(818 S. K. m. 49) (4721 S. K. m. 24)
Dava: Davacı Ömer D. vekili Avukat Hakan Y. tarafından, davalı Cumhuriyet Vakfı vd. aleyhine 12.2.2004 gününde verilen dilekçe ile yayın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 21.9.2004 günlü kararın Yargıtay'ca incelenmesi davalılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:
Karar: Dava, yayın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı, Cumhuriyet Gazetesi'nin 31.12.2003 tarihli sayısında yayınlanan İki Bir Numara başlıklı yayın nedeniyle manevi tazminat isteminde bulunmuş, davalılar davacının Cumhuriyet'in temel ilkelerine açıkça karşı olduğunu ve devletin dinsel temeller üzerine oturtulması gerektiğini ifade eden konuşmaları nedeniyle eleştirildiğini, kişilik haklarına yönelen saldırı söz konusu olmadığından davanın reddini savunmuşlar, yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Dava konusu yayın incelendiğinde davacının dini görüşlerini siyasete yansıtması, Cumhuriyetin temel ilkelerine karşı olduğu ve devletin dinsel temeller üzerine oturtulması gerektiğini savunan açıklama ve yayınlarından söz edilmiş ve yorumlar yapılmıştır. Dosyada mevcut deliller incelendiğinde davacının makale haline getirilmiş 21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam başlıklı ve Sivas'ta düzenlenen sempozyumda yaptığı konuşmada ...Başlangıçta kurulurken ortaya atılan Cumhuriyet ilkesinin zayıfladığını ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür. İnsanlar giderek daha çok demokrasiyi, daha çok katılımı ister hale gelmişlerdir ...son değişme ve gelişmeler karşısında insanlarda bağımsızlık duygusunu temayülünün artmasıdır veya devlet yönetimine yönelik olarak katılma taleplerinin çoğalmasıdır. Yine bunu aslında ilkeler açısından göz önüne aldığımız takdirde Türkiye'de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam'la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece TC'nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, Cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum şeklinde siyasi ve devlet yönetimine egemen olması gereken kurallar yönünden görüşlerini açıkladığı görülmektedir.
Davacı 3 Kasım 2002 genel seçimlerinden sonra Başbakan tarafından devletin üst düzey bürokratlığı olan Başbakanlık Müsteşarlığı görevine getirilmiştir. Devletin çok önemli bir mevkiinde görev yapan kişi olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin laik, demokratik ve çağdaş yapısına tümü ile aykırı düşünceler taşıması, islami kuralların devlet yapısında egemen olması gerektiğini net bir şekilde ifade etmesi konumu itibariyle onu eleştirilerin odağı haline getirmiştir. Yayında Cumhuriyetin ve laikliğin yerini müslüman bir yapıya devretmesi gerektiğini savunan düşüncelerinden alıntılar yapılarak davacının siyasi ve devlet yönetimine ilişkin görüşlerini tartışmasız savunduğu ve dinsel temelli bir devlet yönetimi anlayışını telkin etmesi nedeni ile de dava dilekçesinde yer alan softa, bağnaz, yobaz ve mürteci sözcükleriyle nitelendirdiği görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanlık Müsteşarlığı görevini yürüten davacının Atatürk İlke ve İnkılaplarının değişmesine yönelik, laiklik ilkesini zedeleyerek ve rejimin islami rejime dönüşmesi yönündeki beyanları nedeniyle eleştirilmesi ve bu eleştirilerin ağır olması kaçınılmazdır. Davacı, dava konusu yayınını yapılmasına kusuru ile neden olmuştur. Yerel mahkemece yayınının eleştiri niteliğinde olması nedeniyle hukuka aykırılık taşımadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yukarıda açıklanan şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 10.11.2005 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY:
Davacı, yayın yoluyla kişilik değerlerinin saldırıya uğradığı iddiası ile tazminat isteminde bulunmuştur.
Mahkemece, istem kısmen kabul edilmiş, davalıların temyizi üzerine davanın reddedilmesi gerektiği belirtilerek karar bozulmuştur. Yerel mahkemece verilen kararın bozulmasına ilişkin gerekçeye ve sonuca katılamıyoruz. Şöyle ki;
Davaya konu edilen yazı, davacının 1995 tarihinde Sivas'ta yapılan bir sempozyumda, 21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam konulu tebliğindeki düşüncelerden dolayı kaleme alınmıştır. Tebliğ çok uzun bir anlatımı içermekte ise de, davaya konu edilen bölüm, yazıda da belirtildiği üzere şöyledir.
...iktidara gelmek yolun sonu değildir. Yeni bir başlangıçtır. İktidara gelince yapılması gerekenler bitmiş gibi düşünülürse, İslam iktidara geliş aracı gibi kullanılmış, istismar edilmiş gibi olur. İktidara gelince, tüm dünya müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, müslümanın kavgası münkire, harama ve kötüye karşı devam eder..
Davalı yazar yazının bu bölümünü yazdıktan sonra, davacı amaçlanarak böyle bir bağnaz, yobaz ve softa ne Suudi Arabistan'da ne de İran'da bulunur değerlendirmesinde bulunmuştur. Devamında ise, böylesine gözü kara mürteci denileceğini ifade etmiştir.
Davalı yazar, alıntı yaptığı yazı bölümünden davacının Hele şu laik devleti ele geçirelim sonra yapacağımızı yaparız sonucunu çıkarmaktadır.
Gerçekten davacının yazdığı makaledeki düşünceler itibariyle davalı yazarın vardığı sonucun gerçekliğinin belirlenmesi bakımından makaleden bazı bölümlerin buraya alınması gerekmektedir.
Bir an için, siyasi öncelikli İslami hareketlerin iktidara geldiğini düşünürsek, söz konusu bürokratik mekanizmanın kullanılması durumuyla karşı karşıya kalınacaktır. Modern devleti, İslam'a tercüme ederek kullanmaya kalkışmak veya bürokratik mekanizmada yer alacak memurları dindar insanlardan seçmek devletin yapısını, İslam'ın öngördüğü yapıya kavuştururmuş. Aslında bu tür bir eğilimin, İslami bir iktidarı değil beşeri yanı ağır basan bir iktidarı öne çıkaracağı kanatindeyim. Modern devletin İslam'a tercüme edilerek kullanılması bizim açımızdan önemli mahzurlar doğuracaktır. Çünkü, bugün bürokratik mekanizma doğrudan doğruya dayatmacı bir mekanizmadır. Topluma tepeden, yukarıdan aşağıda bir değişimi öngörmektedir. Sizin bu mekanizmayı ele geçirdiğiniz takdirde toplumda bir değişmeyi başlatacak olmanız tıpkı daha öncekilerin yaptığı gibi totaliter bir değişmeyi öngörür. Halbuki İslam'ın buna cevaz vermediğini ve İslam dininin bir hoşgörü dini olduğunu, sevgiye dayalı olduğunu, herkesi kucakladığını ve dayatmacı olmayacağını hepimiz biliyoruz. Öyleyse, Türkiye'deki siyasi harekete öncelik veren İslami grupların nasıl bir devlet ve toplum yapısı ortaya koyabileceklerini bir an önce ve iktidara gelmeden önce tanımlamaları gerekmektedir.
Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin öngördüğü ulusal devlet yahut milliyetçilik esaslarına dayalı bir devlet fikri yerine uluslararası işbirliği yapan ve belki de siyasi olarak bütünleşen ülkeler söz konusu olmaya başlamıştır. Türkiye açısından bunu söz konusu ettiğimiz zaman uluslararası ilişkilerde genellikle iki tür temayülün olduğunu görüyoruz. Bunlardan ilki Adriyetik'ten Çin Seddi'ne kadar diye tarif edilen Türk dünyasıyla birleşmeye yönelik bir temayüldür. Diğeri ise tüm İslam dünyasını bir araya getirme çabasıdır. Doğrusunu ifade etmek gerekirse, ben bu iki temayülün de bizim için birer kızılelma olduklarını düşünüyorum. Gerçek olmasından ziyade ulaşılması gereken uzun vadeli bir misyon olarak değerlendiriyorum; ama Türkiye'nin daha reel daha gerçekçi politikalar belirleyebilmesi için kendi bulunduğu coğrafya üzerinde kısa vadeli planlar ve politikalar geliştirmesi gerektiği kanaatini taşıyorum. Bu açıdan bakınca Osmanlı Coğrafyası belki de bugün Türkiye'nin artık çok aktif bir şekilde politika belirlemesi gereken bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Son değişme ve gelişmeler karşısında ortaya çıkan üçüncü tesbit ise, özellikle insanlarda bağımsızlık duygusu temayülünün artmasıdır veya devlet yönetimine yönelik olarak katılma taleplerinin çoğalmasıdır. Yine bunu aslında ilkeler açısından gözönüne aldığımız takdirde Türkiye'de Cumhuriyet ilkesinin yerinin katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam'la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyeti'nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi daha müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum. Bu bakış açısından hareketle dünyadaki değişme ve gelişmeler karşısında Türkiye ile dünyadaki İslami hareketlerin geleceği nasıl olur? sorusuna aşağıdaki gibi cevap vermek mümkün olur.
Netice itibariyle, ülkemizde İslam adına, buradaki halkın eski gücünü ve onurunu kazanabilmesi adına büyük bir enerji birikimi söz konusudur. Türkiye'nin değişimi ve dünyada yeni bir güç olarak ortaya çıkabilmesi, bu biriken enerjiyi kullanabilmesine bağlıdır. Eğer bugünkü bürokrasi, bu dinamizmin önünü tıkamayıp yönlendirecek olursa, Türkiye çok büyük umutlar vaadediyor diyebiliriz. Aksi halde, kötü günler devam edecek demektir. Bu enerjiyi iktisadi alanda kısmen kullanabilen T. Özal'ın başarısı, varsa eğer, burada yatar. Bugünkü Refah'lı belediyelerin başarısının arkasında yine bu enerjiyi görmek mümkündür. Başarıyı Refah'lı başkanların sadece kişiliklerine bağlamak doğru olmaz aynı zamanda halkla içiçe olan belediyelerin halkın gücünü ve desteğini almış olmalarında aramak gerekir. Ancak, iktidara gelmek yolu sonu değildir. Yeni bir başlangıçtır. İktidara gelince yapılması gerekenler bitmiş gibi düşünülürse İslam iktidara geliş aracı gibi kullanılmış, istismar edilmiş gibi olur. İktidara gelince de, tüm dünya müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da müslümanın kavgası münkere, harama ve kötüye karşı devam eder.
Yukarıya alınan, alıntılarda da görüleceği üzere davacı modern devletin İslam'a tercüme edilerek kullanılması bizim açımızdan önemli mahzurlar doğuracaktır. Çünkü, bugün bürokratik mekanizma doğrudan doğruya dayatmacı bir mekanizmadır... bu mekanizmayı ele geçirdiğiniz takdirde....daha öncekilerin yaptığı gibi totaliter bir değişmeyi öngörür. Halbuki İslamın buna cevaz vermediğini ve İslam dininin bir hoşgörü dini olduğunu, sevgiye dayalı olduğunu, herkesi kucakladığını ve dayatmacı olmayacağını hepimiz biliyoruz... ...Türkiye'de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam'la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. devamında, bir İslam ülkesi olan Türkiye'de büyük bir halk enerjisi olduğunu, bürokrasinin bu dinamizmin önünü tıkamayıp yönlendirecek olursa, Türkiye'nin büyük umutlar vaat ettiği belirtildikten sonra bu enerjinin Turgut Özal tarafından kısmen kullanıldığını ve bunun Refah Partili belediye başkanlarına da yansıdığını, bu başkanların halkın gücünü ve desteğini de arkalarına aldıkları belirtildikten sonra, davaya konu edilen bölümü kaleme almıştır. Bu bölüm yazının bütünü ve yukarıda alınan alıntılarla birlikte değerlendirildiğinde, İslam'a dayanmanın, İslam'ın kötüye kullanılması sonucunu doğuracağı, ancak bunun dahi yeterli olmayıp tüm dünya müslüman olsa ve müslümanlar üstün de gelse yine kötülerle ve yanlışlarla savaşmak gerektiği ifade edilmiştir.
Bu değerlendirme ve varılan sonuç, pek çok kişi tarafından uygun görülmeyebilir. Hatta, devletin pozitif hukuk düzeni ile de örtüşmeyebilir. Ancak düşünce ve düşündüğünü açıklama hakkı çerçevesi içinde görmek gerekir. Kaldı ki, bu yazının devletin pozitif hukuku kuralları ile örtüşmediği diğer bir anlatımla suç teşkil ettiği de düşünülememiştir. Bundan dolayı bir soruşturma da açılmış değildir. Zaten yukarıda da belirtildiği üzere bu bir düşünce açıklamasıdır. Sistemin eleştirilmesi, başka bir sistemin öngörülmesidir. Buna karşı, bir düşüncenin ileri sürülmesi de son derece doğaldır. Hatta karşı düşünce sert de olabilir. Kabul edilemez olduğu da ileri sürülebilir. Başka bir sistem de önerilebilir. Karşı düşüncenin bu düşünceyi eleştirmesi de yine düşünce açıklaması sınırları içinde kalınmak suretiyle açıklanmalıdır.
Ancak davalı yazar davaya konu edilen yazıda davacı için bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünceyi kabul etmeyen fanatik, mütaassıp anlamına gelen bağnaz, dinde bağnazlığı aşırılığa vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen kimse anlamına gelen yobaz, bir görüşe bir inanışa körü körüne bağlanan kimse, yaşadığı çağın gerisinde kalmış geri kafalı anlamına gelen softa ve yeni düzene karşı direnen kimse anlamına gelecek olan mürteci sıfatlarını kullanmıştır. Hatta kara mürteci nitelemesi yapmıştır.
Sonuç: Yukarıda da açıklandığı üzere; dosyada yer alan ve davacı tarafından yapılan konuşmanın ana teması göz önünde tutulduğunda, dava konusu yazıda eleştiri sınırlarının aşıldığı, davacının toplum içinde sahip olduğu değerlerin aşağılandığı hatta yazıya yanlış anlam verildiği anlaşılmaktadır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy