(743 S. K. m. 639) (766 S. K. m. 31)
Taraflar arasındaki tazminat davası nedeniyle yapılan yargılama sonunda; ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne, 100.000 lira tazminatın faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine ilişkin hükmün süresi içinde davalı Orman İşletme Müdürlüğü avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor okunduktan sonra dosya incelendi, gereği konuşuldu:
Dava, davacıya ait 810 parsel sayılı taşınmaz içerisinden bir kısım çam ağaçlarının davalı orman idaresi tarafından kesilerek götürülmesi sonucu meydana gelen zararın tahsili isteminden ibarettir.
Mahallen yapılan keşif ve paftaların arza tatbiki sonucu dava konusu kesilen çam ağaçlarının bulunduğu davacıya ait 810 parsel sayılı taşınmazın aynı zamanda orman tahdidi sınırları içerisinde kaldığı anlaşılmaktadır.
Mahkemece, orman tahdidinin 1944 senesinde gerçekleştiği, oysaki tapulama tespitinin 1954 senesinde yapıldığı ve bu suretle tapunun hukuken geçerli olduğu görüşü benimsenerek davanın kabulü cihetine gidilmiştir.
Bu yerin orman sayılıp sayılmayacağının tespiti bakımından 4.7.1973 tarihinde yürürlüğe giren 1744 sayılı Kanunla değişikliğe uğrayan 6831 sayılı OK.nun muvakkat 1. maddesinden de anlaşılacağı gibi başlıca iki yöntem kabul edilmiş bulunmamaktadır. Bu yöntemleri şöylece sıralamak mümkündür.
1 - Uyuşmazlık konusu olan yerden orman tahdit kadastrosu yapılmış ve bu kesinleşmişse, artık bu yerin orman olup olmadığı, bu orman tahdit haritasının uygulanmasıyla belirlenecektir. Diğer deyişle bu halde, Orman Bakanlığından gerekçeli mütalâa almaya gerek yoktur.
Ancak bu uygulama yapılırken, orman yüksek mühendisleri veya mühendisleri tarafından yerel bilirkişiden de yararlanılmak suretiyle orman tahdit haritasının hangi röper noktası ve hangi doğal sınırlardan yararlanmak suretiyle yerine uygulandığının uzman bilirkişilerce Yargıtay'ın denetimine imkan verecek şekilde çizdirilecek krokide yararlanılan poligon ve röper noktalarının birer birer gösterilmesi gerektiğinin hatırdan çıkarılmaması gerekir.
2 - Uyuşmazlık konusu yerde orman tahdit haritası yapılmamışsa, o zaman anılan muvakkat 1. madde gereğince bu yerin orman sayılıp sayılmayacağı hususunda, Orman Bakanlığı'nın gerekçeli mütalaası alınır.
Şunu unutmamak gerekir ki, anılan maddenin son fıkrasında da açıkça belirtildiği gibi, mahkeme bu mütalaa ile bağlı değildir.
Mahkeme bu mütalaaya rağmen, itiraz edildiğinde, yerel ve uzman bilirkişiler aracılığıyla mahallinde gerekçeli mütalâanın, gerçek duruma uygun olup olmadığını inceleyecek ve orman olup olmadığına bizzat karar verecektir.
Olayımızda uyuşmazlık konusu bulunan yerde 1944 yılında orman tahdit haritası yapılmış bulunduğuna göre, ihtilafın yukarıda bir Nolu bentde bildirilen esaslar dahilinde çözümlenmesi gerekir.
Orman tahdit haritasının yapılış tarihine göre bu tahditin, o tarihte yürürlükte bulunan 3116 sayılı Orman Kanunu'nun hükümleri dahilinde yapıldığı anlaşılmaktadır.
Bilindiği gibi 3116 sayılı Kanunla ormanlar: 1 - Devlet Ormanları 2 - Köy veya belediye veya herhangi bir kamu tüzel kişiliğine ait ormanlar 3 - Vakfa ait ormanlar 4 - Kişilere ait ormanlar olarak dörde ayrılmış ve geçici 1. maddesiyle tahdit sadece Devlet Ormanları; 6831 sayılı Orman Kanunu'na göre yapılan tahdit ise gerek devlet ve gerekse özel mülkiyete konu olan ormanlar bakımından öngörülmüştür.
Olayımızdaki tahdit, tarihi itibarıyla sadece Devlet Ormanlarının tespiti yönünden olduğundan, diğer deyişle tahdit sınırları içinde kalan ormanların devlet ormanları olduğu kesinleşmiş bulunduğundan, bazı ormanları Devletleştirilmesine ilişkin 9.7.1945 kabul tarihli 4785 sayılı Yasa hükümleri ile bunların geri verilmesine ilişkin 24.3.1950 kabul tarihli 5658 sayılı Yasa'nın buna ilişkin hükümlerinin olayımızda incelenmesine gerek görülmemiştir.
Bilirkişilerin ağaç kesildiği iddia olunan yerin, orman tahdit sahası içinde bulunduğu yolundaki görüşlerine davacı tarafça itiraz edilmediğine göre, keşifteki eksiklik önem taşımamaktadır.
Orman niteliğinde olan bir yerin kazandırıcı zamanaşımı ile iktisap edilmesine imkân olmadığı gibi (MK. m.639); bu yerlerin tapulamaya tabi tutulması (Tapulama K. m.2) ve bu yerler hakkında Tapulama Kanunu'nun 31. maddesinde Tapulamaya müsteniden tesis olunan tapu sicilleri aksi hükmen sabit oluncaya kadar muteberdir. Bu sicillerde belirtilen haklara tescilleri tarihinden itibaren on sene geçtikten sonra, tapulamaya takaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz hükmünü uygulama olanağı yoktur.
O halde her şeyden önce 1954 yılında tapulama yoluyla davacı adına tesis edilen tapunun geçerlilik taşıyıp taşımadığının tespiti zorunludur. Nitekim davalı vekili davaya ait tapunun iptali için 26.11.1979 tarihli dilekçe ile dava açmış, mahkemece 1.4.1980 günlü oturumda karşı taraf vekilinin bu dilekçeyi ayrı bir dava olması nedeniyle tebellüğ etmediği olgusuna dayanılarak bu dilekçenin hükümsüz sayılmasına karar verildiği görülmüştür. Oysa, mahkemece yapılacak iş, harcı da ikmal edilmek üzere, mülkiyet ihtilafının çözümü amaçlayan, bu davanın ayrı esasa kaydı için mehil vermek ve sonucuna göre karar tesis etmek olmalıydı.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın eksik inceleme ile tazminat tutarının ödetilmesine karar verilmesi Usul ve Yasa'ya aykırı olup bozma nedenidir.
Temyiz olunan hükmün yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma niteliğine göre sair yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy