(743 S. K. m. 641)
Taraflar arasındaki tazminat davası üzerine yapılan yargılama sonunda, ilamda yazılı nedenlerden dolayı dava dilekçesinin husumet yönünden reddine ilişkin hükmün süresi içinde davacı Maliye Hazinesi adına Hazine avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor okunduktan sonra dosya incelendi gereği görüşüldü:
1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan öteki temyiz itirazları reddedilmelidir.
2- Kum ocağı ruhsat sahası dışında kalan nehir yatağından alınan kumlarla ilgili temyiz itirazlarına gelince; bilindiği gibi nehir yatakları devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan yerlerdendir. Kum ocağı olarak ta işletilebilecek bu tür yerlerde bulunan ve ekonomik yönden bir değer taşıyan malzemelerin Hazinenin izin ve bilgisi dışında alınması suretiyle haksız şekilde sağlanan menfaatin Hazinece istenebilmesi gerekir. Şu durum karşısında, Mahkemece bu yönler üzerinde durulmaksızın ruhsat sahası dışındaki nehir yatağından alınan kumlarla ilgili talebinde reddine karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın 2 sayılı bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, öteki temyiz itirazlarının ilk bentteki nedenlerle reddine 23.12.1996 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY AÇIKLAMASI
Genel olarak,
Konu, devletin hüküm ve tasarrufu altında olan yerlerden ruhsatsız olarak alınıp elden çıkartılmış bulunan kum bedellerinin ödetilmesine ilişkindir.
İçtihadı Birleştirme Kurulunun 13.3.1972 gün ve 7/4 sayılı kararına göre tamamen bir ülkenin sınırları içinde kalan denizlerle sair denizlerin kara suları o devletin hükümranlık sahasına girdiklerinden menfaati umuma aittir. Medeni Yasanın 641. maddesi uyarınca, menfaati umuma ait olan mallar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kimsenin mülkü değildir. Kıyılar ister kumluk, çalılık, ister taşlık kayalık olsun denizlerin temadisi olup ondan ayrılması mümkün değildir. Denizden faydalanma kıyıları vasıtası ile olur... Kıyı, deniz, göl (doğal ve yapay) ve nehirlerin kıyı çizgisi boyunca uzanan kara parçasıdır. Bu kara parçası, deniz ve göllerde, taşkın durumları dışında, kara yönünde en çok ilerlediği anda suların belirlediği kıyı çizgisi ile bu çizgiden sonra da devam eden kıyı hareketlerinin oluşturduğu kumluk, çakıllık, taşlık, kayalık, sazlık, bataklık alanın kara yönündeki doğal sınır çizgisi arasında kalan alandır. Dairemiz Kurulunun 15.5.1965 gün ve 9498/2612 sayılı kararına göre ise bir gayrimenkulün hududu deniz gösteriyorsa o gayrimenkulün denizle birleştiği yerde arz parçası biter. Bir gayrimenkul üç hududu itibarıyla denizi çevrelese bile çevrilen deniz parçası gene de umuma ait olmak niteliğini muhafaza eder. (Kemal Oğuzman/Özer Seliçi, Eşya Hukuku, 5.Bası, İst.1988,s.12,13)
MK. nun 641. maddesi, Medeni Kanuna göre özel mülkiyete konu olacak yerlerle bunun dışında kalan ve kamu hukuku hükümlerinin uygulanacağı yerler bulunduğunu belirtmeye ve bunları birbirinden ayırt etmeye yaramaktadır. Bu maddenin birinci fıkrasında sahipsiz şeylerle menfaati umuma ait olan mallar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır denilerek bu gibi yerlere kamu hukukunun uygulanacağı ifade olunmuştur (Suat Bertan, Ayni Haklar, C.I, Ank.1976,s.566).
Olay, haksız eyleme dayandırılarak tazminat istemine yönelik bulunması dolayısıyla Hazine ya da İl Özel İdaresinin bu yerlerden alınan kum için dava açmada aktif husumet ehliyetinin bulunup bulunmadığı sorununa gelince; eşyaya (nesnelere) verilen zararlarda, o şey üzerinde ancak bir nesnel (ayni) hakkı olanlar dava açabilirler. O nesnenin kiracısı ya da ürün kiracısı, doğrudan doğruya kendileri bir zarara uğramadıkça nesnenin zarara uğraması dolayısıyla dava açamazlar. (H.Veldet Velidedeoğlu/Refet Özdemir, Türk Borçlar Kanunu Şerhi, Ank.1987,s.107) Hazine ya da İl Özel İdaresi ile belirtilen arazi arasında açıklanan biçimde bir ilinti bulunmadığına göre aktif dava ehliyetleri olamaz. Bu genel yönteme uygun olarak yasal düzenleme yapılmış ve yargısal inançlarda belirtilen doğrultuda kararlılık kazanmıştır.
Yasal düzenleme
Taş Ocakları Nizamnamesinin 18. maddesi ile çıkarılacak olanlar için rüsum ve harç, saptanmıştır. 29. maddesiyle ruhsatsız çıkarmanın cezası belli edilmiştir. Bu madde, çıkarılan mal mevcut ise zapt edilir hükmüyle asliye ceza mahkemesini görevli kılmıştır. Arkasından gelen 30. maddeyle 29. madde buyruğu, tamamlanmıştır. Bu arada 4.5.1929 gün ve 500 sayılı Meclis Tefsir Kararı çıkmış ve onda ruhsatsız çıkarılan ürüne el konulamayacağı belirtilmiştir. 6644 sayılı Yasa, resimlerle harçların alınması yetkisini İl Özel İdarelerine aktarmıştır.
Yasaca öngörülen para cezalarının tazminat kabilinden olduğu uygulamayla açığa kavuşturulmuştur. (3.CD'nin 21.9.1955 gün 14949/16867 sayılı; 6.4.1956 gün ve 6551/7509 sayılı kararları ve benzerleri) Şu durum karşısında bir olay için hem ceza mahkemesince tazminata hem de hukuk mahkemesince başka bir tazminata karar verilemez. Buradaki tazminat, düzeyi yasaca belirlenmiş bir tazminattır. Düzeyi belirli tazminat için ayrıca genel hükümlere göre ayrı bir tazminata karar verilemez.
Dairemiz Kurulunun kökleşmiş içtihadı
Dairemiz Kurulunun 30.9.1950 gün ve 2896/4613 sayılı kararı aynen şöyledir: Davanın konusu ruhsatsız çıkarılıp ahara satıldığı iddia edilen taş bedellerinin tahsili talebinden ibaret bulunmasına ve Taş Ocakları Nizamnamesinin 29. maddesinde de bu kabil ruhsatsız taş çıkaranlardan ilmühaber harcının dört misli cezayı nakdi alındıktan sonra çıkarılan malen mevcutsa müsadere edileceği yazılı olmasına göre nizamnamenin bu sarih hükmü hilafına elde çıkarılmış olan taş bedellerinin tahsiline hüküm verilmesi yolsuzdur. Dairemiz Kurulunun 13.9.1978 gün ve 7582/9821 sayılı kararıyla uğranılan zarar için açılan davanın para cezasını içermesi nedeni ile ceza mahkemesinin görevli olduğuna karar verilmiştir.
5.10.1987 günlü Kararımız, Kepsut Mahkemesinin verdiği ödetme kararının bozulmasına yöneliktir. Davayı İl Özel İdaresi açmıştır. Kurulumuz, tefsir kararında el konmanın söz konusu olamayacağının açıklandığı belirtilerek Hazine hakkının sınırlandığı belirlenmiş ve şöyle devam edilmiştir; Asıl mal sahibi Hazinenin dahi isteyemeyeceği bir hakkın Özel İdarece talep edilmesine... kanun hükümleri engeldir.
Sonuç
Görüldüğü gibi 23.12.1996 gününe gelinceye dek Dairemiz Kurulu kararlarında hiçbir sapma yoktur. MK. nun ilk maddesi uyarınca Kanun, lafzile veya ruhile temas ettiği bütün meselelerde mer'idir. Kanunun, belirlediği tazminat düzeyinin azlığı gibi herhangi bir düşünce, kanun hükmünün uygulanmasını engelleyemez. Hakim, hükümlerinde ilmi içtihatlardan ve kazai kararlardan istifade eder. Kazai kararlar, yukarıda açıklanmıştır.
Bir daire, içtihadından dönmek istiyorsa içtihadı birleştirme kuruluna başvurma durumundadır. Bu yapılmadan ve yöntemince içtihattan dönüş nedenleri açıklanmadan bambaşka bir yola girilemez.
Şimdi hiçbiri hayatta bulunmayan 1950 tarihli kararı oluşturan değerli üstadlar (hepsine rahmet diliyorum) şimdiki kararın vardığı sonucun, kanunun sarih hükmü hilafına olduğunu söylemişlerdir. O günden bu yana (23.12.1996 gününe dek) içtihat hep bu doğrultudaydı.
Açıklanan tüm bu nedenlerden dolayı yüce çoğunluğun ulaştığı sonucu benimseyemiyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy