğuran yani iltizami muamele tekevvün etmiş ve satım sözleşmesi vücut bulmuş olur. Tasarrufi muameleyi teşkil eden ``malın mülkiyetinin satıcı tarafından alıcıya geçirilmesi'' iltizami işlemin bir sonucudur. İltizami işlem, sadece borç doğurur; iltizami bir muamele olan satım sözleşmesinin amacı, mülkiyetin geçirilmesine ilişkin tasarrufi muameledir. Olayda yukarıda açıklandığı gibi, satım sözleşmesi vücut bulmuş ve tarafların vecibeleri doğmuş ve bundan sonra kararname yayınlanarak buğday fiyatları yeniden düzenlenmiştir. Artık kararnamede ifadesini bulan hükümet tasarrufunun makable teşmil edilerek daha önce kurulmuş bulunan bir sözleşmeye etki yapması kabul olunamaz. Nitekim Yargıtay Ticaret Dairesi'nin 17.11.1978 gün ve 2158/276 ve 4.3.1967 gün ve 1133/899 sayılı kararları ile dairemizin 31.5.1974 gün, 3435/2963 ve 24.2.1970 gün ve 12400/1455 ve daha birçok kararları bu doğrultudadır.
Şöyleki; öncelikle taraflar arasında bir satım sözleşmesi kurulduktan sonra fiyatlarda meydana gelen artış, velev bu fiyatlar Bakanlar Kurulunca tesbit edilmiş olsun BK.nun 117. maddesinin öngördüğü bir imkansızlık olarak kabul edilemez. Çünkü, Türkiye'mizde zaman zaman buğday fiyatlarının Bakanlar Kurulunca yeniden düzenlendiği bilinen bir gerçektir. Bu düzenleme hemen her yıl yapılmaktadır. Bakanlar Kurulu kararından da bu yön anlaşılmaktadır. O halde, bu konudaki taahhüt işleri ile uğraşan ve gelecek bir yıla şamil ve sari bir taahhüde girişen davacının bunu önceden tahmin ve takdir edemeyeceğini düşünmek, yurt gerçekleri ve mevcut uygulamalar karşısında mümkün değildir. Bakanlar Kurulunun buğday fiyatlarını düzenleyen 31.1.1975 günlü kararı ne ilk ve ne de son olacak bir uygulamadır.
Bu bakımdan, davacının ileriki yıla sari bir satım ve teslim taahhüdüne girdikten ve bir bölüm taahhüdünü ifa ettikten sonra vaki fiyat artışları, davacının borcunu ve sözleşmede gösterilen koşullar uyarınca edasını engelliyemeyeceği gibi; sözleşmede gösterilen koşullar dışında fiyat artışını ileri sürerek sözleşme dışı istekte bulunmasını haklı gösterecek bir yasa buyruğu da yoktur. Davacı fiyatların düşük olduğu ihale gününde satmayı yükümlendiği tutarda malı alıp, depo ederek tedbirli bir tacir gibi davranabilirdi. Tedbirsizliğinden doğan zararı idareden istemesi dayanaksızdır. Olayda az yukarıda anılan zorunluk nedenlerinden (imkansızlıktan) da söz edilemez. Çünkü, zorunluluk nedeni, sözleşmenin yapılması sırasında ortada yok iken sonradan meydana gelen ve borcun yerine getirilmesi, edası olanağı tamamen ortadan kaldıran bir nedendir. Oysa ortada, eda olanağını kaldırıcı bir durum değil, fiyatların artması durumu vardır. Bu bakımdan, ifanın imkansızlaşması ile ifanın güçleşmesi hallerinin birbirinden dikkatle ayrılması gerekir, Zira, sözleşmelere hakim olan genel prensip (pactasundservanda)dır. Borçlu, ne kadar güç olursa, olsun borcunu yerine getirmeye mecburdur. Diğer bir ifade ile, bu güçlük borçlunun sözleşmenin ifası anında tahmin ettiğinden daha büyük olsa da, onu borçtan kurtaramaz. Meğer ki ortada, mantıki, fiili ya da dar anlamda hukuki bir imkansızlık bulunsun. Olayımızda anılan anlamda bir halin mevcut olmadığı, esasen vaki fiyat artışının nitelik ve kapsamı itibariyle de edayı güçleştirdiği ileri sürülemez. Çünkü 388,440 liradan ibaret olan taahhüt tamamen yerine getirilmiş ve bu taahhüdün edasından ötürü 39000 liralık bir zarara uğradığı ileri sürülmüştür ki, gerek zammın niteliği ve gerekse zararın kapsamı, temyize konu bu olayda edanın aşırı derecede güçleştiğini kabule elverişli görülmemiştir. Kaldı ki, ticari hayatta kar ve zarar eşit ihtimaller olduğundan özellikle bu olayda davacının bu iddiasının ticari dürüstlük kurallarınca da kabulüne yasal olanak görülmemiştir.
O halde, davanın anılan nedenlerle reddi gerekirken, kabul edilmiş olması kabul şekli bakımından da bozmayı gerektirir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. (¤¤)