(818 S. K. m. 49)
Dava: Davacı B. O. vekili avukat E. K. tarafından davalılar A. D. ve S. A. aleyhine 29.6.1998 tarihinde verilen dilekçe ile yayın yolu ile kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine, mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 7.4.1999 tarihli kararın Yargıtay'da duruşmalı olarak incelenmesi davalılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle, daha önceden belirlenen 5.10.1999 duruşma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılar vekili avukat F. Ö. ile karşı taraf davacı asil B. O. ve adına avukat E. K. geldi. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra taraflara duruşmanın bittiği bildirildi. Dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:
Karar: Dava, yayın yolu ile kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece dava kısmen kabul edilmiş ve karar davalılarca temyiz edilmiştir.
Davacının İçişleri Bakanlığı istihbarat Dairesi Başkan vekili olarak görevli olduğu sırada bazı generallerin telefonlarını dinlediği, Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında istihbarat çalışması yaptığı iddiaları ileri sürülmüş ve daha sonra bu iddialar nedeniyle hakkında Askeri Mahkeme'de dava açılmıştır. Dava konusu edilen 2.7.1997 tarihli yayında davacı ile ilgili bu iddialar anlatılarak davacının bu göreve atanmasında kimlerin rolü olduğu konusunda bir değerlendirme yapılmıştır. Davacı hakkında açılan ceza davasında, daha sonra beraat etmiş olması nedeniyle, haberdeki iddiaların gerçek dışı olduğunun anlaşıldığını belirterek manevi tazminat istemiştir.
Basının yansız ve özgür biçimde haber verme, bir düşünce ve görüşü tartışma, eleştirme, kamuoyunu aydınlatma gibi görev ve fonksiyonları vardır. Basının bu fonksiyonunu yerine getirebilmesi için ona bazı ayrıcalıklar tanınması gerekir. Kuşkusuz bu ayrıcalık ve özgürlük o meslek mensuplarına bir imtiyaz sağlamak için değil, toplum ve kamu yararı içindir. O halde bu özgürlüğün alanı kamu yararı ve insan haklarının oluşturduğu alanla doğru orantılı olarak artmalı, gereksiz sınırlama ve baskılardan kaçınılmalıdır. Ancak tüm özgürlüklerde olduğu gibi basın özgürlüğü de kişi ve toplum yararı açısından sınırlıdır. Basın haber verme fonksiyonunu yerine getirirken, kullanacağı hakkın özel hukuk alanındaki sınırı, gerçeklik, kamu yararı ve toplumsal ilgi, güncellik, konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık kuralları ile belirlenmiştir. Haber verme hakkı bu sınırlar içinde kaldığı sürece davacının kişilik hakları zarar görse bile, hukuka uygundur.
Yukarıda sözü edilen sınırlayıcı ilkeler içerisinde dava konusu yayın değerlendirildiğinde; öncelikle üzerinde durulması gereken konu davalı gazetede yer alan haberin gerçeğe uygun olup olmadığıdır. Genel Kurmay Başkanlığı'nca Başbakanlığa yazılmış olan 7.3.1997 ve 2.6.1997 tarihli yazılar ile davacının Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde istihbarat çalışmaları yaptığı, bazı generallerin telefonlarını dinlediği bildirilerek konu hakkında işlem yapılması istenilmiştir. Aynı olayla ilgili olan diğer sanığın Askeri Savcılıkta vermiş olduğu 23.5.1997, 29.5.1997 ve 2.6.1997 tarihli ifadelerinde de, davacının emir ve talimatları doğrultusunda Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde istihbarat çalışması yaptığı ve edindiği bilgileri davacıya ilettiğini söylediği görülmüştür. Askeri Savcılıkça yürütülen soruşturma sonucu, 5.8.199 7 tarihinde davacı hakkında Askeri Mahkeme'ye ceza davası açılmış, yapılan yargılama sonucu davacının suçu sabit görülmediği için 27.2.1998 tarihinde beraat kararı verilmiştir. Mahkemece, soruşturma aşamasındaki bir olay hakkında ve Genel Kurmay Başkanlığı yazılarının gerçekliği ve doğruluğu araştırılmadan yazılan haberin kişilik haklarına zarar verdiği kabul edilmiştir. Mahkemenin bu şekildeki yorumu yayındaki gerçeklik kavramından ve ilkesinden ne anlaşılması gerektiği konusundaki hatalı değerlendirmeden kaynaklanmaktadır. Daha açık bir ifade ile yerel mahkeme, olayın yazının yayını anındaki beliriş biçimine uygunluğunu değil, öyle anlaşılıyor ki somut gerçekliğin varlığını aramaktadır.
Oysa yayın hakkının sınırlarından ilkini ve hatta en önemlisini oluşturan gerçeklik haberin ve bir olaya dayalı eleştiride olayın gerçeğe uygun olmasını ifade eder. Ancak buradaki gerçekliğin somut gerçeği değil, olayın haber verildiği andaki beliriş biçimine uygunluk şeklinde anlaşılması gerekir. Gerçeklik, verilen habere ya da anlatılmak istenen amaca ve hedefe konu olan içeriğin, yayın sınırlandırılmış olur. Zira maddi gerçeğin ortaya çıkarılması zaman alır. Gazeteci de maddi gerçeği araştırmak ve ortaya çıkarmak göreviyle yükümlü değildir.
Yukarıda belirtilen esaslar, Genelkurmay Başkanlığı'nın yazıları, mevcut gelişmeler ve belgelerle birlikte değerlendirildiğinde davalı gazetenin olaya bakış açısı ve yorumu, hayatın olağan akışı ve olayın gelişim biçimine uygun düşmektedir. Bütün bu nedenlerle mahkemece, maddi olayın bu temel çizgisindeki gelişimi gözetilmeden ve gerçeklik konusunun değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken, kısmen kabulü yönünde hüküm kurulması usul ve yasaya uygun bulunmadığından, bozulması gerekmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenle BOZULMASINA, davalılar yararına takdir edilen 20.000.000 lira duruşma avukatlık parasının davacıya yükletilmesine ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 05.10.1999 tarihinde, oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy