(818 S. K. m. 49)
Dava: Davacı Yurdakul E. vekili Avukat Z. İbrahim Postlu tarafından, davalılar Hüsnü Yusuf G. ve diğerleri aleyhine 16/5/2001 gününde verilen dilekçe ile yargı kararının etkisizleştirilmesinden doğan manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 22/5/2002 günlü kararın Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:
Karar: Dava, yargı kararının etkisizleştirilmesinden kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, dava reddedilmiştir.
Davacı, Tarım Bakanlığı Personel Genel Müdür Yardımcısı iken müşterek kararname ile bu görevden alınıp, daha sonra APK uzmanlığına atanmıştır. Bu işleme karşı idari yargıda açılan davada Danıştay, 26/4/2000 tarihinde yürütmenin durdurulması kararı vermiş, bu karar idareye 24/5/2000 gününde tebliğ edilip, idarece 23/6/2000 tarihinde uygulanmış ve davacı eski görevine başlatılmıştır. Ne var ki, kararın uygulandığı gün 23/6/2000 tarihinde davalıların imzası ile davacı Elazığ, Bingöl, Erzurum ve Ağrı il ve ilçelerinde üç ay süre ile geçici olarak görevlendirilmiştir. Davacının bu son işleme karşı idari yargıda açtığı davada da "işlemin yargı kararını etkisizleştirmeye yönelik olduğu" belirtilerek önce yürütmenin durdurulması, sonrada iptal kararı verilmiştir.
Yargı kararının uygulanıp davacının göreve başlatıldığı gün, doğu illerine üç ay süre ile geçici görevlendirilmiş olması yargı kararının etkisizleştirilmesi amaçlıdır. Mahkemece, davacının rapor alarak fiilen görevlendirme yerine gitmediği ve bu nedenle zararının bulunmadığı gerekçesi doğru görülmemiştir. Davalılar yargı kararını etkisizleştirmeye yönelik eylemleriyle davacının kişilik haklarını ihlal etmişlerdir. Zarar kapsamının belirlenmek üzere yerel mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 15.5.2003 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Davacı, İdare Mahkemesi tarafından verilmiş bulunan kararın davalılarca uygulanmamasından zarar gördüğü iddiası ile tazminat isteğinde bulunmuş, mahkemece isteğin reddine karar verilmiş davacı kararı temyiz etmiştir.
Uygulanmadığı iddia edilen kararın uygulanması gerektiği dönemde davacı Tarım Bakanlığı'nda görevli olup, davalılar bakan ve bakanlık personelidir.
Anayasa'mız hukukun üstünlüğünü benimsemiştir. Yargı kararlarının yasama ve yürütme organlarıyla yönetimi bağladığını, bu organların ve yönetimin yargı kararlarını hiçbir biçimde değiştiremeyeceklerini ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceklerini vurgulamıştır ( Md. 138/son ). Uygulamada yargı kararlarının gereklerini yerine getirmeyenlerin suç işledikleri, tazminatla da sorumlu oldukları kabul edilegelmektedir. Bu anlamda, kararı uygulamak durumunda olanların kararın eksikliğini veya yanlışlığını tartışma yetkileri bulunmadığı gibi, bu kararları eksik uygulamaları, uygulamış gibi görünmeleri de mümkün değildir. Kararın 30 gün içinde uygulanmamış olması şahsi sorumluluk için yeter sayılmaktadır.
Bu tür davalarda Başbakan ve Bakan dışındaki görevlilerin sorumlu sayılıp sayılmayacağı meselesi üzerinde durmak gerekir. 2451 Sayılı Bakanlıklar ve Bağlı Kuruluşlarda Atama Usulüne İlişkin Kanun'un iki ve üçüncü maddeleri ile bu Kanun'un sonuna eklenmiş bulunan iki listeye göre; bazı görevlilere Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile, öteki görevliler de Müşterek Kararname veya Üçlü Kararname diye adlandırılan kararnamelerde atanmaktadırlar. Bu listelerin dışında kalan personelin bakanlıkların teşkilat kanunlarına göre Bakanca atanacakları Bakanların atama yetkisini gerekli gördüğü alt kademelere devredebileceği hükme bağlanmıştır. Bu düzenleme gereği atama yetkisi müşterek kararnamede bulunanlara ait olduğuna göre müsteşar ve personel genel müdürü olan bu davalıların sorumluluğunun bulunup bulunmadığı meselesi önem kazanmaktadır. Kamuda yapılan ortak çalışmalarda, bu ortak çalışmaya belli ölçüde katılan tüm görevlilerin doğan sonuçtan sorumlu olmaları asıldır. Bu görevliler görevlerini yaparken yazılı ve sözlü kuralları işin gereğine göre uygulamak durumundadırlar. Özellikle, emir almak durumunda olanlar sırf kendilerine emredileni, emredildiği biçimde yaptıkları savunmasında bulunamazlar. Bazı durumlarda emri verenin yazılı emrinin uygulayıcıyı sorumluluktan kurtardığı halde, diğer bazı hallerde yazılı emir bulunmasa da görevlinin o işi emre göre değil yazılı kurallara göre yapması gerekir. Yapılması suç olan bir işin yapılması emre uygunda olsa, örnek verilecek olursa; Bir bankanın verdiği kredinin geri dönmemesi nedeniyle, kredinin verilmesi işlemine katılan memurlar aleyhine, bankaya zarara uğrattıkları iddiası ile açılacak davada bu işleme katılan şube müdürü, müdür yardımcısı ve kredi müşterisinin ödeme gücünü araştıran istihbarat görevlisinin sorumlulukları müşterektir. Bu işleme belli kademede işlevleri ile katılmışlardır. Kuralları gereği her kademedeki görevli, belli görevleri yapmak ve sonucuna katlanmak zorundadır. Örnekteki istihbarat görevlisi "ben müşterinin durumunu araştırıp raporumu verdim krediyi verip vermemek müdürün takdirindedir" diyemez. Eğer kredinin dönmemesi, yapılmış olan soruşturmanın yanlış, eksik ve yanlı yapılmış olmasından doğmuşsa, o memur diğer görevlilerle dayanışmalı biçimde sorumludur. Örneklendirilen durumda dikkat edilmesi gereken husus görevlinin görevini yaparken kendisine de belli ölçüde yetki ve sorumluluk verilmiş olmasıdır. Bu anlamda bir bakanlığın faaliyet alanına giren işlerde bakandan sonra gelen ve o işin yapılmasına katılmak durumunda bulunan müsteşar ve ondan sonra gelen personelin bakanla birlikte sorumlu olabileceğinde duraksamaya yer yoktur. Halbuki, somut olayda atama yetkisi münhasırın müşterek kararnamede bulunan Başbakan ve Bakanlardadır. Bir yetkinin devir yolu ile alt kademeye bırakılması müşterek kararnameyle atamalarda mümkün değildir. Teşkilat Kanunu'nun adlandırılması ile alt kademelere bir yetki devri olmayan durumlarda Bakandan sonra gelenlerin atamaya bir katkıları bulunmadığından, yalnızca yazışma işini yapmış sayılacaklarından sorumlulukları söz konusu olamaz. Bakanlar Kurulu Kararnamesi'nin ve Müşterek Kararname'yi hazırlayan görevli ile bir bakanlıktaki bakanın isteği doğrultusunda atama kararnamesini hazırlayan kişi arasında fark yoktur. Her üç durumda da sorumluluk kanun gereği kararnamede bulunması gereken kişilere aittir. Bu kararnamede parafları bulunan kişiler yazışmayı yapan görevlilerdir. Parafın varlığı, kararın oluşmasına katkılarının bulunmaması nedeniyle sorumluluklarını gerektirmez. Bu nedenle Bakan dışındaki davalılar hakkındaki davanın reddedilmiş olması uygun olmuştur. Ancak mahkemenin davayı ret gerekçesi yanlış olduğundan gerekçe değiştirilerek kararın bu bölümünün onanması gerektiğini düşündüğümden bozma kararının ilgili bölümlerine katılamıyorum. 15/5/2003
Full & Egal Universal Law Academy