(2709 S. K. m. 17) (4721 S. K. m. 24, 25) (818 S. K. m. 49)
Dava: Davacı Seyidhan Ç. vekili Avukat Mevlüt Bursalı tarafından, davalı İbrahim T. aleyhine 3.4.2002 gününde verilen dilekçe ile haksız şikayetten doğan manevi tazminat istenmesi üzerine yapılan yargılama sonunda; Mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen 9.7.2002 günlü kararın Yargıtayda duruşmalı olarak incelenmesi davalı tarafından süresi içinde istenilmekle, daha önceden belirlenen 22.4.2003 duruşma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Yüksel Çelik geldi, karşı taraftan davacı adına kimse gelmedi. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve hazır bulunanın sözlü açıklaması dinlendikten sonra tarafa duruşmanın bittiği bildirildi. Dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:
Karar: Davacı, davalı tarafından haksız olarak şikayet edildiğini bu yüzden kişilik haklarının zarar gördüğünü iddia etmek suretiyle manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Mahkemece istem kısmen kabul edilmiştir.
Karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Şikayet hakkı, diğer bir deyimle hak arama özgürlüğü; Anayasa'nın Hakların Korunması ile ilgili Hükümler başlığı altında ve 36. maddesinde; herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahip olduğu şekli ile yer almıştır. Bu düzenleniş biçimi itibariyle kişinin hak arama özgürlüğünün güvence altına alındığı görülmektedir. İşte bundan dolayıdır ki kişi, gerek yargı mercileri önünde ve gerekse yetkili kurum ve kuruluşlara başvurmak suretiyle kendisine zarar veren kişilere karşı, haklarının korunmasını, bunun sonucu olarak zarar veren hakkında yasal işlem yapılmasını ve bu bağlamda cezalandırılmasını isteme hak ve yetkisine sahiptir.
Anayasanın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğünün yanında, yine Anayasanın Temel Haklar ve Hürriyetlerin niteliği başlığını taşıyan 12. maddesinde de herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu belirtildikten başka, 17. maddesinde de, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip bulunduğu da düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Medeni Kanunun 24. maddesinde, kişilik haklarına yapılan saldırının unsurları belirtilmiş ve hukuka aykırılığı açıklanmıştır. 25. maddesinde ise, kişilik haklarına karşı yapılan saldırının dava yolu ile korunacağı belirtilmiş, BK.nun 49. maddesinde de saldırının yaptırımı düzenleme altına alınmıştır.
Görüldüğü üzere, Anayasa'da ve yasalarda kişinin hak arama özgürlüğü ile kişilik değerleri güvence altına alınmıştır.
İşte bu noktada, hak arama özgürlüğü ile kişilik hakları karşı karşıya gelmiş olabilir. Sorun bu değerlerden hangisine üstünlük tanınacağı noktasında toplanmaktadır. Bir taraftan kişinin hak arama özgürlüğü güvence altına alınmışken, diğer taraftan kişilik hakları da Anayasal ve yasal güvence altına alınmıştır. Buna karşın kişi, hakkını ararken, karşı yanın kişilik değerlerine saldırıda bulunabilir. Onu hukuka aykırı bir eylemle suçlayabilir.
Hukukun, karşı karşıya gelen bu iki değeri aynı konuda ve zamanda koruma altına aldığı düşünülemez. Aksi halde, hukukun kendisi kendi kuralları ile çatışmış olur. Aslında konu biraz yakından incelendiğinde her iki değerin aynı anda birbirine karşı korunmadığı, çatışma durumunda somut olaydaki özelliğe göre birinin diğerine üstün tutulduğu görülecektir.
Şu durumda uyuşmazlığın çözümünde, hak arama özgürlüğünün, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı, diğer bir anlatımla kişi, istediği biçim ve koşulda ve salt başkasını zararlandırmak için bu hakkı kullanamayacağı, aksi halde bu hakkı kötüye kullanmış sayılacağı kabul edilerek, Anayasa ve yasaların öngördüğü güvenceden yararlanamayacaktır.
Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikayet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. Şikayeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu veya emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikayet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi halde şikayetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikayet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır.
Somut olayda davacı ve davalı arasında alacak-borç ilişkisinden kaynaklanan bir uyuşmazlık olduğu anlaşılmaktadır. Davalının işyeri gece vakti yakılmıştır. Davalı ilk şikayetinde kimseden şüphelenmediğini belirtmiştir. Daha sonra olayın görgü tanıklarının, olayı gerçekleştirilenlerin bordo renkli opel bir araçtan inerek eylemi yaptıklarını anlatması üzerine, davacının da aynı renk ve marka aracının olması ve aralarındaki husumeti de gözeten davalı ikinci şikayetinde, davacıdan şüphelendiğini beyan etmiştir. Şu durumda, davalının şikayeti bazı emarelere dayalı olarak yapılmış olup, Anayasal hak çerçevesi içindedir. Mahkemece, davanın reddi gerekirken kısmen kabul edilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup hükmün bozulması gerekmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenle BOZULMASINA ve temyiz eden davalı vekili için takdir olunan 275.000.000 lira duruşma avukatlık ücretinin davacıya yükletilmesine ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 22.4.2003 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY :
Bozma ilamında yazılmış olan hak arama özgürlüğüne ilişkin ilkelere aynen katılıyorum. Anılan ilkelerde de belirtildiği üzere, şikayetin hukuka uygun olabilmesi için, dolaylı da olsa belirtiler ( emare ) olması gerekir. Bu belirtiler her somut olaya göre varlığı aranmak ve değerlendirmek gerekir.
Somut olaydaki tek belirti, davalıya ait işyerinde yangın çıkaranların bordo renkli opel marka bir araçla kaçmış olmalarıdır. Hatta bu olguda kesin değildir. Çünkü, hazırlıkta dinlenen tanık Hasan G., ilk ifadesinde, Toyota veya Ford marka olduğunu ikinci ifadesinde, Ford Toyota veya Opel de olabilir demiştir. Özellikle şikayetçi olan davalının ifadesine dayandığı tanık Halise Ö. ise, yangın sırasında gördüğü araç ve kişinin davacı olmadığını aracın da opel değil, tempraya benzediğini belirtmiştir. Tanık Metin H. aracın Opel Vectra olduğunu söylemiştir.
Bir an için yangın yerine gelen aracın Opel Vectra ve bordo renkli olduğu doğru olsa bile, bu marka ve renkte çok fazla sayıda aracın olduğu düşünüldüğünde bile bu yangının davacı tarafından çıkarıldığına ilişkin bir belirti olarak kabul edilemez ve şikayetin haklı olduğu söylenemez. Burada sadece yanlar arasında bir ücret alacağı yüzünden bir husumetin varlığından söz edilmektedir. Böyle bir olgunun varlığı, şikayeti haklı kılarsa, aralarında küçükte olsa bir uyuşmazlık bulunanın, diğerinin şikayetinin hukuka aykırı olmadığı sonucu çıkarılabilir. Bu bizi son derece tehlikeli sonuçlara götürebilir.
Somut olayda bordro renkli araçla husumeti birleştirilmekte yanlıştır. Çünkü bordo renkli vectra sayısı tek veya birkaç tane ile sınırlı değildir.
Yerel mahkeme, tüm bu olguları değerlendirmiş ve sonuçta takdir yetkisini kullanmıştır. Bu takdir yetkisinin kullanılmasında, hukuka aykırı bir yönde yoktur. Bu somut olayda takdir yetkisine karışılmaması gerektiği düşüncesi ile çoğunluğun bozma nedenine katılamıyorum.22/4/2003
Full & Egal Universal Law Academy