(818 S. K. m. 42, 49, 41) (2872 S. K. m. 28)
Davacı H. H. I. vekili Avukat M. İ. G. tarafından davalı EÜAŞ aleyhine 1.6.2001 gününde verilen dilekçe ile manevi tazminat. istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 20.5.2003 günlü kararın Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan-hükmün ONANMASINA ve aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden davacıya yükletilmesine, peşin alınan harcın bundan mahsubuna 14.72005 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY AÇIKLAMASI
Dava, haksız eylem nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davalı TEAŞ Genel Müdürlüğünün sorumluluğunda faaliyet gösteren Termik Santralin çevreye zarar verdiğini, bu durumun 17-18 senedir devam ettiğini. Aydın İdare Mahkemesi kararının uygulanmadığını davalının eyleminin Anayasanın 17 ve 56. maddelerine aykırı olduğunu, santralin çevre ve insan sağlığına zararlı inversion etkisi ve mahkeme kararına rağmen tam kapasite çalışmaya devam ederek yarattığı zararlarla müvekkilinde; kendisi, ailesi, hemşerileri ve kenti açısından derin üzüntü, endişe ve eleme yol açtığını ayrıca bu zararlı faaliyetiyle Anayasal temel hakları ihlal ederek bireyin kişilik haklarına ağır saldırıda bulunduğunu İleri sürerek manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Davalı vekili ise iddiaları kabul etmemiş, santralin hava kalitesi kontrol yönetmeliği hükümlerine uygun olarak faaliyetini sürdürdüğünü, TÜBİTAK'la işbirliği yapılması sonucu sürekli ölçüm - yapıldığını, SO2 gazının belli bir orana ulaşması durumunda faaliyeti yavaşlattıklarını veya durdurduklarını, SO2 gazının emisyonunun önlenmesi için baca gazı arıtma tesislerinin bitme aşamasına geldiğini, Yatağan'daki hava kirliliğinde kentsel ısınmada kullanılan kömürlerin etkili olduğunu, santralin ilçenin sosyal ve ekonomik kalkınmasında çok büyük katkısı bulunduğunu, nimet ve külfetin paylaşılması gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece davanın BK. 41/1. fıkrasına dayanılarak açıldığı, istemin maddi zarara yönelik bulunduğu (Halbuki manevi istenmiştir) böyle bir zararında oluşmadığı, bu haliyle davacının iddiasını kanıtlayamadığı gerekçesi ile istem reddedilmiştir. Karar, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Karar, daire çoğunluğunca onanmıştır. Onama kararına ve dayanılan gerekçeye katılamıyorum. Şöyle ki;
Dava, çevrenin kirletilmesi sonucu uğranılan manevi zararın ödetilmesine ilişkindir. Diğer bir anlatımla davacı, çevresel zarar nedeniyle değil, çevrenin kirletilmesi sonucu uğradığı manevi zararını istemektedir.
Konunun daha açık biçimde anlaşılabilmesi için zarar kavramı üzerinde kısaca durmak istiyorum. Zarar, bir kimsenin malvarlığındaki eksilmedir. Başka bir anlatımla zarar verici eylemden önceki malvarlığı ile eylemden sonraki malvarlığı arasındaki fark zarardır. Bu maddi zarar olabileceği gibi, manevi zararda olabilir. Her somut olayda her iki tür, özellikle manevi zararın miktarını tam olarak belirlemek çoğu zaman olanaksızdır. İşte bunun içindir ki, maddi zararın miktarının tam olarak belirlenememesi.durumunda yargıca BK. 42. maddesi uyarınca zarar miktarının belirleme yetkisi verilmiştir. Yine manevi tazminatında aynı yasanın 49. maddesine göre yargıç tarafından takdir edileceği hükme bağlanmıştır. Bunun içindir ki, her somut olayda, zararın olup-olmadığı ve miktarının o olaya özgü yöntemlerle. belirlenmesinde zorunluluk ve gereklilik vardır. Somut olayda, davacı maddi değil, manevi zararını istemiştir. Bu bakımdan da yerel mahkemenin nitelendirmesi doğru değildir.
İncelemekte olduğumuz olay, çevre kirliliği sonucu verilen zararla ilgilidir. Davacı dilekçesinde, idare mahkemesinin kararlarına ve bu kararların dayanağı olan santralin çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle, kendisinin, ailesinin ve hemşerilerinin üzüntü ve endişe duyduğunu, temel yaşama hakkına sınırlama getirildiğini iddia etmiştir.
Şu açıklamalardan anlaşılacağı üzere davacının, teoride "yığın davaları" olarak isimlendirilen ve çevrenin kirletilmesi sonucu, bunun bir veya birkaç kişiyi hatta grupları değil, yığınları, somut olayda olduğu gibi, bir şehri ilgilendirmesi durumunda, bir kişinin açtığı davanın, diğerlerini de kapsar biçimde bir anlam taşımasıdır. İlk bakışta, böyle bir öneri veya teorinin kabul edilemezliği düşünülse dahi bu öneri ve teorinin yaşama geçirildiği ve uygulandığı ülkeler bulunmaktadır. (ABD, İngiltere, Kanada, Belçika, Hollanda ...gibi). Hukukumuzda, yazılı bir düzenleme yapılmadığından bu gün için böyle bir uygulama bulunmamaktadır. Fakat uygulamada bu gereksinme sivil toplum örgütlerinin açtığı davalar sonucu, bu açıklık giderilmektedir. Ancak, gerek zaman ve para kaybını önlemek için, salt bu konularla ilgili olarak "yığın davaları" olarak adlandırılan ve bir veya birkaç kişinin açtığı davalar sonucu alınan kararlar, aynı eylemden zarar görenleri de kapsar biçimde bir düzenlemenin yapılmasında zorunluluk bulunmaktadır.
Kişi, sağlıklı ve doğanın sağladığı olanaklardan yararlanmak hakkına sahiptir. Bu halde, kişinin mutluluğundan ve sağlıklı yaşamından söz edilebilir. Ancak bu halde kişi, kendini geliştirebilir, sağlıklı düşünebilir ve üretici konumuna gelebilir.
Kişi bu değerleri, sağlıklı olmayan bir çevrede elde edemez. Çünkü "çevre, insanı etkileyen dış koşulların bütünüdür. Her canlı varlık, hatta cansız varlıklarda, çevredeki fiziksel ve kimyasal ortama göre biçimlenirler, sağlıklı ya da sağlıksız olurlar. Bunun içindir ki, Stockholm Konferansında; "insan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir" ilkesini kabul etmiştir. Bu bildiri bağlayıcı olmasa da, önemli bir belge olarak gözönünde tutulması gereklidir. Çünkü bütün insanlar, özellikle doğanın sağladığı olanaklardan yararlanma hakkına sahiptir. Bu bir çevre hakkıdır. Bu hakkın varlığı için, bir yasal düzenlemeye gereksinme bulunmamaktadır. İnsanın varoluşu ile, doğada var olan çevre hakkı da varlık kazanmaktadır. Çevre hakkının varlığı, insan haklarının temelini oluşturur. İnsanın değerine, onuruna ve gelişmesine engel teşkil etmeyecek bir çevrede yaşaması, yaşamın vazgeçilmez bir unsurudur. Böyle bir olumsuzluğun, kişinin ruhsal fiziki ve bedensel bütünlüğünü bozacağı doğaldır. Bu hak, salt insanlar için değil, doğadaki tüm canlı ye cansız varlıklar için gereklidir. Bu tanımdan, doğanında bizatihi kendi hakkı olduğu, kendini yaşatma ve koruma hakkı bulunduğu kabul edilmek gerekir. Diğer bir anlatımla çevre, hem tüm varlıkların üzerinde hak sahibi olduğu bir ortam hem de çevrenin bizzat kendini koruma ve geliştirme hakkı vardır. Çevreye karşı yapılan saldırıların, bizzat ve yine çevre tarafından karşılık verildiği ve bunun sonucunda yine çevre ile birlikte insanın zarar gördüğü bilinen, yaşanan bir olgudur. Çevrenin ve çevre hakkının, ne denli önemli ve vazgeçilmez bir hak olduğu giderek daha iyi anlaşılmakla ve korunması için, son derece etkin çabalar harcanmaktadır. Bunun içindir ki çevre hakkı, giderek önem kazanmıştır.
Davaya karşı verilen cevapta davalının, yürüttüğü iş itibariyle çevre halkına iş olanağı sağladığı, çevre ile birlikte ülke ekonomisine katkıda bulunduğu konusuna gelince, böyle bir olgudan dolayı davacının ve bu bağlamda çevre halkının sağlığının tehlikeye sokulması ve olumsuz etkilenmesine hoşgörü ile bakılması sonucunu doğurmaz. Kaldı ki, bu santral, salt bölge halkının değil, toplumun daha geniş olan gereksinmelerini karşılamaktadır. Ve bundan da büyük karlar elde edilmektedir. Savunulan bu nedenin davacıya ne gibi bir yarar sağladığı belirlenmişte değildir. Çevre halkı üzerinde ekonomik yarar sağladığı kabul edilse dahi, bu yarardan dolayı davacının sağlığının tehlikeye girmesini hukuka uygun hale getirmez. Diğer bir anlatımda başkasına yarar sağlanacak diye, davacının zarar görmesi hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaz. Kaldı ki, davalı kurum, alacağı önlemlerle zararları önleme olanağına da sahiptir. Çağın gelişmiş teknik olanakları, bu sonucu sağlayacak güçte ve yeterliktedir. Bu tür çalışma ve önlemlerin alınmadığı İdari Mahkemesi kararı ile de sabittir. Eldeki bu davada böyle bir İncelemenin yapılmamış olması mahkemenin de belirttiği üzere kirliliğin olmadığı sonucunu doğurmaz. Mahkeme zımnen de olsa kirliliği kabul etmiş, ancak buna rağmen zararın olmadığı sonucuna varmıştır.
Çevre Kanununun 28. maddesi, çevreyi kirletenler ve çevreye zarar verenler sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumlu oldukları kuralını getirdikten sonra, kirletenin meydana gelen zararlardan ötürü genel hükümlere göre de tazminat sorumluluğunun saklı olduğunu düzenleme altına almıştır. Şu düzenleme itibariyle, doğayı kirletenin ve bozanın kusursuz sorumlu olduğu kuralı getirilmiş ve ayrıca verilen zararında genel hükümlere göre ödetilmesi gerektiği açıklanmıştır. Bundan şu ilkeler çıkarılabilir. Kirleten öder ilkesi ve önleyicilik ilkesidir. Ayrıca, yasadaki bu düzenleme ile bir kusursuz sorumluluk ilkesi getirilmiştir. Diğer bir anlatımla, doğan zarardan dolayı kusurunun bulunmadığını, zarar veren yani davalı kanıtlayacaktır.
Olayımızda davacı, davalıya ait ve davalının işleticisi olduğu Yatağan Termik Santralinin çevreye önemli ölçüde zararlar verdiğini, bu bağlamda kendisinin de aynı çevrede ve ortamda yaşadığını, aynı yerde yaşayanlar gibi önemli "ölçüde solunum rahatsızlığı bulunduğunu, tanıklar ve dosyadaki diğer kanıtlarla da bu iddia doğrulanmıştır. Zararın varlığı, diğer bir ifade ile santralin yarattığı çevre kirliliği sabittir. Bu konuda sayısız yayınlarda yapılmış ve çevre halkının ve ülke genelinde de bilinen bir olgudur. Böyle kişisel bir doğrulama olmasa dahi, davacının aynı çevrede yaşadığı, oturma yerinin ve işinin aynı kentte bulunduğu hatta kentin belediye başkanı olduğu bu kentinde davcının eylemi nedeniyle kirletildiği açıktır. Böyle bir durumda davacının zarar görmediğini, hatta, yaşamında. verimli çalışmasında ruh dengesinde bir olumsuzluğun bulunmadığı söylenemez. Bu denli açık bir olguyu davacının kanıtlaması da gerekmez. Bu olgu, termik santralin çevreyi kirlettiği ve bu kirliliğinde ürün, kişi ve çevre üzerindeki olumsuz etkisidir. Kirliliğin ürüne zarar verdiği bu yüzden davalının tazminatla sorumlu tutulduğuna ilişkin verilmiş kararlar bulunduğu mahkemenin de kabulündedir. Şu halde, bu kadar açık bir olgunun aksini iddia eden kanıtlamalıdır. Yani davalı davacının termik santralin çevreye verdiği bir kirlenmenin bulunmadığını, olsa Dile bu kirlenmenin çevreye, kişilere ve bu bağlamda davacıya zarar vermediğini kanıtlaması gerekmektedir. Böyle bir kanıt da getirilmiş değildir.
Böyle bir ortamda yaşayan, hatta yaşamak zorunda olan kişi veya kişilerin ruhsal ve psikolojik kişilik değerlerinin bozulmayacağı böyle bir olaydan etkilenmeyeceği söylenemez. Hatta, bu gün değilse bile daha sonraki yıllarda bunun etkilerini sağlığı yani vücut bütünlüğü ile bedelini ödeyemeyeceği kabul edilemez. Şu haliyle, endişe, korku, tedirginlik içinde sürdürülen bir yaşamı, sağlık üzerindeki etkilerinin olumsuzluğu bilinen bir gerçektir. Bu da davacının sosyal ve hatta duygusal kişilik değerlerinin saldırıya uğradığı sonucunu doğurur.
Açıklanan tüm bu olgular ve dosyada yer alan diğer kanıtlar gözetildiğinde davacının zarar görmediğinden söz edilemeyeceği, mevcut ortam ve olgular itibariyle, zarar görmediğinin davalı tarafından kanıtlanamadığı kabul edilmek gerekir. Bu nedenle de yerel mahkeme kararı ve bu kararı onayan daire karan hukuka ve yasaya uygun düşmediğinden bozulması gerektiği düşüncesindeyim. Bu nedenle çoğunluğun vardığı sonuca katılamıyorum. 14.7.2005
Full & Egal Universal Law Academy