(818 S. K. m. 41, 49)
Dava: Davacı H.T. vekili Avukat Y.G. tarafından, davalı H.Y. aleyhine 13.08.1998 gününde verilen dilekçe ile maddi ve manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.12.2000 günlü kararın Yargıtay'ca incelenmesi davalı vekili Avukat E.E. tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:
Sonuç: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün onanmasına 04.06.2001 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Davacı, davalı ile Mart/1996'da gayrı resmi olarak evlendikten sonra davalının annesi ve babası ile birlikte oturduklarını, huzur bulamadığı için ayrıldıklarını bildirerek davalıda kalan eşyalarını (bir kısım ziynet eşyası) aynen; aynen olmadığı takdirde bedellerini ve ayrıca manen zarara uğradığını ileri sürerek faiziyle birlikte 500 milyon lira manevi tazminat alınmasını istemiştir.
Dava, maddi ve manevi tazminat yönünden kısmen kabul edilmiş: davalı tarafından temyiz edilen karar dairemizce onanmıştır. Olayın manevi tazminat gerektirmediği görüşündeyim.
Şöyle ki:
Davacının doğum tarihi, 23.03.1977; davalının ise 01.01.1976'dır. Taraflar dini nikah yaptırarak beraber yaşamaya başladıklarında, her ikisi de reşittirler. Davacının hukuken nikahsız yaşamasına Kendi isteğinden başka (zorlanmak, kaçırılmak gibi) bir etken yoktur. Bu yüzden böyle olaylarda kadını mağdur: erkeği ise yararlanan olarak görmenin, kabul etmenin yeterli bir gerekçesi ve anlamı yoktur.
Aksine düşünmek, resmi nikahsız yaşamaya bir bakıma teşvik etmek olur. Nitekim ülkemizde nikahsız yaşamak gittikçe yaygınlaşan bir olgudur. Böyle tek kadınlı gayrı resmi birliktelikler, büyük şehirlerde metres, Anadolu'da ise kuma olarak nitelendirilen kadınlarla, çok karılı yaşama da uzanmaktadır. Bu yaşam tarzının T.B.M.M. içine kadar girdiği de bilinen bir gerçektir.
İster tekli, ister çok karılı bu gayrı resmi yaşam tarzının toplumda sosyal ve hukuksal yaralar açtığının kabulü ve önlenmesi için çarelerin aranması gerekir. İşte, manevi tazminat istemlerinin reddi de hukuken bunun hoş görülmediğinin bir göstergesi olmalıdır.
Aslında, bilinmektedir ki, nikahın dinisi, dinsizi olmaz. Ancak, mademki, toplumda yaygın bir uygulama var; o halde, belediye başkanlarına, köy muhtarlarına, gemi kaptanlarına, yabancı ülkedeki temsilciliklere tanınan yetkinin halkın uygulamasına paralel bir genişletme ile başıboş evliliklere (tek karılı evlilikler yönünden) son verme çareleri düşünülebilir. Elbette, bu düşünce, işin çare yanıdır. Buna yeri gelmişken değinilmek istenmiştir.
Manevi tazminat istemlerinin kabulü ise bize göre işin teşvik yanı olur, diye düşündüğümüzden yerel mahkeme kararı bozulmalıdır.
Kaldı ki, somut olayda, Resmi nikah yaptırmadan evlenmenin dini merasimini yaptırmak suçunu işledikleri iddiası ile davacı ve davalı, Elazığ 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 1988/145-509 sayılı kararıyla TCK.'nun 237/4. maddesi gereğince cezalandırılmış ve bu karar Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nce onanmıştır.
O halde, davacının manevi tazminat isteminin kabulü, davacının işlediği suça karşı bir ödül olmamalıdır. Kimse kendi ağır kusuruyla oluşturduğu suçtan yararlanmamalıdır.
Açıklamaya çalıştığımız nedenler ve gerekçelerle sayın çoğunluğun onama görüşüne katılamıyorum. Manevi tazminat isteminin tümüyle reddi gerekir görüşüyle karar bozulmalıdır. 04.06.2001 (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy