(818 S. K. m. 41) (1086 S. K. m. 194)
Dava: Davacı Yusuf Kenan D. vekili Avukat F. Coşkun tarafından, davalı Yılmaz P. aleyhine 17/3/1998 gününde verilen dilekçe ile davalı- karşılık davacı vekili Avukat M. A. Alan tarafından davacı-karşılık davalı aleyhine verilen dilekçeyle karşılıklı olarak haksız eylem sonucu kişilik haklarına saldırıdan dolayı manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; asıl davanın kısmen kabulüne, karşılık davanın reddine dair verilen 12/3/2002 günlü kararın Yargıtay'ca incelenmesi davalı-karşılık davacı vekili taraflarından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:
Karar: Dava haksız eylem sonucu kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Davacı Adalet Bakanlığı Müsteşarı iken görevden alınıp Yüksek Müşavirliğe atandığını, Adalet Başmüfettişi olan davalının, husumet ve şahsi kininden dolayı hakkında yasaya aykırı olarak soruşturma yaptığını, Yargıtay Üyeliğine seçildiği halde soruşturmayı sürdürerek kişilik haklarına saldırı teşkil edecek biçimde rapor hazırladığını belirterek manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Mahkemece istemin bir bölümü hüküm altına alınmıştır. Kararı davalı temyiz etmiştir.
Dosya içeriğine göre; davacı tarafından Adalet Bakanlığı hasım gösterilerek idare mahkemesinde idare aleyhine açılan davada, idarenin hukuka aykırı olarak soruşturma yaptığı ve soruşturma sonucu oluşturulan rapor gizli olduğu halde basına sızdırılarak hizmet kusuru işlendiği ileri sürülüp manevi tazminat istenmiş; idare mahkemesince tazminata hükmedilmiş ve karar kesinleşmiştir.
Eldeki dava 17.3.1998 tarihinde açılmış, 12.3.2002 tarihinde sonuçlanmış olup davalının şahsi kusuruna dayanılarak istemde bulunulmuştur. Davacı tarafından idare aleyhine idari yargı yerindeki dava ise 2.6.1998 tarihinde açılmış ve 22.4.1999 tarihinde ve eldeki davadan önce sonuçlanmıştır. Davacının idari yargıda açtığı dava ile bu davanın konusu aynı olup idari yargıdaki hizmet kusuruna dayanan davanın idarenin çalıştırdığı personelin şahsi kusurundan doğan zararları da kapsadığı benimsenmelidir. İdarenin, idari davada hükmedilen tazminatı şahsi kusur nispetinde personele rücu edebileceği değerlendirilip idari yargıda verilen kararın bu davadan önce sonuçlanarak kesinleştiği gözetilerek eldeki bu davanın tümden reddine karar verilmek gerekirken yazılı biçimde kabul kararı verilmiş olması doğru olmadığından kararın bozulması gerekmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 20.03.2003 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
Karşı Oy
Dava dilekçesinde de, kapsamlı olarak açıklandığı üzere davacı, Adalet Bakanlığı Müfettişi olarak davalının düzenlediği soruşturma raporunda, Mezhepçilik, particilik yaptığı, bakanlığın kadın çalışanlarına sarkıntılıkta bulunduğu, adeta kadınlardan bir koleksiyon oluşturduğu, isteklerini yerine getiren kadınlara iş ve üst kadrolar verdiği, lezbiyen bir kadınla müsteşarlık makamını kullandığı, tetkik hakimlerini ve sekreterini kendisine kadın temini için kullandığı içeriğini taşıyan ifadelerin ve tespitlerin yer aldığını, bu raporun düzmece ve gerçeği yansıtmadığını belirterek manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Mahkemece istemin kısmen kabulü yönünde hüküm kurulmuştur. Davalının temyizi üzerine daire, davacının aynı nedenle idari yargı yerinde de dava açtığı ve kabulle sonuçlandığı, o davada, idarenin sorumlu tutulmasının dayanağı, bu davadaki davalının eyleminden kaynaklandığı, belirtilerek istemin reddedilmesi gerektiği gerekçesi ile kararı bozmuştur.
Bozma nedenlerine katılamıyoruz. Şöyle ki; Bozma ilamında dayanak yapılan idare mahkemesine verilen dava dilekçesinde davacı, aynı olay ve olgulardan söz etmiş ve Yargıtay Üyeliğine seçilmesinden sonra, yasal düzenleme itibariyle davalının soruşturmayı bulunduğu aşamada durdurması gerekirken, buna uymadığı ve soruşturma sonuçlarını basına açıkladığı, böylece idarenin de çalıştırdığı kişi üzerindeki denetimini sağlayamamaktan dolayı özensiz davrandığı, bu yüzden hizmet kusuru bulunduğu belirtilerek manevi tazminat istenmiştir.
Yukarıya özeti alınan idare mahkemesine verilen dilekçenin son paragrafında aynen, "...olayın gelişimi ve yarattığı ağır sonuçlar nedeniyle müvekkilini kamuoyu önünde zora sokan bu ağır hizmet kusurundan dolayı müvekkilinin ilgililer hakkındaki şahsi haklarını mahfuz tutarak 15.000.000.000 lira tazminat" istendiği belirtilmiştir.
Yine, idare mahkemesine verilen dilekçe incelendiğinde, eldeki davada verilen dilekçe ile aynı konu ve kapsamla ilgili olduğu görülecektir.
Gerek idare mahkemesine ve gerekse eldeki davada verilen dava dilekçesi birlikte incelendiğinde, davacının şu noktaları vurguladığı görülecektir.
Davacı diyor ki; bakanlığın yani idarenin görevli kıldığı kişi, yani davalı olan müfettiş, benim hakkımda gerçeğe dayanmayan salt beni zararlandırmak için bir rapor düzenlemiştir. Bu raporda kişilik haklarıma saldırılmıştır. Burada temelde kusurlu olan, idarenin ajanıdır. Yani davalı gerçek kişidir. Ancak idarede, böyle bir kişiyi çalıştırmakla hizmet kusuru işlemiştir. Çünkü idare, seçmede, talimat vermede ve denetlemede özensiz davranmıştır. Asıl haksız fiili işleyen gerçek kişi ise de, idarede bu kişiyi çalıştırmakla sorumludur. (BK. m.55) Bilindiği üzere, idare ajanının görevini yürütürken, üçüncü kişilere verdiği zararlarından dolayı çalıştıran hizmet kusuru nedeniyle, çalışan da bizzat haksız eylem faili olarak birlikte ve dayanışmalı olarak sorumludurlar. Bu temel sorumluluk hukuk ilkesi uyarınca zarar gören, dilerse her ikisine, dilerse birine uğradığı zararının tazmini için dava açabilir. Ancak bu nitelikteki bir olaydan dolayı idare aleyhine açılacak davalar ile gerçek kişi aleyhine açılacak davaların yargı yolu ayrı olduğundan aynı mahkemede, ikisi aleyhine dava açılamaz. İşte bu kuraldan hareketle davacı, idare aleyhine idare mahkemesinde, kişi aleyhine de adli yargıda eldeki iş bu davayı açmıştır. Bu noktada bir usulsüzlük bulunmadığı gibi hukuk ve yasaya da aykırı bir yön bulunmamaktadır. Sorun davacının, gerek idare ve gerekse kişi aleyhine dava açarken, birisinden, yani idare veya gerçek kişiden, zararının tamamını isteyip istemediği noktasında toplanmaktadır.
İşte somut olayda, bu noktanın açıklığa kavuşturulması için, temyiz itirazının ön incelemesinde, idare mahkemesine ait dosya istenmiştir. Anılan dosyadaki dava dilekçesinde davacı maddi olayı anlattıktan sonra, o davada davalı gösterilen idare dışında kalan gerçek kişiler hakkındaki istemlerini saklı tuttuğunu belirtmiştir. Dilekçenin yorumu ve değerlendirilmesi, HUMK'nun 76. maddesi uyarınca, mahkemeye ait bulunduğuna göre, çıkarılacak sonuç şudur. Zararım istediğim miktardan daha fazladır. Ben idareden şimdilik belirtilen miktarı istiyorum. Geriye kalan zararımı da asıl failden isteyeceğim biçiminde yorumlanmalıdır. Aslında ve kural olarak sorumlu gerçek kişidir. Çünkü idare, zarar görenin zararının, çalıştırdığı kişinin eyleminden kaynaklanmadığını, çalıştırdığı kişinin kusuru bulunmadığını kanıtladığı takdirde zarar görene karşı sorumlu tutulamayacaktır. Bunu kanıtlayamazsa idarenin sorumluluğu, kendisinin bizzat kusurundan değil, ajanının kusurundan dolayı sorumlu tutulacaktır. Ancak, tazminatı ödedikten sonra gerek Anayasa'nın 129/ 5 ve gerekse Personel Yasası'nın 13. maddesi uyarınca çalıştırdığı kişiye dönecektir. Tüm bu anlatımlardan çıkan sonuç, zarar idarenin eyleminden değil, çalıştırdığı kişinin eyleminden kaynaklanmış bulunmaktadır.
Somut olayda, idare mahkemesinin yargı denetiminden geçen kararında da belirtildiği üzere dava konusu edilen raporun gerçeği yansıtmadığı, asılsız iddiaları içerdiği olgusu belirtilmiştir. Bu belirleme ile davalının düzenlediği raporun hukuka aykırı ve böylece davacının kişilik haklarına saldırının var olduğunun kesin kanıtıdır. Bozma ilamında, idare mahkemesindeki istemin bu davadaki istemi de kapsadığı, böylece davacının yeni bir talep hakkı olmadığı ifade edilmiştir. Somut olay itibariyle buna katılamıyoruz.
Tüm dosya incelendiğinde, davacı önce eldeki davayı, daha sonra da idare aleyhindeki davayı açmış ve idare mahkemesine verdiği dilekçede de kişi hakkındaki isteklerini saklı tutmuştur. Her iki mahkemede istenen miktarlar farklıdır. Davalı dahi temyiz dilekçesinde, bozma ilamında yer alan nedene dayanmamıştır.
Eğer davacı, idare mahkemesine verdiği dilekçede, kişiler hakkındaki istemlerini saklı tuttuğunu belirtmemiş olsa idi, bozma ilamına katılmak davacının manevi tazminatı bölümler halinde isteyemeyeceği düşünülebilirdi. Davacı bu hususu bilerek ve bilinçli olarak iki sorumludan, yargı yerlerinin de ayrı olması nedeniyle ayrı istemde bulunmuştur. Zincirleme sorumlu olan iki kişi için, iki ayrı mahkemeden, aynı olaydan dolayı nedenini de belirtmek suretiyle istemde bulunulmasında hukuka ve yasal düzenlemeye aykırı bir yön bulunmadığı düşüncesindeyiz.
Bu nedenle bozma kararına katılamıyoruz.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy