(818 S. K. m. 49) (743 S. K. m. 23)
Dava: Taraflar arasındaki manevi tazminat davası nedeniyle yapılan yargılama sonunda, ilâmda yazılı nedenlerden dolayı 50.000 liranın faiziyle birlikte davalılardan alınarak davacıya ödenmesine ilişkin hükmün davalılar avukatı tarafından duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşuldu:
Karar: Davacı....Derneği Genel Başkanı olarak 6, 7, 8 Kasım 1978 günlerinde Muş İli ve köylerinde çalışmalarda bulunduğunu, ancak davalı şirketin sahibi olduğu.... Gazetesi'nin 4.11.1978 gün ve 6025 sayılı nüshasında kendisi hakkında gerçek dışı bir haber yayınlamak suretiyle kişilik haklarının ağır bir şekilde ihlal edildiğini, bilahare aynı şirketin sahibi bulunduğu ve diğer davalı .....'nun da sorumlu yazı işleri müdürü olduğu gazetenin 15.11.1978 gün ve 6032 sayılı nüshasının birinci sahifesinin 4-10. sütunlarında "KİM YALAN SÖYLÜYOR" HANİ....PARAYI CEPTEN ÖDEDİK DEMİŞTİ...DEVLET ADINA KESİLEN OTEL FATURASINI YAYINLIYORUZ" ve yine aynı gazetenin 16.11.1978 gün ve 6033 sayılı nüshasının birinci sahifesinin 1-3. sütunlarında ".....'IN AÇIKLADIĞI OTEL FATURASI ŞOK ETKİSİ YAPTI" başlıklı yazılar yazmak ve belgeler yayınlamak suretiyle kişilik haklarını ihlale devam ettiğini ve verdiği ilk haberde direndiğini ileri sürerek 250.000 lira manevi tazminatın tahsiline, karar özetinin aynı gazetede yayınlanmasına karar verilmesini istemiştir.
Davalılar ise, verilen haberin ve yapılan yayın ile neşredilen belgelerin gerçek olduğunu, davacının 4.11.1978 günlü yayın için haklarında bir tazminat davası açtığını, yapılan yayının gerçek olması nedeniyle tazminatla sorumlu tutulamayacaklarını bildirmişlerdir.
Mahkeme ise, temyize konu edilen 16.11.1978 günlü kararında; ( ....davalı gazete, aynı konuda ilk olarak 4.11.1978 gününde bir yayın yapmıştır. Faturada gösterilen otel ücretinin il özel idare müdürlüğü veya valiliği tarafından ödenmesi için davacının herhangi bir teklifte ve zorlamada bulunmadığı, otel ücretinin misafir olarak kabul edilen davacı ile ilgili masrafların otel sahibi tarafından alınmadığı anlaşılmıştır. Ötel ücretinin valiliğe veya özel idareye ödettirilmek istendiğine dair olan ilk yayının gerçeklere uymadığı mahkememizce de kabul edilmiş ve davalı gazete, aleyhine açılmış bulunan 1979/740 E. sayılı davada, 16.11.1978 gün ve 1979/719 K. sayılı kararla manevi tazminat mühkum edilmiştir... ) şeklindeki gerekçeye dayanarak, davalı gazetenin 15 ve 16.11.1978 günlerinde yaptığı yayının davacının kişilik haklarını ihlal edici nitelikte olduğunu kabul etmiş ve 50.000 lira manevi tazminatın tahsiline ve hüküm özetinin ayrıca yayınlanmasına karar vermiştir.
Karar incelendikte, davalıların hangi maddi ve hukuki nedenlerle sorumlulukları cihetine gidildiğini ve yayının hangi yönlerden hukuka aykırı olduğunu ve davalıların ne gibi kusurlu bir davranışları bulunduğunu anlamak mümkün değildir. Zira, bu konu karar yerinde tamamen tartışmasız bırakılmış ve mahkeme de davacı gibi, yayının gerçek dışı olduğu varsayımından hareket etmiş ve hükmünü 4.11.1978 günlü yayının gerçek dışı olduğunu kabul eden 719 K. sayılı 16.11.1979 günlü kararına dayandırmak istemiştir.
Gerçekten davalı gazetenin 4.11.1978 gününde davacı ile ilgili olarak bir yayın yaptığı ve bu yayında "Başbakan....'nin eşi....ve CHF.li kadınların doğu gezisi sırasında Muş'da kaldıkları otelin faturasını valiliğe ödettirmek istediği, ancak vilayet makamının bunu reddettiği" yolunda bazı iddialar ileri sürülmüştür. Bu yayın üzerine davacının 10.11.1978 gününde kendisi aleyhine 500.000 liralık bir tazminat davası açıldığını öğrenen gazete 15.11.1978 günlü nüshasının birinci sahifesinde ( KİM YALAN SÖYLÜYOR? ) başlığı altında ( "HANİ...., PARAYI CEPTEN ÖDEDİK" demişti. "DEVLET ADINA KESİLEN OTEL FATURASINI YAYINLIYORUZ" ) başlıklı bir yazı yazılmış ve ayrıca Hotel....'e ait 8.10.1978 günlü bir fatura fotokopisi yayınlanmış; aynı gazete 16.11.1978 günlü nüshada da ( ....'IN AÇIKLADIĞI OTEL FATURASI ŞOK ETKİSİ YAPTI ) başlığı altında aynı iddiayı sürdürmüştür.
Davacı, davalı gazetenin 15 ve 16 Kasım 1978 günlerinde yukarıda belirtilen başlıklar altında yaptığı yayın nedeniyle manevi tazminat istemiştir. Dava dilekçesinde 15.11.1978 günlü nüshada ... tarafından ( NOTLAR ) sütununda yayınlanan ( BU MAVİ ÇAMAŞIR ŞALVAR GİBİ YIKANMAZ ) başlıklı yazıdan söz edilip bu yayın nedeniyle bir istekte bulunulmadığından, incelemenin bu yazı hariç diğer yayın üzerinde yapılması gereklidir. Nitekim, yerel mahkeme dahi, davadaki iddianın bu kapsamda olduğunu açıkça benimsemiş bulunmaktadır. Hal böyle olunca, davalı gazete tarafından yapılan bu yayının gerçek olup olmadığı ve daha açık bir ifade ile davalı gazetenin bu haberleri vermeden önce haberin doğruluk derecesini araştırıp araştırmadığı ve bu konudaki özen ödevini yerine getirip getirmediği ve yayında kusurlu davranıp davranmadığı yönlerinin tespiti bu davada büyük önem taşımaktadır.
Ancak ondan önce bir yönün açıklanmasında zorunluk vardır. Davacı, davalı gazetenin yayını ısrarla sürdüğü iddiasındadır. Oysa, mevcut deliller ve gerçekleşen olgular aksi doğrultudadır. Davalı gazete 4.11.1978 gününde yaptığı yayından sonra bu konu üzerinde durmamıştır. Ancak davacının kendileri aleyhine 500.000 liralık tazminat davası açması üzerine, bu kerre ellerinde mevcut kanıtları da yayınlamak suretiyle 15 ve 16 Kasım 1978 günlerinde yayına devam etmişler ve bu davranışlarını ( ADALETE YARDIMCI OLUYORUZ ) gerekçesi ile izah etmişlerdir. Bu bakımdan, esasa müessir olmamakla beraber bu yönün belirlenmesi uygun bulunmuştur.
Mahkeme, yukarıda da belirtildiği veçhile 4. Kasım 1978 gününde yapılan ilk yayının gerçeğe aykırı olduğunu, zira davacının "faturada gösterilen otel ücretinin vilayet ya da Özel İdare tarafından ödenmesi konusunda idari mercilere başvurusu, teklifi bulunmadığını" benimseyen 719 sayılı kararına dayanarak, bu davada istek doğrultusunda karar vermiştir. 16.11.1979 gün ve 1979/719 E. 1980/3718 K. sayılı hüküm dairemizce bozulmuştur. Dairemizin 23.1.1980 gün ve 1980/1305 E. sayılı ilâmında da belirtildiği veçhile; davalı gazete tarafından yayınlanan haberin gerçek olup olmadığı belirlenirken, aşağıda etraflıca değinilen yönlerin hiçbir zaman gözden uzak tutulmaması gerekir.
Bilindiği gibi, özgürlükçü demokratik düzenlerde, basın özgürlüğünün amacı; kamuyu yakından ilgilendiren konularda, doğru ve gerçeğe uygun haber vermek; çeşitli konularda kamu oyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak ve onu toplumsal ve siyasal olaylar ve oluşumlar üzerinde düşünmeye sevketmektir. Denetim, eleştiri, uyarma ve gerçekleri açıklama basının en doğal görevleri içinde sayılmakta ve basın özgürlüğünün temelini oluşturmaktadır. Demek oluyor ki; basının görevi sadece düşüncelerin açıklanması değildir; ayrıca zamınında, gereken ayrıntıları ile ve doğru olarak halka ulaştırmasında kamu yararı bulunan haberleri toplayarak topluma ulaştırmak, böylece toplumun düşünce ve kanaatlere ulaşmasını ve kamu oyunun serbestçe oluşumunu sağlamak ( Anayasa m.26 ), kamu gücünü elinde tutanlar, kamuya malolanlar ve yaşadığımız zaman dilimi içinde önemli sayılan kişiler üzerinde toplumun denetimine aracı olmak da basının başta gelen görevlerindedir. Basın, düşünce ve kanaatlerin açıklanması yolu ile bu denetime aracı olduğu gibi ( Anayasa m. 23/11 ), kamu oyunun haberler vasıtası ile serbestçe oluşumunu sağladığından, seçim yolu ile denetime ve ayrıca TBMM.'nin denetim yollarına da yardımcı olur ( Anayasa 89, 90 ). Esasen haber verme hakkı, haberlere ulaşmayı ve elde edilen haberleri yayınlamak ve dağıtmak olanaklarını ifade eder. Gazeticilik yönünden en müessir ve önemli olan hak da budur. Belirtilen bu hak açısından gazeteci, ( anlatmak maksadı = jus narrandi ) ile hareket etmekte, bir hakkı yerine getirmektedir. Bu hak olayların aktarılması, resimlenmesi ve olaya katılanlar ve olayın niteliği ile ilgili bilgi verilmesi imkanlarını da kapsar ( Çetin Özek, Türk Basın Hukuku, İst. 1978, sh.35 ) ( Sulhi Dönmezer, Basın ve Hukuku, İst. 1976/sayfa ). basın yoluyla düşünce açıklama hakkının Anayasal bir değer taşıdığı, haber vermek ve kamuyu oluşturmak fonksiyonunun demokratik sistem içinde vazgeçilmez bir işlevinin ( fonksiyonunun ) bulunduğu, bu açıdan da basın fonksiyonlarının yerine getirilmesinin bir hak ve hukuka uygunluk sebebi oluşturduğu özel hukuk alanında kabul edilmektedir ( Haluk Tandoğan, Şahsiyetin Akit Dışı İhlallere Karşı Korunmasının İşleyiş Tarzı ve basın Yoluyla Olan İhlallere Karşı Özel Hayatın Korunması _ Makale- Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi. Cilt XX, 1963, sayı:1-4, sh.22, 31 ) ( Özek, age, 235 ). Bu bakımdan "kişilik haklarının korunması" amacının, yerine göre, kamusal değer taşıyan haber vermek hakkı karşısında ikinci dereceye düşeceği ve haber vermek hakkının üstün tutulması zorunluluğunda kalınacağı, dairemizin 29.4.1975 gün ve 3526/5591 sayılı kararında da açıkça vurgulanmıştır. Basına bu özgürlüğün tanınmasının hukuki dayanağı, bunun genel menfaat gereği olduğu fikridir. ( Tandoğan, agm. 31 ) O halde özetle belirtecek olursak bir yayın; verdiği haber yönünden doğru olduğu, ölçülü, dengeli, uygun bir amaç/araç ilişkisi içinde kaldığı meşru bir amaca yönelik bulunduğu takdirde, bu yayından dolayı olarak bazı özel ya da tüzel kişilerin kişilik hakları haleldar olsa dahi, hukuka aykırı sayılmayacaktır. Çünkü, karşılıklı çıkarlar çatışmasında "toplumsal yarar" yani "kamu yararı" her zaman öncelik kazanacak ve "üstün çıkar" karşısında "kişisel çıkar" ihmal ve hatta ihlal edilebilecektir. Bu bir ana kuraldır ( Özek - age - 237 ) ( Tandoğan, agm, 32 ). Öte yandan, gerek uygulamada ve gerekse bilimsel görüşlerde oybirliği ile benimsenen fikre nazaran bir haberin verilmesi, "o habere konu olan olayın eleştirilmesi, yorumlanması ve incelenmesi" imkanlarını da kapsar; yeter ki, bilgi ( haber ) verme ve eleştirme objektif sınırlar içinde kalsın. O halde, bu aşamada yeri gelmişken bir yöne daha değinmek yerinde olacaktır. Basının yukarıda kısaca değinilen özgürlüğü yanısıra bir de ödevi vardır; Bu ödev, gazetecinin yayınladığı olayların doğruluğunu araştırma ödevidir. Ancak, bu ödevin nasıl ve ne şekilde yerine getireleceği, diğer bir ifade ile "ne şekilde davranıldığı takdirde bu ödevin yerine getirilmiş sayılacağı" konusunda bir kıstas, bir ölçü yasalarımızda mevcut değildir. Ancak, bu ödevin niteliği, kapsamı ve ölçüsü gerek uygulamada ve gerekse bilimsel görüşlerde genellikle baskın görüş halinde belirlenmiş bulunmaktadır.
Ceza hukuku alanında olduğu gibi tazminat hukuku açısından da hakkın varlığı, haberin ve bir olaya dayanan eleştiride de olayın, gerçeğe uygunluğu şartına bağlıdır. Gerçeklik, yukarıda da kısaca değinildiği gibi, somut gerçeğe değil, olayın, haberin verildiği andaki beliriş biçimine uygunluk şeklinde anlaşılmak gerekir. Özek'in de belirttiği gibi, ( .....basının görevi, gerçeğe uygun haberlerin verilmesi durumunda, fonksiyonel ve hakkın mantığına uygun olacağı için, gerçeğe aykırı haberler hukuka da aykırı kabul edilir. Doğal olarak salt gerçeğe aykırılık, ayrıca subjektif açıdan sınırın aşılması, yani kusurluluk söz konusu değil ise, hukuka aykırılığın kabulü için yeterli olmayacaktır. Hukuka aykırılık ancak, kusurlu bir hareketle gerçeğe aykırı haberin verilmesi durumunda doğacaktır.... ). ( Özek, age. 239, dipnot 27 ile ilgili metin ) ( Nisim İ. Franko - Şeref ve Haysiyete Tecavüzden Doğan Manevi Zararın Tazmini - Ankara 1973 - sh.76 ). ( Haluk Tandoğan - Türk Mes'uliyet Hukuku - Ankara 1961 - sh.21 ). Diğer bir ifade ile verilen bir haberin gerçeğe aykırı oluşu, her halükârda sorumluluğu gerektirmez; eğer bir haberin gerçeğe aykırı şekilde evrilmesi olgusunun oluşmasında haberi alan gazeteci ile haberi yayınlayan gazetenin bir kusuru söz konusu değilse, o takdirde, tazminat lazım gelmez. Çünkü, gazete ve gazetecinin sorumluluğu kusura dayanan bir sorumululuktur. O halde, yayınlanan bir haberin gerçeğe uygunluk sınırının belirlenmesi, bu tür olaylarda büyük önem taşıyacaktır. HGK.nun bir genel ilke niteliğinde bulunan 25.11.1964 gün ve 4/1021 E. 677 K. sayılı içtihadında belirtildiği gibi ( ...Gazeticinin sosyal bir görevi yerine getirdiği, yaptığı işin niteliği bakımından bir türlü kamu hizmeti olduğu düşünülürse, gazetecinin bir haberi yayınlamazdan önce kendisinden beklenen özeni gösterip, haberin ne ölçüde doğru olduğunu araştırıp, soruşturmasının ve ancak bundan sonra o haberi yayınlamasının ve haberin yayınlanmasında ilgililere zarar getirebilecek yazışlardan titizlikle kaçınmasının, mesleğinin sosyal önemi ve gazete haberlerinin kamu oyunda yaratacağı özel ölçüde derin tepkiler dolayısıyla , gazeteciye düşen ödevlerden olduğu sonucuna varılır; nitekim, herkesin haklarını kullanırken veya borçlarını yerine getirirken, afaki iyiniyet kuralları uyarınca davranma zorunluluğu olduğu M.K.'nun 2. maddesi hükmü ile öngörülmüştür... ) Görülüyor ki, bu kararda gazeteciye iki temel ödev yüklenmiştir. Bunlardan bir tanesi, ( "haberi yayınlamadan önce doğruluğunu araştırma" ) ödevidir; diğeri de ( temelde doğru olan bir haberin verilişinde gerçeğe aykırı eklemelerin yapılmaması, zarar doğuracak yazışlardan titizlikle kaçınılması" ) dır. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, bir haberin gerçek olması halinde, buhaberin yayınlanmasından ( yukarıda da açıkça belirtildiği veçhile ) bir üçüncü kişinin kişilik hakları ağır bir şekilde haleldar olsa dahi bu yayın hakkın kötüye kullanılması niteliğinde sayılamayacak ve dolayısıyla hukuka aykırı olmayacaktır. Çünkü, gerçeğe uygun bir haberin, üçüncü bir kişinin kişilik haklarını ihlal edeceği mülahazası ile yayınlanamayacağını ileri sürmek, bu hakkın kullanılmasını dayanılmaz bir şekilde sınırlar ve bu itibarla da hukuki dayanaktan yoksundur. O halde, gazetecinin bir haberi doğru sayabilmek için arayacağı desteklerin objektif yönden güven verici ve inandırıcı olmasının ölçüsü belirtilirken, gazetecinin özel durumu gözönünde tutulmalıdır. Ne var ki, yayınlanacak haber, üçüncü kişilere özel olarak ağır bir zarar verebilecek ise, haberin doğruluğunu denetleme ödevi, daha sert ölçülere bağlanabilir. Hal böyle olunca, gazetecinin "haberin gerçeklik bakımından d netimini" ölçüye vurmaktaki güçlük hemen kendini göstermektedir. Bilindiği gibi, kitle haberleşme organlarının günümüzdeki çalışma koşulları; ezcümle haberleşme faaliyetinin kazandığı hız, basın ve yayın organları arasındaki rekabet, haber kaynaklarının ( denetimi imkansız kılacak şekilde ) evrensel bir genişlik kazanması, sözü edilen soruna bir başka açıdan bakmayı da gerekli kılmıştır. Gölcüklü'nün de belirttiği gibi ( ...alınan haberlerin yayınlanmadan evvel gerçeklik bakımından denetimi çoğu zaman mümkün olmamaktadır. İmkan bulunan hallerde ise, bu yolda bir denetim haber sirkülasyonunu önemli ölçüde yavaşlatmakta; bu durum dahi faaliyetin önemli bir özelliği olan sür'ate zarar vermektedir. Serbest rekabetin söz konusu olduğu bir alanda, haberin doğruluğunu kontrol nedeniyle bir kısım haberleri "atlamanın" meslek bakımından ne kadar sakıncalı olduğu herkesin malumudur. Bu yüzden günümüzde, failin ve faaliyetin özel durumunu hesaba katmadan mücerret yalan yahut yanlış haber yayımını suç sayan kanunlar istisna teşkil eder derecede azalmıştır...Gerçekten yanıltıcı haberin cezalandırılmasında hiç olmazsa failin kötüniyetini aramak adalet ve hakkaniyet gereğidir... ) ( Feyyaz Gölcüklü - Haberleşme Hukuku - Ankara 1970 - sh.105 vd. ). Hatta yalan haber yayımını, failin kötü niyeti gibi tek bir şarta bağlayarak cezalandırmanın dahi, günümüz kitle haberleşmesi gerçeklerine uygun düşmediği görüşü de savunulmaktadır. ( Dönmezer'e atfen Gölcüklü - age - 106 ). O halde şu açıklamaların ışığı altında meseleye bakıldıkta:
Temyiz incelemesine konu bu manevi tazminat davasının dayanağını teşkil yayının tamamen gerçeğe uygun olduğu dosya içinde bulunan belge örneklerinden anlaşılmaktadır ( ek 5'deki Hotel....'e ait uatura ile ek 50'deki il daimi komisyon başkanlığının 10.10.1978 gün ve 414/2 sayılı kararı ). Öte yandan davacının yattığı otelin parasının ellan dahi verilmediği anılan otelin vilayet makamına yazdığı 28.11.1978 günlü yazıdan ve mahkemenin bu yoldaki kabulünden anlaşılmaktadır ( ek 40'daki yazı ). Görülüyor ki, davalı gazetede yapılan yayın, tamamen bu belgelerin içereği ve kapsamı doğrultusundadır. Şu halde davalı gazete haberin gerçek olup olmadığı konusunda kendisinden beklenen özen ödevini fazlasıyla yerine getirmiştir. Nitekim, davacının bu konuda gazeteye bir tekzip yazısı göndermesi üzerine davalı gazete, verdiği haberin doğruluğunu ispat sadedinde elinde bulunan yukarıda anılan belge fotokopilerini de yayınlamıştır. Bu da gösteriyor ki, davalı gazete haberi yayınlamadan önce, haberin doğruluğu konusundaki özen ödevini yerine getirip, haberin doğruluğunu elindeki imkanlar dairesinde araştırıp soruşturmuştur. Artık gazetecinin, ( elde ettiği bu kanıtlarla da ) doğruluğu anlaşılan haberi vermesinde yasal bir sakınca kalmamış demektir. Yukarıda da açıklandığı veçhile somut gerçek bu doğrultuda olmasa dahi davalı gazete kendisinden beklenen özen ödevini fazlasıyla yerine getirip, bu haberle ilgili ve haberin doğruluğunu destekleyen belgeleri de elde etmek çabası gösterdiğine göre, artık kendisinin özellikle bu olayda kusuru bulunmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Hukuka aykırılık, ancak, kusurlu bir hareketle gerçeğe aykırı haberin verilmesi durumunda doğacağına göre, haberin verildiği andaki beliriş biçimi karşısında davalı gazetenin sorumluluğu yönüne gidilmesine kanuni imkan yoktur. Bu bakımdan mahkemenin ( ...davacının, faturada gösterilen otel ücretinin il özel idare müdürlüğü veya valiliği tarafından ödenmesi konusunda bir teklifi, bir zorlaması, bir davranışı bulunmadığı... ) olgusunu, haberin gerçek dışı olduğu yolundaki kabulüne dayanak yapması mümkün değildir. Çünkü, yukarıda da açıkklandığı veçhile gerçeklik, somut gerçeklik olarak anlaşılmamalıdır ( Özek - age - 39, dipnot 27 ile ilgili metin ). Ve çünkü, bir gazetecinin, vereceği haberin somut gerçeğe uygun olup olmadığını ( bir İçişleri Bakanlığı Müfettişi gibi ) araştırmak ve soruşturmak zorunluluğu ve özellikle imkanı da yoktur.
Öte yandan, davaya konu haberin verilmesinde hem kamu yararı bulunduğu ve hem de olayın toplumsal ilgiyi çekecek nitelikte olduğu kuşkusuzdur. Çünkü, haber olayla ilgili bulunan kişi ve kişilerin, özellikle davacının, yaşanan zaman dilimi içinde önemli sayılacak kişilerden olduğu ve bir yönü ile kamuya mal olduğu izahtan varestedir.
Buna ilaveten, verilen haber tam anlamıyla günceldir ve nihayet, yapılan yayının konusu ile yayındaki ifade arasında tam bir düşünsel bağlılık mevcuttur. En önemlisi de, yapılan yayın fatura ile il daimi komisyon başkanlığının yukarıda tarih ve numarası belirtilen kararına ve diğer kanıtlar münderecatına da uygundur.
O halde, yukarıdan beri etraflıca belirtilen bütün bu maddi olgular karşısında, davalı gazetenin, dava konusu haberi yayınlamadan önce kendisinden beklenen bütün özeni gösterdiği, haberin doğruluk derecesini mevcut imkânlar içinde araştırıp, yetkili mercilerden ayrıca inandırıcı belgeleri de elde ettikten sonra yayınladığı anlaşılmasına ve olayın niteliği ve cerayan şekli itibariyle davalı gazeteye daha fazla bir özen ödevi yükletilemeyeceğine, ve hele mahkemenin "İçişleri Bakanlığı müfettişi tarafından Muş Valisi ile İl daimi encümen üyeleri hakkında aylarca sürdürülen bir tahkikat sonunda düzenlenen" rapora dayanarak ( sh.27 ) yayınlanan haberin somut gerçeğe uymadığının benimsenmesine yukarıda anılan ilkeler karşısında imkan bulunmadığını; kaldı ki, aynı müfettiş mütalaasında ( basında bu yayınların yapılmasına Muş eski valisi......'in kasti tutum ve davranışlarının sebep ve amil olduğunun ) bildirilmesinin de davalı gazetenin olayda hiçbir kusuru bulunmadığı vurgulayan en belirgin bir delil niteliğinde bulunduğuna; bir an için verilen haberin salt gerçeğe uymadığı kabul edilse dahi, ( ...eğer bir haberin gerçeğe aykırı şekilde verilmesi olgusunun oluşmasında haberi alan gazeteci ile haberi yayınlayan gazetenin bir kusuru söz konusu değilse, o takdirde, bir sorumluluktan esasen söz edilemeyeceğine...ve özellikle müfettiş raporunda belirtildiği gibi, Muş eski valisi tarafından olayların saptırılması ve davalının elde ettiği belgelerin gerçeğe aykırı şekilde düzenlenmesi söz konusu ise, davalı gazetenin bu eyleme ayrıca iştirak ettiği ispat edilmedikçe yine sorumluluğundan söz edilemeyeceğine... ), basının, gizli olması gereken belgeleri ele geçirdiğinde ( ayrık durumlar hariç ) yayınlanmasının görevi kapsamına gireceğine göre, her yönüyle davalı hakkında açılan davanın reddine karar verilmek gerekirken, mahkemenin anılan maddi ve hukuki olgulara ters düşen düşüncelerle ve konuya ters bir yaklaşımla istek doğrultusunda karar vermiş olması yasaya aykırıdır ve bozmayı gerektirir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın gösterilen nedenlerle BOZULMASINA ve davalılar yararına takdir edilen 3.000 lira duruşma avukatlık parasının davacıya yükletilmesine davalılar peşin harcının istek halinde geri verilmesine oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy