(2709 S. K. m. 12, 17, 36) (4721 S. K. m. 24, 25) (818 S. K. m. 49)
Davacı Temel Batmaz D. vekili Avukat Önder Barlas tarafından, davalı Cahit K. aleyhine 30/11/2001 gününde verilen dilekçe ile kişilik haklarına verilen zarar nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine yapılan yargılama sonunda; Mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen 27/5/2002 günlü kararın Yargıtayda duruşmalı olarak incelenmesi davalı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle, daha önceden belirlenen 14/1/2003 duruşma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat Nizam Özer geldi, karşı taraftan davacı vekili gelmedi. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve hazır bulunanın sözlü açıklaması dinlendikten sonra tarafa duruşmanın bittiği bildirildi. Dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
Davacı, davalı tarafından haksız olarak şikayet edildiğini bu yüzden kişilik haklarının zarar gördüğünü iddia etmek suretiyle manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Mahkemece istem kısmen kabul edilmiştir.
Karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Şikayet hakkı, diğer bir deyimle hak arama özgürlüğü; Anayasa'nın Hakların Korunması ile ilgili Hükümler başlığı altında ve 36. maddesinde; herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahip olduğu şekli ile yer almıştır. Bu düzenleniş biçimi itibariyle kişinin hak arama özgürlüğünün güvence altına alındığı görülmektedir. İşte bundan dolayıdır ki kişi, gerek yargı mercileri önünde ve gerekse yetkili kurum ve kuruluşlara başvurmak suretiyle kendisine zarar veren kişilere karşı, haklarının korunmasını, bunun sonucu olarak zarar veren hakkında yasal işlem yapılmasını ve bu bağlamda cezalandırılmasını isteme hak ve yetkisine sahiptir.
Anayasanın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğünün yanında, yine Anayasanın Temel Haklar ve Hürriyetlerin niteliği başlığını taşıyan 12. maddesinde de herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu belirtildikten başka, 17. maddesinde de, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip bulunduğu da düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Medeni Kanunun 24. maddesinde, kişilik haklarına yapılan saldırının unsurları belirtilmiş ve hukuka aykırılığı açıklanmıştır. 25. maddesinde ise, kişilik haklarına karşı yapılan saldırının dava yolu ile korunacağı belirtilmiş, BK.nun 49. maddesinde de saldırının yaptırımı düzenleme altına alınmıştır.
Görüldüğü üzere, Anayasa'da ve yasalarda kişinin hak arama özgürlüğü ile kişilik değerleri güvence altına alınmıştır.
İşte bu noktada, hak arama özgürlüğü ile kişilik hakları karşı karşıya gelmiş olabilir. Sorun bu değerlerden hangisine üstünlük tanınacağı noktasında toplanmaktadır. Bir taraftan kişinin hak arama özgürlüğü güvence altına alınmışken, diğer taraftan kişilik hakları da Anayasal ve yasal güvence altına alınmıştır. Buna karşın kişi, hakkını ararken, karşı yanın kişilik değerlerine saldırıda bulunabilir. Onu hukuka aykırı bir eylemle suçlayabilir.
Hukukun, karşı karşıya gelen bu iki değeri aynı konuda ve zamanda koruma altına aldığı düşünülemez. Aksi halde, hukukun kendisi kendi kuralları ile çatışmış olur. Aslında konu biraz yakından incelendiğinde her iki değerin aynı anda birbirine karşı korunmadığı, çatışma durumunda somut olaydaki özelliğe göre birinin diğerine üstün tutulduğu görülecektir.
Şu durumda uyuşmazlığın çözümünde, hak arama özgürlüğünün, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı, diğer bir anlatımla kişi, istediği biçim ve koşulda ve salt başkasını zararlandırmak için bu hakkı kullanamayacağı, aksi halde bu hakkı kötüye kullanmış sayılacağı kabul edilerek, Anayasa ve yasaların öngördüğü güvenceden yararlanamayacaktır.
Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikayet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. Şikayeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu veya emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikayet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi halde şikayetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikayet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır.
Dava konusu somut olayda;
Silahlı Kuvvetlerden emekli olan davalı, İzmir Hava Eğitimi Komutanı olan davacıyı aralarındaki kişisel bir nedenden dolayı askeri hastaneye girişine engel olduğu iddiasıyla şikayet etmiştir. Şikayet dilekçesi içeriği ile dosyadaki bilgi ve belgelere göre; davacının oğluna ait bir aracın sigortasını yaptırmak üzere, bir arkadaşı aracılığıyla sigorta acentesi olan davalıdan aldığı fiyatı yüksek bulunca, aynı sigorta şirketinin bir başka acentesinde daha düşük fiyata sigorta yaptırmıştır. Bu durumdan suçlandığını hisseden davalı acentesi olduğu sigorta şirketinin bölge müdürlüğünden kendisine neden yüksek fiyat bildirildiğini sorunca bir inceleme başlatılmıştır. Bu aşamada davacı durumdan haberdar olmuş ve davalının askeri garnizon içine dolayısıyla askeri hastaneye girişine yasaklama uygulanmıştır. Davacı her ne kadar davalının şikayetinden önce böyle bir yasak uygulanmadığını bildirmişse de noter tespit tutanağı, askeri garnizona giriş çıkış kayıtları ile şikayet dilekçesi içerisindeki anlatımın olayın gelişim tarzına uygunluğu karşısında böyle bir yasağın uygulandığı anlaşılmaktadır. Bu durumda davalının şikayetinin haklı nedenlere dayandığı yasal sınırlar içinde kullanıldığı görülmektedir. Şikayet dilekçesi içeriğinde geçen kişisel çıkar ve kasıt eylemi sözleri ise şikayete konu olayın gösterdiği özelliklere uygun olup şikayet hakkı sınırları aşılmamıştır. Bu nedenlerle davalının eyleminde hukuka aykırı bir yön bulunmadığından davanın reddine karar verilmelidir. Yerel mahkemece bu yön üzerinde durulmadan yazılı şekilde karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç:Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA ve temyiz eden davalı vekili için takdir olunan 275.000.000 lira duruşma avukatlık ücretinin davacıya yükletilmesine ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 14/1/2003 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Dava, haksız şikayet yoluyla kişilik haklarına saldırıldığı iddiasına dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece dava kısmen kabul edilmiş; karar, davalı tarafından yapılan temyiz üzerine daire çoğunluğu tarafından bozulmuştur.
Davacı, İzmir Hava Eğitim Komutanı Korgeneral; davalı da İzmir'de sigorta acenteliği yapan emekli Hava Astsubayıdır. Olayın başlangıcı, davacının Amerika'dan gelen oğlunun beraberinde getirdiği özel otomobilin kasko sigortasını yaptırmak için emekli olduğu mesleğin kolaylıkları nedeniyle komutanlıkta görevli kişilere ait araçların genellikle sigortalarını yapan davalıdan yardım istenilmekle başlamıştır. Aynı komutanlıkta görevli Hava Tümgeneral Çetin A. aracı olmuş ve davalıdan fiyat istenmiş; ortalama 40 milyar lira değerde olan otomobilin 4 milyar liraya kasko sigortasının yapılabileceğinin bildirilmesi üzerine davalıdan vazgeçilip aynı sigorta şirketinin başka bir acentesine 1.742.470.800 liraya sigortası yaptırılmıştır. Eylül/2000'den 7 ay kadar süre geçtikten sonra, davalı Tümgeneral Çetin A.'un sigorta işleri için onun yanına gittiğinde, davacının oğluna ait aracın sigorta işleri için onun yanına gittiğinde, davacının oğluna ait aracın sigorta işini öğrenince acentesi olduğu sigorta şirketinin bölge müdürüne gitmiş, dilekçeler vermiş, kendince cevapları yeterli görmeyince genel müdürüne dilekçe yazmış; bunlarla da yetinmeyerek, davacıyı ".. kişisel çıkarlarını gün yüzüne çıkardım..." diye aşağılayarak Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na şikayet etmiştir. Kendisinin davacının komutanlığını yaptığı Hava Eğitim Komutanlığı nizamiyesinden içeri alınmadığını; bu suretle hastaneden ve sosyal tesislerden yararlanamadığını ileri sürmüştür. Dahası, nizamiyeye noter ve tanıklar götürerek tespit yaptırmıştır.
Gerçekten davalı için yasak konmuştur. Ancak, olayın açıklığa kavuşması, bir başka anlatımla Hava Kuvvetlerine davalı tarafından yapılan şikayetin haklı olup olmadığının ortaya çıkması için olayı bölümlere ayırıp iki hususun belirlenmesi gerekir.
Birincisi, yasağın ne zaman konduğudur. Sigorta işi Eylül/2000 ayı sonlarındadır. Davacı, sigorta işi üzerinde hiç durmamış, onun yönünden olay kapanmış ve davalı, davacının komutanı olduğu Hava Eğitim Komutanlığına girip çıkmış, hatta sigorta işlerine rahatlıkla devam etmiştir. Durumun böyle olduğu tartışmasızdır. Ne zaman ki, Mart/2001 tarihinden sonra sigorta şirketinin değişik kademelerine davalının başvuruları, dilekçeleri, telefon etmeleri başlayıp davacı aleyhine bir durum oluşturmaya çalışmasıyla davalı için yasak konmuştur.
Yani davacının koyduğu yasak, oğlunun aracının sigortasının davalı tarafından yapılıp yapılmamasıyla ilgili değildir. Davalının bu sigorta işini büyüterek aylar sonra davacı aleyhine bir hava yaratma gayretlerinden sonradır.
Açığa kavuşması gereken diğer husus ise davalı için konan yasağın içeriği, mahiyetidir. Yasak, davalının yasal ve zorunlu hakkı olan Hava Hastanesine gitmesini de engeller mahiyette midir? Şikayetinde davalı çaresiz mi bırakılmıştır. Komutanlık nizamiye kapısı kayıtlarından davalının hastaneye, karargaha ve askeri mahkemenin bulunduğu kısma askerliğin kurallarına uygun olarak girip çıktığı anlaşılmaktadır. Davalının 14/12/2001 tarihinde yaptırdığı noter tespit tutanağı da bunu doğrulamaktadır.
Davalıya getirilen tek yasak ise komutanlığın sosyal tesislerinden yararlanmasını engellemek içindir. Askerliğin ve komutanlığın yasadan ve köklü geleneklerinden kaynaklanan özel statüsü içinde bu yasak değerlendirilirse; komutan aleyhine bir durum yaratmanın sonuçları, disiplin, güvenirlik ve özellikle bozulmaması gerekli hiyerarşi açısından düşünülürse bu yasağın keyfi değil işin gereği olduğu anlaşılır. Bu "sakıncayı" saptama da elbette komutanın takdirindedir.
Olaylarla ilgili bu saptamalar gözetildiğinde, davaya konu dilekçe, Anayasal bir hakkın kullanılması ve ifade etme sınırlarını aşmıştır; davacıya hakaret edilmiştir.
Öte yandan vurgulanması gerekir ki, davalı, cevap dilekçesiyle davacının dava dilekçesinde; temyiz dilekçesiyle de mahkeme kararında, "Korgeneral" sıfatının yazılmasına karşı çıkıp değişik anlamlar vermiş; manidar bulmuştur. Fakat, Hava Kuvvetleri Komutanlığına yazdığı dilekçede kendisinin sigorta acenteliği yanı sıra askeri rütbesini yazmakta lüzum görmüştür. Tazminat hukuku, özellikle kişilik haklarına saldırı iddiası, tarafların sosyal durumlarının belirlenmesini zorunlu kılarken mahkemeyi de töhmet altına sokma hevesinin yanlışlığı açıktır.
Sonuç olarak, dosya içeriğinden davacının davalıya karşı gereksiz ve haksız bir eylem ve davranışı yokken, davaya konu dilekçeyle davalı davacıyı aşağılamaya çalışıp kişilik haklarına saldırılmıştır. Şikayet hakkı sınırları aşılmıştır.
Yerel mahkemenin kararı onanmalıdır. Bu yüzden sayın çoğunluğun davanın reddine ilişkin bozma kararına katılamıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy