(2709 S. K. m. 12, 17, 36) (4721 S. K. m. 24, 25) (818 S. K. m. 49)
Davacı E. A. vekili Avukat İbrahim Emin Yazı tarafından dava, H. B. aleyhine 8.5.2000 gününde verilen dilekçe ile haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne dair verilen 7.3.2002 günlü kararın Yargıtay'ca incelenmesi davalı vekili Avukat M. B. tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA 07.04.2003 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Davacı koca, davalı da boşandığı eski eşidir. Dava, davalının davacıyı müşterek kız çocuklarına cinsel tacizde bulunduğuna ilişkin, haksız şikayet nedeniyle açılmış manevi tazminat davasıdır.
Gerçekten davalı, açıklanan iddiadan dolayı davacıyı şikayet etmiş, davacı hakkında kamu davası açılmış, yapılan yargılamada, kanıt yetersizliğinden beraat etmiştir.
İşte davacı, beraat etmesi üzerine eldeki iş bu davayı açmıştır. Burada şikayetin haksız olup olmadığı konusundaki şu olguların değerlendirilmesi gerecektedir.
Şikayet hakkı, diğer bir deyimle hak arama özgürlüğü; Anayasa'nın Hakların Korunması İle İlgili Hükümler başlığı altında ve 36. maddesinde; teftesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahip olduğu şekli ile yer almıştır. Bu düzenleniş biçimi itibariyle kişinin hak arama özgürlüğünün güvence altına alındığı görülmektedir. İşte bundan dolayıdır ki kişi, gerek yargı mercileri önünde ve gerekse yetkili kurum ve kuruluşlara başvurmak suretiyle kendisine zarar veren kişilere karşı haklarının korunmasını, bunun sonucu olarak zarar veren hakkında yasal işlem yapılmasını ve bu bağlamda cezalandırılmasını isteme hak ve yetkisine sahiptir.
Anayasa'nın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğünün yanında, yine Anayasa'nın Temel Haklar ve Hürriyetlerin Niteliği başlığını taşıyan 12. maddesinde de herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu belirtildikten başka, 17. maddesinde de, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip bulunduğu da düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Medeni Kanun'un 24. maddesinde, kişilik haklarına yapılan saldırının unsurları belirtilmiş ve hukuka aykırılığı açıklanmıştır. 25. maddesinde ise, kişilik haklarına karşı yapılan saldırının dava yolu ile korunacağı belirtilmiş, BK.nun 49. maddesinde de saldırının yaptırımı düzenleme altına alınmıştır.
Görüldüğü üzere, Anayasa'da ve yasalarda kişinin hak arama özgürlüğü ile kişilik değerleri güvence altına alınmıştır.
İşte bu noktada, hak arama özgürlüğü ile kişilik hakları karşı karşıya gelmiş olabilir. Sorun bu değerlerden hangisine üstünlük tanınacağı noktasında toplanmaktadır. Bir taraftan kişinin hak arama özgürlüğü güvence altına alınmışken, diğer taraftan kişilik hakları da Anayasal ve yasal güvence altına alınmıştır. Buna karşın kişi, hakkını ararken, karşı yanın kişilik değerlerine saldırıda bulunabilir. Onu hukuka aykırı bir eylemle suçlayabilir.
Hukukun, karşı karşıya gelen bu iki değeri aynı konuda ve zamanda koruma altına aldığı düşünülemez. Aksi halde, hukukun kendisi kendi kuralları ile çatışmış olur. Aslında konu biraz yakından incelendiğinde her iki değerin aynı anda birbirine karşı korunmadığı, çatışma durumunda somut olaydaki özelliğe göre birinin diğerine üstün tutulduğu görülecektir.
Şu durumda uyuşmazlığın çözümünde, hak arama özgürlüğünün, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı, diğer bir anlatımla kişi, istediği biçim ve koşulda ve salt başkasını zararlandırmak için bu hakkı kullanamayacağı, aksi halde bu hakkı kötüye kullanmış sayılacağı kabul edilerek, Anayasa ve yasaların öngördüğü güvenceden yararlanamayacaktır.
Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikayet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. Şikayeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu veya emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikayet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi halde şikayetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikayet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır.
Açıklanan bu ilkeler ışığında, üzerinde durulması gereken husus, dolaylı ve zayıfta olsa emare olup-olmadığıdır.
Ceza dosyasındaki hazırlık aşamasında dinlenen tarafların müşterek çocukları O. A.'in ifadesi, küçük kızın söz ve davranışları, yeminli dinlenen Dr. S. K.'in beyanı emare olduğunu göstermektedir. Olayın ağır ve kabul edilememesi olayın olmadığı veya olamayacağı sonucunu doğurmaz. Mevcut kanıtlar itibariyle, şikayet için yeterli emarelerin varlığı kabul edilmelidir.
Çocukların velayetinin davacı babaya verilmesi, davalının açıkça çocuklara bakamayacağını ve velayeti istememesinin bir sonucudur. Zaten yanlar, anlaşma sonucu boşanmışlardır. Bir kimse hiçbir neden olmadan, kendisi boşansa da eşi ve özellikle aile ve çocukları için bu kadar önem taşıyan bir olayı açıklamak şikayet etmek istemez. Bu şikayetle davalıda kendi değerlerinden kaybetmekle karşı kaşıya gelmiştir. Haklarını kullanma yetisini kaybetmediğine göre mevcut emareler de gözetilerek, davanın reddedilmesi gerektiği ve bu nedenle de bozulmasının uygun olacağı düşüncesi ile onamaya ilişkin sonuca katılamıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy