(2709 S. K. m. 12, 17, 36) (743 S. K. m. 24, 24/a) (818 S. K. m. 49)
Dava: Davacı Nevzat vekili tarafından, davalı Hasan ve Emine aleyhine 31.8.1999 gününde verilen dilekçe ile haksız şikayet yolu ile kişilik haklarına verilen zarar nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine yapılan yargılama sonunda; Mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen 30.5.2000 günlü kararın Yargıtay'da duruşmalı olarak incelenmesi davalılar tarafından süresi içinde istenilmekle, daha önceden belirlenen 12.12.2000 duruşma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı asiller Hasan ve Emine geldi, karşı taraftan davacı vekili gelmedi. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve hazır bulunanın sözlü açıklaması dinlendikten sonra tarafa duruşmanın bittiği bildirilmiş ve Denizli 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 1998/22 esas sayılı dava dosyasının eklenerek gönderilmesi için dosyanın mahkemesine çevrilmesi üzerine anılan eksiklik giderilerek dairemize gönderilen dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
Karar: Davacı, davalı tarafından haksız olarak şikayet edildiğini bu yüzden kişilik haklarının zarar gördüğünü iddia etmek suretiyle manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Mahkemece istemin kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Şikayet hakkı, diğer bir deyimle hak arama özgürlüğü; Anayasanın Hakların Korunması ile ilgili Hükümler başlığı altında ve 36. maddesinde; herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahip olduğu şekli ile yer almıştır. Bu düzenleniş biçimi itibariyle kişinin hak arama özgürlüğünün güvence altına alındığı görülmektedir. İşte bundan dolayıdır ki kişi, gerek yargı mercileri önünde ve gerekse yetkili kurum ve kuruluşlara başvurmak suretiyle kendisine zarar veren kişilere karşı, haklarının korunmasını, bunun sonucu olarak zarar veren hakkında yasal işlem yapılmasını ve bu bağlamda cezalandırılmasını isteme hak ve yetkisine sahiptir.
Anayasanın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğünün yanında, yine Anayasanın Temel Haklar ve Hürriyetlerin niteliği başlığını taşıyan 12. maddesinde de herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu belirtildikten başka, 17. maddesinde de, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip bulunduğu da düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Medeni Kanunun 24 ve 24/a maddelerinde de, kişilik haklarına karşı yapılan saldırının dava yolu ile korunacağı belirtilmiş, BK. nun 49. maddesinde ise saldırının yaptırımı düzenlenmiştir.
Görüldüğü üzere, Anayasada ve yasalarda kişinin hak arama özgürlüğü ile kişilik değerleri güvence altına alınmıştır.
İşte bu noktada, hak arama özgürlüğü ile kişilik hakları karşı karşıya gelmiş olabilir. Sorun bu değerlerden hangisine üstünlük tanınacağı noktasında toplanmaktadır. Bir taraftan kişinin hak arama özgürlüğü güvence altına alınmışken, diğer taraftan kişilik hakları da Anayasal ve yasal güvence altına alınmıştır. Buna karşın kişi, hakkını ararken, karşı yanın kişilik değerlerine saldırıda bulunabilir. Onu hukuka aykırı bir eylemle suçlayabilir.
Hukukun, karşı karşıya gelen bu iki değeri aynı konuda ve zamanda koruma altına aldığı düşünülemez. Aksi halde, hukukun kendisi kendi kuralları ile çatışmış olur. Aslında konu biraz yakından incelendiğinde her iki değerin aynı anda birbirine karşı korunmadığı, çatışma durumunda somut olaydaki özelliğe göre birinin diğerine üstün tutulduğu görülecektir.
Şu durumda uyuşmazlığın çözümünde, hak arama özgürlüğünün, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı, diğer bir anlatımla kişi, istediği biçim ve koşulda ve salt başkasını zararlandırmak için bu hakkı kullanamayacağı, aksi halde bu hakkı kötüye kullanmış sayılacağı kabul edilerek, Anayasa ve yasaların öngördüğü güvenceden yararlanamayacaktır.
Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikayet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. Şikayeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu veya emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikayet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi halde şikayetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikayet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır.
Somut olayda; davalı Hasan Cumhuriyet Başsavcılığına vekili vasıtasıyla verdiği 27.10.1997 tarihli şikayet dilekçesinde, davacı Nevzat ile birlikte dokuz kişinin tehdit hakaret ve yağma suçunu işlediklerini bildirmiş, davacı hakkında yağma suçundan, diğer şikayet edilenler hakkında ise tehdit suçundan dolayı dava açılmış ve yapılan yargılama sonucu, yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle tüm sanıkların beraatlarına karar verilmiştir. Davalı Hasan şikayet dilekçesinde, satın aldığı otel nedeniyle sonradan satıcı ile aralarında uyuşmazlık doğduğunu ve satıştan vazgeçmesi için çeşitli baskılar yapılmaya başlandığını bildirmiş, bu arada davacı Nevzat' ın da bu baskıları ortadan kaldırmak için talep ettiği para ve cep telefonlarını vermek zorunda kaldığını ileri sürmüştür. Dosyada mevcut bilgi ve belgeler ile özellikle Denizli 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 1998/22 esas sayılı dava dosyasında dinlenen tanık Ferhat beyanına göre, davacı ile bir arkadaşının iki adet cep telefonunu ayırtarak 5000 DM teminat bıraktıklarını ve Hasan telefonların parasını ödememesi halinde bu paradan tahsil edilmesini istediklerini, daha sonra birlikte geldiklerinde telefonların parasının Hasan Öz tarafından ödendiğini bildirmiştir. Bu durumda taraflar arasında şikayet dilekçesinde anlatılan nitelikte para alışverişi olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Davacının cep telefonu parasını ödünç olarak aldığı beyanı da olayın gelişimi ve akışı itibariyle tarzı inandırıcı değildir. Böylece davalının şikayet hakkını mevcut emarelere uygun biçimde ve yasal sınırlar içerisinde kullandığı kabul edilmelidir.
Diğer taraftan davalı Emine davacı aleyhine yaptığı bir şikayet bulunmamaktadır. Diğer davalının şikayeti ile ilgili tanıklık yapmıştır. Hakkında yalan yere tanıklık yaptığından bahisle bir mahkumiyet hükmü veya açılmış bir ceza davası bulunmadığına göre, manevi tazminata mahkum edilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle her iki davalı yönünden de davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın kısmen kabul edilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 12.02.2001 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy