(743 S. K. m. 24) (818 S. K. m. 49) (2709 S. K. m. 12)
Dava: Davacılar M.A. ve arkadaşları vekili Avukat C.T. tarafından davalı E. aleyhine 9.7.1999 gününde verilen dilekçe ile haksız şikâyet sonucu kişilik haklarına saldırıdan dolayı manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulü ile 200 milyon lira manevi tazminatın davalıdan alınıp davacı M.A.'ya verilmesine diğer davacıların istemlerinin reddine dair verilen 20.6.2000 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davalı E. tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kâğıtlar incelenerek gereği görüşüldü:
Karar: Dava haksız şikâyet sonucu kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Davacılar, davalı tarafından verilen şikâyet dilekçesinde; devleti soymakla suçlanıp kazandığı paralarla Hizbullaha finansman sağladığı, hakkında polis ve jandarmanın tahkikat yapamayacağı, Milli İstihbarat Teşkilatı araştırması ile ne kadar tehlikeli olduğunun ortaya çıkacağı, örgütçü olduğu için ihalelerinin iptal edilmesi gerektiği ileri sürülerek kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek manevi tazminat isteminde bulunmuşlardır. Davalı, Kolordu Komutanlığı'na gönderdiği şikâyet dilekçesinde ileri sürdüğü hususların doğru olduğunu belirterek davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur. Yerel mahkemece davacılardan M.A.'nın manevi tazminat istemi kısmen kabul edilmiş, diğer davacıların manevi tazminat istemi ise reddedilmiştir. Karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Şikâyet hakkı, diğer bir deyimle hak arama özgürlüğü; Anayasa'nın Hakların Korunması ile ilgili Hükümler başlığı altında ve 36. maddesinde; herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahip olduğu şekli ile yer almıştır. Bu düzenleniş biçimi itibarıyla kişinin hak arama özgürlüğünün güvence altına alındığı görülmektedir. İşte bundan dolayıdır ki kişi, gerek yargı mercileri önünde ve gerekse yetkili kurum ve kuruluşlara başvurmak suretiyle kendisine zarar veren kişilere karşı, haklarının korunmasını, bunun sonucu olarak zarar veren hakkında yasal işlem yapılmasını ve bu bağlamda cezalandırılmasını isteme hak ve yetkisine sahiptir.
Anayasanın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğünün yanında, yine Anayasanın Temel Haklar ve Hürriyetlerin niteliği başlığını taşıyan 12. maddesinde de herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu belirtildikten başka, 17. maddesinde de herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip bulunduğu da düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Medeni Kanunun 24 ve 24/a maddelerinde de kişilik haklarına karşı yapılan saldırının dava yolu ile korunacağı belirtilmiş, Borçlar Yasası'nın 49. maddesinde ise saldırının yaptırımı düzenlenmiştir.
Görüldüğü üzere, Anayasa'da ve yasalarda kişinin hak arama özgürlüğü ile kişilik değerleri güvence altına alınmıştır.
İşte bu noktada, hak arama özgürlüğü ile kişilik hakları karşı karşıya gelmiş olabilir. Sorun bu değerlerden hangisine üstünlük tanınacağı noktasında toplanmaktadır. Bir taraftan kişinin hak arama özgürlüğü güvence altına alınmışken, diğer taraftan kişilik hakları da Anayasal ve yasal güvence altına alınmıştır. Buna karşın kişi, hakkını ararken, karşı yanın kişilik değerlerine saldırıda bulunabilir. Onu hukuka aykırı bir eylemle suçlayabilir.
Hukukun, karşı karşıya gelen bu iki değeri aynı konuda ve zamanda koruma altına aldığı düşünülemez. Aksi halde, hukukun kendisi kendi kuralları ile satışmış olur. Aslında konu biraz yakından incelendiğinde her iki değerin aynı anda birbirine karşı korunmadığı çatışma durumunda somut olaydaki özelliğe göre birinin diğerine üstün tutulduğu görülecektir.
Şu durumda uyuşmazlığın çözümünde, hak arama özgürlüğünün, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı, diğer bir anlatımla kişi, istediği biçim ve koşulda ve salt başkasını zararlandırmak için bu hakkı kullanamayacağı, aksi halde bu hakkı kötüye kullanmış sayılacağı kabul edilerek Anayasa ve yasaların öngördüğü güvenceden yararlanamayacaktır.
Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikâyet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. Şikâyeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu ve emareye dayanılarak başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikâyet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi halde şikâyetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikâyet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır.
Somut olayda, dosyada bulunan bilgi ve belgelerden, davacıya 1986 yılında İran'dan irtica içerikli gazeteler geldiği, bunları davacının dağıttırdığı, 1993 yılında PKK terör örgütüne para yardımında bulunduğu, 1995 yılında yakalanan bir militanın davacının örgüte para verdiğini belirttiği, 1998 tarihinde Hizbullah örgütüne yardım ve yataklık etmek suçundan tutuksuz yargılandığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, davalının şikâyetini haklı gösteren birtakım belirtiler bulunduğu benimsenerek davanın tümden reddedilmesi gerekirken, yukarıdaki ilkelere ve dosya içeriğine uygun düşmeyen gerekçeyle istemin kısmen de olsa kabul edilmiş olması doğru değildir. Belirtilen nedenlerle kararın bozulması gerekmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 29.1.2001 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy