(2709 S. K. m. 11, 31) (818 S. K. m. 49) (743 S. K. m. 1, 23)
Dava: Taraflar arasındaki tazminat davası nedeniyle yapılan yargılama sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı 20.000 liranın davalıdan alınarak davacıya ödenmesine ilişkin hükmün temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşuldu:
Karar: Davacı, davalının güya miras bırakanlarından alacaklı imiş gibi, 300.000 liralık sahte bir senet düzenleyip imzayı da taklit edip hakkında Erdemli İcra Memurluğu'nda icra takibine tevessül ettiğini, sonuçta imzanın sahteliğinin gerçekleştiğini, davalının bu eylemi ile gerek miras bırakanının ve gerekse mirasçı olarak kendisinin kişilik haklarını ağır bir şekilde ihlal ettiğini ileri sürerek duyduğu elem ve ızdırap karşılığı 200.000 lira manevi tazminat istemiştir.
Davalı savunmasında, borç belgesinin sahte olmadığını, belge altındaki imzanın davacının murisine ait olduğunun bilirkişi raporu ile gerçekleştiğini, sahte olarak düzenlenmiş bir borç belgesiyle icra takibi yapmadığını, olayda B.K.'nun 49. maddesi koşullarının gerçekleşmediğini, davranışının hak arama hürriyeti kapsamını ve sınırını aşmadığını ileri sürmüştür;
Yerel mahkeme, davalının, davacının murisinin imzasını taklit ederek icra takibine başvurduğu gerekçesiyle 20.000 lira manevi tazminatın davalıdan alınmasına karar vermiştir.
Bilindiği gibi, Anayasa'nın 31. maddesi (hak arama hürriyetini) düzenlemiştir. Ancak, Anayasa teminatı altında bulunan her hak ve özgürlük gibi, bu özgürlük de sınırsız değildir. Özellikle diğer kişilerin aleyhine ve kötüye kullanılamaz (m.11). Nitekim 31. madde metninde açıkça, her hakkın meşru bütün vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle kullanılması gerektiğinden söz edilmesi bu düşünceyi kanıtlar niteliktedir. Hal böyle olunca, çatışan ve hak ve ihlal edilen çıkarlar arasındaki sınırın M.K.'nun 1. maddesindeki ana kural uyarınca hakim tarafından büyük bir özenle çizilmesi gerekir. Çünkü, kişilik haklarına saldırıda bulunan kimse eğer üstün çıkarları korumak için davranmışsa, halele uğratılan kişilik hakkı korunmadan yararlanamaz. Ne var ki, tecavüzün izlediği hedeflerin korunmaya değer bulunması yetmez. Başvurulan araçlar yönünden de aşırı davranılmaması gerekir. O halde Anayasa'nın himayesi altında bulunsa dahi, hak arama hürriyetinin kötüye kullanılması halinde kişisel haklar ihlal edilmiş olur ki, bu takdirde B.K.'nun 49. maddesine dayanılarak manevi tazminata hükmedilebilir.
O halde, manevi tazminata hükmedilebilmesi, kişisel hak ve varlıklara (ağır bir tecavüz) olmasına ve (kusurun da ağır) bulunmasına bağlıdır. Öte yandan bu tecavüzün özellikle (hukuka aykırı) olması da ön şart olarak gereklidir.
Kuşku yoktur ki, hukuka aykırılık bir değer yargısıdır. Eylemin hukuka aykırılığı, davranış kurallarının çiğnenmesi ile ortaya çıkar. Burada değer yargısının belirlenebilmesinin ölçüsü olarak, hukuk kuralı göz önünde tutulur. Kişilik haklarının ihlali görünümünü taşıyan eylem ve davranışlar, diğer kişilerin ya da kamunun üstün çıkarlarını korumak amacı ile yapılmışsa, doğru amaca yönelik olduklarından hukuka aykırı sayılamaz. Bu açıdan örneğin, zabıtaya ya da suçları kovuşturmaya yetkili makamlara yapılan ceza şikayetleri, ihbarlar, kişisel ceza davaları, kural olarak hukuka aykırı değildir. Bunun gibi, bir hak sahibi olduğu kanısında bulunan ve bu kanısını kuvvetlendiren kanıtlara da sahip olan bir kimsenin, Anayasa ile Usul Yasası ve İcra İflas Yasasının kendisine bahşettiği hak ve yetkilere dayanarak yargı ya da icra mercilerinden bir hak istemesi şeklindeki davranışı da hukuka aykırı sayılamaz. Ne var ki, toplumsal göreve aykırı bir yolda kullanılan ya da salt kötü düşünce ile ve karşı tarafı zorlandırmak, özellikle acil duruma düşürmek amacıyla yapılan ve temelindeki olaylar uydurma olan ihbar ve şikayetler ile takipler hukuka aykırı sayılabilir.
Temyiz incelemesine konu olan bu davanın dayanağını oluşturan icra takibinin sahte olarak düzenlenmiş bir belge ile yapıldığı ileri sürülmektedir. Gerçekten davalının 6.9.1973 gününde Silifke İcra Memurluğu'na başvurarak 28.9.1973 vadeli 300.000 liralık bir belgeye dayanarak borçlu Sadık mirasçıları Kamuran ve İlhan aleyhine icra kovuşturmasına tevessül ettiği anlaşılmaktadır. Bu başvuru üzerine icra memuru davacı Kamuran'a ödeme emri tebliğ etmiş, davacı da buna karşı belgedeki imzanın murisi babasına ait olmadığı, belge tarihinde babasının medeni haklarını kullanma ehliyetinden yoksun bulunduğu itirazında bulunmuştur. Daha sonra, davacı icra takibine itiraz etmiş, ancak bu dava müracaata bırakılmıştır.
Bu arada davacı, davalı hakkında sahte senet düzenleme suçundan ötürü 23.1.1973 gününde Erdemli C. Savcılığı'na başvurmuştur. Savcılıkça yapılan hazırlık tahkikatı sırasında borç belgesi medarı tatbik diğer imzalarla beraber Adli Tıp Müessesesi Başkanlığına gönderilmiştir. Adli Tıp Fizik Tetkikler Şubesi Eski Müdürü Kriminalist (B.K.) tarafından verilen 23 Mayıs 1974 gün ve 605/23855 sayılı raporda özetle (Borçlu Sadık'ın tatbike medar imzalarının genellikle ortalama bir şekil etrafında benzerlik arz etmesine rağmen sabit karakterli ve kesin bir imza teşhisine imkân verecek derecede değişmez karakterli olmadıkları, yani değişik durumda oldukları; tetkik konusu senet üzerindeki biri pul ve diğeri pul dışına atılmış bulunan her iki imzanın gerek kendi aralarında ve gerekse tatbike medar imzalarla yapılan ayrı ayrı mukayeselerinde genel olarak benzerlik arz ettiği ve bu imzaların bugün belli bulunan klasik taklit usullerinden biri ile yapılmış olduğu şüphesini uyandıracak herhangi bir emarenin bu iki imzadan biri üzerinde bulunmadığı....belgedeki iki imzanın sadık Taşucu'nun eli mahsulü imzalar olmasının mümkün bulunduğu) kanaatinin izhar edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, Erdemli C. Savcılığı da bu bilirkişi raporuna dayanarak davalı hakkında 6.6.1974 gün ve 1974/275 sayılı kararla takipsizlik kararı vermiş ve bu karara karşı davacının vaki itirazı da, Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığının 20.11.1974 gün ve 318/43 sayılı kararı ile reddedilmiştir.
Davacının icra takibine vaki itirazının ref'i hakkında davalı alacaklı tarafından açılmış bulunan 1974/1 esas sayılı davanın ise; Güzel Sanatlar Akademisi öğretim görevlileri tarafından yapılan inceleme sonunda verilen ve .....bonodaki imzaların, medarı tatbik imzalardan ayrılmakta ve mütereddit atılmış imzalar olarak farklılaşmalar göstermekte oldukları ve bu bakımdan bonodaki mümker imzalarla medarı tatbik imzaların aynı el mahsulü olmadığı mealinde bulunan rapora dayanılarak reddedildiği icra takibinin iptaline karar verildiği ve bu kararın Y.12.H.D. nin 25.12.1975 günlü ilamıyla onanmak ve karar düzeltme isteği de 23.2.1976 gününde reddedilmek suretiyle kesinleştiği anlaşılmaktadır.
Yukarıda safahatı yazılı bütün tahkikat ve davalardan edinilen kanaat ve varılan sonuç şudur. Davalının icra takibine konu ettiği belgeyi sahte olarak düzenlediği kesinlikle gerçekleşmemiştir. Her iki bilirkişi raporunun aksi bir sonuca varması böyle bir kanıya varılmayı zorunlu kılmaktadır. Kaldı ki, genellikle bir belgede mevcut olan imzanın tatbike medar imzalara uymaması her zaman mümkündür. Böyle bir uymama, bizzat imzayı atanın kasten imzasını değiştirmiş ya da değişik bir imza atmasından meydana gelebileceği gibi, sahte olarak düzenlenmiş olmasından da doğmuş olabilir. Ancak, imzanın sahte olarak atıldığı kesinlikle gerçekleşmedikçe, bir ihtimale dayanarak herhangi bir kişiyi sahtecilikle itham mümkün değildir. Nitekim bilirkişiler dahi imzanın davacının murisine ait olup olmadığı konusunda çelişkiye düşmüşlerdir. Bu itibarla davalının Anayasa'nın teminatı altında bulunan bir yasa yoluna mücerret başvurması, o davranışının hukuka aykırı olarak kabulüne imkan vermez. Esasen davalının, az yukarıda değinildiği gibi, davacının miras bırakanını ve dolayısıyla davacıyı kötü duruma düşürmek, çevreye karşı şeref ve saygınlığını halele uğratmak, acil duruma düşürmek amacıyla sahte bir belge düzenlediği kesinlikle sabit olmamıştır. Herhangi bir belgeye dayanmaksızın dahi bir icra kovuşturmasına başvurulması mümkün olan bir takip hukuku düzeni içinde aksi görüşü kabul, diğer bir deyimle yapılacak imza incelemesi sonunda takip talebi iptal edilen kişinin başka hiçbir koşul aramadan manevi tazminatla sorumlu tutulması yolunu benimseme, en basit tabiri ile Anayasa'nın teminat altına aldığı (hak arama hürriyetini) yok etmek ve bu yol ile bu özgürlüğü ortadan kaldırmak demektir. Çünkü, böyle bir tehdit altında bulunan kişi, haklı olarak bu özgürlüğünü yitirmiş ve hakkını yasal yollardan arayamaz duruma girmiş olacaktır. Oysa B.K.'nun 49. maddesinin öngördüğü manevi tazminata hükmedilebilmesi için, hem ağır kusur ve hem de ağır zarar koşullarının birlikte gerçekleşmesi şarttır. Olayımızda ise, anılan koşulların gerçekleşmediği bir vakıadır. O halde, açılan bu manevi tazminat davasının anılan nedenlerle reddine karar verilmek gerekirken, mahkemenin sadece imzanın murise ait olmadığı olgusundan hareketle ve diğer koşulları tartışmaksızın isteğin bir bölümüne karar vermiş olması yasaya aykırıdır ve bu nedenlerle bozulmalıdır.
Sonuç: Temyiz olunan kararın gösterilen nedenlerle BOZULMASINA ve bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek olmadığına ve peşin harcın istek halinde geri verilmesine oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy