(818 S. K. m. 18) (2004 S. K. m. 277, 283)
Dava ve Karar: Davacı İ. Ç. vekili tarafından, davalı K. K. ve M. S. aleyhine 10.07.2009 gününde verilen dilekçeyle B.K.nun 18 inci maddesine dayalı tasarrufun iptalinin istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın takip şartı yokluğu sebebiyle reddine dair verilen 01.07.2010 tarihli kararın Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan raporla dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
Dava, muvazaa sebebiyle davalılar arasında yapılan icra takibinin ve haciz işleminin iptali istemine ilişkindir.
Davacı, alacağını tahsil edebilmek için borçlusu olan davalı K. K. hakkında icra takibi yaptığını, bu icra takibi sırasında adı geçen davalının traktörüne ve taşınmazlarına haciz konulduğunu, borçlu davalının ise; bu icra takibini sonuçsuz bırakmak için diğer davalıyla anlaşarak muvazaalı olarak kendisi hakkında icra takibi yaptırdığı, taşınmazlarına ve traktörüne haciz koydurduğunu ileri sürerek davalılar arasında muvazaalı olarak yapılan icra takibinin ve haczin iptalini istemiştir.
Davalılar ise, davacı tarafından iptali istenen icra takibine konu alacağın gerçek olduğunu ileri sürerek davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Yerel mahkemece, davacının elinde icra takibi sebebiyle alınmış bir aciz belgesi bulunmadığı gerekçesiyle istem reddedilmiş; karar, davacı tarafından temyiz olunmuştur.
Dava, Borçlar Yasası'nın 18 inci maddesinde düzenlenmiş bulunan davaya konu işlemin danışıklı (muvazaalı) yapıldığı iddiasına dayalı icra takibinin iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem (muvazaalı muamele) sebebiyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü danışıklı bir hukuki işlemle üçüncü kişilere zarar verilmesi, onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak, üçüncü kişilerin danışıklı işlemle haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olmalıdır.
Diğer yandan; zarara uğradıklarını ileri süren üçüncü kişilerin, danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında icra takibi yapmaları veya tazminat davası açmış olmaları, bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından, danışıklı işlemde bulunanın üçüncü kişilere borçlu olduğunun belirlenmesi ve bu borcu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir.
Davacı, borçlusu olan davalı K. K.'nun kesinleşen ve devam eden icra takibi sırasında borcu ödemekten kurtulmak amacıyla diğer davalıya danışıklı olarak icra takibi yaptırdığını ve taşınmazlarına haciz koydurmuş olduğunu iddia ederek eldeki davayı açmıştır. Davacının bu davadaki amacı, yaptığı icra takibi sonucunda alacağını alabilmeye yönelik olarak, danışıklı olduğunu ileri sürdüğü hukuki işlemin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamaktır. Yargılama sonunda davaya konu edilen icra takibi ve haciz işleminin danışıklı olduğunun kanıtlanması halinde davacı, haciz işlemine konu edilen maldan da alacağın tahsili için yararlanabilecektir. Davacının amacı, yaptığı icra takibi sonucunda alacağının tahsili olanağına kavuşmaktır. Her ne kadar, muvazaalı işlemin saptanmasıyla birlikte icra takibi ve haciz işleminin iptali istenilmiş ise de; çoğun içinde azın da bulunduğu ilkesi gereğince, muvazaalı işlemin yapılan takip yönünden hüküm doğurmamasının istenildiği açıktır. Bu bakımdan, İcra İflas Yasası'nın 283 üncü maddesindeki düzenleme yol gösterici niteliktedir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi sonuç doğuracağından, danışıklı işlemin kanıtlanması durumunda İcra ve İflas Yasası'nın 283/1 inci maddesi benzetme yoluyla (kıyasen) uygulanarak, icra takibi ve haciz işleminin iptaline gerek olmadan davacının alacağını alabilmesine olanak sağlayacak biçimde, davaya konu taşınmazın haciz veya satışını isteyebilmesi yönünde karar verilmelidir.
O halde somut olayda, iddia ve savunma doğrultusunda gösterilen tüm deliller toplanmalı, davalılar arasındaki icra takibinin ve haciz işleminin danışıklı olup-olmadığı konusu araştırılmalı; davalıların danışıklı bir davranış içinde bulundukları sonucuna varılması durumunda, davacının yaptırmış olduğu icra takibi sonunda davacının tahsili gereken bir alacağı bulunduğu takdirde İcra ve İflas Yasasının 283/1 inci maddesi uygulanmak suretiyle, icra takibinin ve haciz işlemin iptaline gerek olmadan davacının alacağını alabilmesini sağlamak için davaya konu taşınmazın ve aracın satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır. Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden, yerinde görülmeyen yazılı gerekçeyle, istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarda gösterilen sebeplerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, 26.09.2011 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Dava, açılmış veya açılacak alacak veya tazminat davasını sonuçsuz (karşılıksız) bırakmak amacıyla kötü niyetli (borçlu) davalı ile üçüncü kişi arasındaki muvazaalı mal kaçırmaya dair hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptali davasıdır.
Söz konusu muvazaalı mal kaçırmaya dair işlemlerin (tasarrufların) iptali davalarında yasa koyucu alacaklıların alacaklarını tahsil edebilmesi için kötü niyetli borçlular ile üçüncü kişiler arasındaki işlemlerin (tasarrufların)iptali için (kesinleşmiş bir alacağın olması, borçlunun borcunu ödemekten acze düşmesi sebebiyle aciz vesikasının verilmesi, vs.) gibi koşulların bulunması kaydı ile İ.İ.K.nun 277 ve devamı maddelerinde düzenleme yapmış olmasına rağmen, Yargıtay 4. Hukuk Dairemizin sayın çoğunluğu alacak veya tazminat isteğiyle açılmış bir davanın varlığını yeterli görerek, İ.İ.K. nun 277 ve devamı maddelerinde ön görülen koşulların varlığının araştırılmasına gerek görmeyerek açılan davada borçlu (davalı) olduğu iddia edilen kişinin alacak veya tazminatın doğumu tarihine yakın tarihte üçüncü kişilerle yaptığı hukuki işlemlerin (tasarrufların) B.K nun muvazaayı düzenleyen 18 inci maddesi gereğince iptal edilmesi görüş ve düşüncesindedir.
Açılan her davanın yasal dayanağının bulunması ve davanın açıldığı anda davacının dava açmakta hukuki yararının bulunması dava şartlarındandır. Usul ekonomisi de nazara alınarak dava şartlarının bulunup bulunulmadığının mahkemece davanın başında re'sen araştırılıp değerlendirilmesi gerekir.
Bu anlamda dairemizin sayın çoğunlunun görüş ve düşüncesine göre açılan, İ.İ.K. nun 277 ve devamı maddelerindeki koşulları taşımamasına rağmen sadece B.K nun muvazaayı düzenleyen 18 inci maddesine göre kabul edilen, borçlu olduğu iddia edilen kişi ile üçüncü kişi arasındaki mal kaçırmaya dair hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptali davalarında davaların yasal dayanağı, davacının dava açmakta hukuki yararı ve verilen kararın uygulanma (infaz) kabiliyeti yoktur.
Şöyle ki,
1) İ.İ.K.nun 277 ve devamı maddelerindeki koşulları taşımayan hukuki işlemlerin (tasarrufların)iptali davalarında dairemizin sayın çoğunluğunun yasal dayanak olarak kabul ettiği B.K.nun 18 inci maddesi, tüm muvazaalı işlemlerde uygulanan genel ve işlemlerin yorumlanmasıyla ilgili bir madde olup, tek başına bu davaların yasal dayanağını oluşturmaz.
Yargıtay 4. Hukuk dairemizin sayın çoğunluğu dahi, B.K.nun 18 inci maddesine dayanılarak hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptaline dair kararlarda İ.İ.K.nun 283 üncü maddesine uygun hüküm kurulmasını aramaktadır. Bu uygulama dahi, B.K nun 18 inci maddesinin açılan hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptali davalarının tek başına yeterli ve yasal dayanağı olmadığını göstermektedir. Ayrıca, hukuki işlemlerin (tasarrufların)iptaliyle ilgili taleplerde İ.İ.K.nun 277-282 nci maddelerinde düzenlenen ön koşullar açılan davalarda aranmazken İ.İ.K.nun 283 üncü maddesine uygun hüküm kurulmasını aramak kanaatimizce çelişkidir.
Yine, dairemizin sayın çoğunluğunun kabul ettiği görüş ve uygulama doğru kabul edildiği takdirde İ.İ.K.nun 277 ve devamı maddelerinin uygulanma alanı kalmaz. Zira herkes alacak ve tazminat talepleri ile ilgili açtığı davalarda alacak veya tazminatın kesinleşmesini, borçlu (davalının)acze düşmesi sebebiyle aciz vesikası alınması gibi alacağın takibini zorlaştıran koşulları gerçekleştirmeden bu yolla amacına ulaşabilir. Bunun sonucu olarak ta İ.İ.K.nun 277 ve devamı maddelerinde ki düzenlemenin, yasa koyucu tarafından uygulanmamak üzere düzenlendiğini kabul etmemiz gerekir ki bu durum, yargının görevinin yasaları uygulamak olduğuna dair prensibe uygun düşmez.
2) Diğer yandan (alacak veya tazminatın kesinleşmediği, aciz belgesinin alınmadığı, diğer bir deyişle İ.İ.K.nun 277 ve devamı maddelerindeki koşulların oluşmadığı haller nazara alındığında davacının dava açmakta hukuki yararı da bulunmamaktadır. Halbuki hukuki yarar davanın açıldığı anda var olmalıdır. İleri de hukuki yararın var olabilme ihtimali dava açmak için yeterli değildir.
Zira hukuki işlemin iptali davasının asıl dayanağı olacak olan alacak veya tazminat davasının davacı lehine sonuçlanıp sonuçlanmayacağı sonuçlansa dahi borçlu (davalı) nun hukuki işleminin (tasarrufunun) konusu olan mal veya hak haricinde başka mal ve hakkının olup olmadığı, bunların davacı (alacaklı) nın alacağını karşılayıp karşılamayacağı belli değildir. Bu belirsizlik hukuki işlemin (tasarrufun) iptali davasının açılması anında davacı lehine davada hukuki yararın henüz mevcut olmadığını gösterir.
3) Mahkeme kararlarının yerine getirilmesi (infazı) bilindiği gibi ancak icra takibi yoluyla olur. İ.İ.K.nun 277 ve devamı maddelerindeki koşullar aranmadan tasarrufların iptaline dair verilecek kararlar ortada bir icra takibi olmadan nasıl, ne şekilde ve kimin tarafından uygulanacaktır? İcra hukuku yönünden bu sorulara cevap vermek mümkün değildir. Anılan kararların uygulanabilmesi için öncelikle bir alacağın olması, bu alacakla ilgili icra takibinin yapılması, takibin kesinleşmesi, borçlunun borcunu karşılayacak parası veya haciz konulacak malının olmaması diğer bir deyişle aciz vesikasının alınmış olması gerekir. Aksi halde, aciz vesikası alınana kadar verilen kararın uygulanması (infazı) icra hukuku ve icra müdürü yönünden mümkün değildir. Kısaca, alt yapısı olmayan böyle bir tasarrufun iptaline dair kararın uygulanması, yerine getirilmesi mümkün değildir. Uygulanması mümkün olmayacak bir davanın açılmasının ve verilecek kararın bir anlamı ve faydası da yoktur.
İ.İ.K.nun 277 ve devamı maddelerindeki koşulların gerçekleşmesine kadar, kötü niyetli borçlu ile üçüncü kişi ve diğer üçüncü kişiler arasında iptale konu mal veya hakkın el değiştirmesi ve son hak sahibinin iyi niyetli kabul edilmesi halinde alacaklının alacağını elde edememe gibi bir tehlikeyle karşı karşıya kalabileceği iddiası ve bu yönde açılan davalarda davacının hukuki yararı vardır şeklindeki gerekçede kanaatimizce doğru değildir. Zira, bu iddia ve gerekçeler yasal dayanağı olmayan davayı kabul edilebilir hale getirmediği gibi, açılacak alacak ve tazminat davalarıyla birlikte İ.İ.K.nun 264/1 maddesine göre istenecek ve mahkemece kabul edilecek ihtiyati haciz kararıyla yukarda ileri sürülen muhtemel tehlikede ortadan kaldırılabilir.
Her şeye rağmen İ.İ.K.nun 277 ve devamı maddelerindeki koşullar aranmadan açılan hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptaliyle ilgili davaların kabul edilmesinin bir sakıncası da; Alacak veya tazminat alacaklısı olduğu iddiasında olan davacının açmış olduğu asıl alacak veya tazminat davasını kaybetmesi, borçlu olduğu iddia edilen davalının aciz içinde olmaması, iptale konu mal ve hak haricinde alacağı karşılayacak alacak miktarından çok daha fazla mal veya hakkının bulunması halinde, iptale konu mal veya haklarla ilgili borçlu sayılan davalı ile üçüncü kişinin tasarruf haklarının kısıtlanması sonucu zarara uğrayacak olmalarıdır. Bu zararı kim karşılayacaktır?
Sonuç olarak, İ.İ.K.nun 277 ve devamı maddelerindeki koşullar oluşmadan açılacak alacak veya tazminat davalarına dayanılarak borçlu (davalı) olduğu iddia edilen kişilerin alacak veya tazminat hakkının doğum tarihine yakın tarihlerde üçüncü kişilerle yaptıkları hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptaline dair açılan davaların yasal dayanağı yoktur. B.K nun 18 inci maddesi yeterli ve bu davaların yasal dayanağı değildir. Ayrıca, davacının iptal davasını açtığı anda dava açmakta hukuki yararı oluşmamıştır. Alt yapısı olmadan bu yönde verilecek kararın icra takibi yönünden uygulanması ve yerine getirilmesi de mümkün değildir. Bu şekilde açılmış bir davanın kabulü, borçlu ile üçüncü kişinin zararına yol açabileceğinden davanın reddine karar verilmesi düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun kararına katılmıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy