(1086 S. K.m. 440, 442)
Taraflar arasında kadastro tespitinden doğan dava sonucunda verilen hükmün onanmasına ilişkin olarak daireden verilen 14.10.1999 gün ve 1999/3760-4687 karar sayılı ilamın tashihi karar yoluyla incelenmesi davalı hazine tarafından istenilmekle, tetkik hakiminin raporu ve dosyadaki belgeler okundu. Gereği görüşüldü:
Karar düzeltme nedeni olarak ileri sürülen yönler daire kararında gerekçesi gösterilmek suretiyle karşılanmıştır. Düzeltilmesi istenilen karar, dosya içeriğine, usul ve kanuna uygundur. Bu nedenlerle, yerinde olmayan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 440. maddesi hükmüne uymayan karar düzeltme isteğinin REDDİNE, aynı kanunun 442. maddesi hükmünce 22.815.000 lira para cezasının karar düzeltme isteğinde bulunan hazineden alınmasına, 10.3.2000 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Uyuşmazlık: 1981 tarihli Emlak beyanının davacıyı bağlayıp bağlamayacağı, diğer bir anlatımla, taşınmazın kadastroca belirlenen yüzölçümünden, eksik beyanda bulunulması halinde eksik bildirilen bu bölüm üzerinde kişinin mülkiyet hakkından vazgeçtiği anlamına gelip gelmeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Dava, Medeni Kanun'un 639, 3402 sayılı Yasa'nın 14 ve 1319 sayılı Emlak Vergi Yasa'sı hükümlerine ilişkin bulunmaktadır.
Fiili bir durum olan zilyetliğin yerel bilirkişi ve tanık sözleri ile kanıtlanabileceği, öğretide kabul edildiği gibi Medeni Kanun'un 639 ve 3402 sayılı Yasa'nın 14. maddesi hükümlerinde de öngörülmüştür. 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14/1. maddesi hükmü: Tapuda kayıtlı olmayan ve ayrıca çalışma alanı içinde bulunan yüzölçümü sulu toprakta 40, kuru toprakta 100 dönüm kadar olan (40 ve 100 dönüm dahil) bir veya birden fazla taşınmaz mal, çekişmesiz ve aralıksız en az 20 yıldan beri malik sıfatı ile zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanları ile ispat eden zilyedi adına, tesbit edilir hükmünü getirmiştir. Aynı kanunun (A) bendinde sözü edilen 31.12.1981 tarihine veya daha önceki tarihlere ait vergi kayıtlarında, taşınmaz malın 100 dönümden fazla olan bölümünün zilyedi adına tesbit edilmesi için, birinci fıkra gereğince delillendirilen zilyetliğin ayrıca yasada tadat edilen vergi kaydı vesaire belgelerden birine dayandırılması öngörülmüştür.
Bir bütün olduğu, kuşkusuz olan nizalı taşınmaz ile niza dışı 26 parsel sayılı taşınmazın toplam yüzölçümleri 10000 m2'dir. Bu durumda davacı taraf herhangi bir belgeye dayanmaksızın, yasada öngörülen diğer koşulları da kanıtlamış olmakla, taşınmazı iktisap ettiğinin kabulünde duraksama olmamalıdır. Öncelikle belirtelim ki vergi kayıtları mülkiyet belgesi değildir. Zilyetlikle birleşip doğrulanmadıkça hukuki değer kazanamayacağı, o nedenle doktirinde ve tüm yargı kararlarında da bu tür kayıtların en zayıf bir ispat vasıtası olduğu kabul edilmektedir.
1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu'nun 13. maddesi arazi vergisini, arazinin maliki, varsa intifa hakkı sahibi, ikisi de yoksa malik gibi tasarruf edenler öder hükmünü getirmiştir. Maddenin içeriğinden, zilyet 20 yılı doldurmamış olsa dahi, taşınmazda, malik gibi tasarruf da bulunuyor ise vergi mükellefi olduğu kabul edilmiştir. Aynı Kanunnun 1610 sayılı Kanunla değişik 24. maddesinin (b) bendinde araziye ait beyannamede, arazinin yeri (mevki) cinsi, büyüklüğü (dönüm, m2), getirilebileceği yıllık gayrisafi hasıla tutarı ve rayiç bedeli (vergi değeri)nin gösterileceğini içermektedir. Emlak beyanlarında, madde metninden de anlaşılacağı gibi taşınmazın sınırlarının yazılması konusunda herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda 3402 sayılı Yasa'nın 20. maddesi hükümleri göz önüne alındığında, kayıttaki sınırlara itibar olunacağı, özellikle (c) fıkrasında harita, plan ve krokiye dayanmayan kayıt ve belgelerde belirtilen sınırlar, değişebilir ve genişletilmeye elverişli nitelikte ise, bunlarda gösterilen miktara, ancak değişebilir ve genişletmeye elverişli sınırlardaki taşınmaz malların kayıtları, fiziki yapıları ve konumları itibariyle belli bir yeri kapsıyor ise, kayıt ve belgelerde gösterilen sınırlar esas alınarak tesbit yapılacağı öngörülmüştür.
Tapu kayıtları ve özellikle eski yazım tarihli (1936 ila......) vergi kayıtlarında yüzölçümü, mevkii ve sınırları yazılı bulunmaktadır. Emlak beyanında ise taşınmazın sınırları mevcut olmayıp sadece, mevkii ve yüzölçümünün yazımı ile yetinilmektedir. Bu durum, Emlak beyannamesinin dava konusu yer dışında başka taşınmazlarda uygulanabilir olasılığını ortaya koymaktadır. Hal böyle olunca, taşınmaza doğrudan uygulaması yönünden, kuşkulu ve tereddütler gösteren emlak beyanını, mülkiyet hakkını sınırlayıcı sonuçlar doğuracak şekilde kesin delil olarak bakılması mümkün değildir.
Gerçekte de, Emlak beyannamelerinin, taşınmazın yüzölçümünün, resmi makamlardan alınacak sağlıklı belgelere dayandırılması aranmamakta, dahası 1319 sayılı Emlak Vergi Yasa'sında bu yönde bir yükümde önerilmemiştir. Kaldı ki, kırsal alanlarda bulunan ev, ahır, samanlık gibi yapıların, gerçek yüzölçümünün tesbiti, civar taşınmazların yüzölçümünün belirlenmesi işlemi, devlete ait bir görev olup, ancak, uzman olan elemanların, gerçekleştirebileceği teknik bir iş olduğu açıktır. Buda, ancak Kadastrosu yapılmış, tapu kaydı oluşturulmuş, yüzölçümü, teknik ve elektronik aletlerle belirlenmiş arazi ve emlakların tesbitinin tamamlanması ile mümkündür. O nedenle bu işlemlere tabi tutulmak suretiyle yüzölçümleri hudutları sağlıklı bir şekilde belirlenmemiş, taşınmaz mallara ilişkin Emlak Vergi Beyannamesinin davada kesin delil olarak ele alınması kabul edilemez. Diğer yönden bir kaydın uygulanabilir olması için en az 3 sınırının bilinmesi, diğer bir anlatımla sınırların geometrik bir şekil oluşturması ve bu sınırların arazi de saptanması ile mümkün olur. Oysa emlak beyanında sınırlar mevcut olmadığından uygulama olanağı da kuşkuludur. Örneğin aynı mevkiide üç ayrı taşınmazı bulunan bir kişinin, tek taşınmazı için yerel idareye verdiği emlak bildiriminin, o kişinin hangi taşınmazına ait olduğunu saptamaktaki güçlükler gözardı edilemez, yine dört tarafı kişi taşınmazı ile çevrili sabit hudutlu bir taşınmazın hangi bölümünü, vergi beyannamesinin kapsadığının, taşınmazın verim durumu da göz önüne alınarak belirlenmesi de imkan dahilinde bulunmamaktadır.
1319 sayılı Emlak Vergi Yasa'sında, beyanname vermeyi öngören zorlayıcı, cezayı müstelzim bir hükümde getirilmemiştir. Kişi; emlak bildiriminde bulunmamış olsa dahi, mülk edinme koşullarının varlığını yerel bilirkişi ve tanık beyanları ile kanıtladığında taşınmaz adına tescil edilmesi gerekir. Yasalara saygı duyarak devlete vergi vermeyi tercih eden kişi ile hiç vergi beyanında bulunmayan kişileri aynı konumda değerlendirmek, yasaların eşitlikle uygulanması ilkesini zedeleyeceği gibi bazı sakıncalı ve çekişmeli durumların doğmasına neden olacak pürüzleri de beraberinde getirir.
Ayrıca, Özel Dairenin bozma kararında açıklandığı şekilde emlak beyannamelerinin, mutlak bağlayıcı bir delil kabul edilmesi halinde taşınmazı gerçek yüzölçümünden çok fazla gösteren ve ileride buna dayanıp fazlasıyla hak iddiasında bulunmayı amaçla yan, kötüniyetli maliklere olanak tanınmış olunur ki, bu durum haklar arasındaki dengenin bozulmasına, sosyal yaşamda kimi huzursuzlukların oluşmasına neden olur ki, hukuken üstün görülemez. En önemlisi vergi kanunlarındaki cezaları göze alarak hiç bildirimde bulunmamış olan taşınmaz malikleri zilyetlik koşullarının oluştuğu alan için taşınmazını iktisap ederken, buna karşı, kanuna saygılı olarak bildirimde bulunan kişi, taşınmazın gerçek alanı yerine vergi beyannamesindeki taşınmazın yüzölçüm miktarını isteyebilecektir. Burada da kanuna saygılı kişinin cezalandırılması, kanunu hiçe sayanında ödüllendirilmesi sonucunu veren ve eşitlik ilkesine ters düşen bir durumun ortaya çıktığı açıkça görülmektedir.
1319 sayılı Emlak Kanunu'nun beyan esasını kabul eden 20. maddesinde ...düşük beyanda bulunulması halinde, mükellefin beyanı vergi dairesinde, birim değere göre hesaplanan miktara yükseltilerek tahakkuka esas alınacağı ve mükellefe bildirileceği, vergi dairesince hesaplanan miktar ile mükellefin beyanı arasında farka kusur cezası uygulanacağını içermektedir. Yine, ek süreler için beyanname verilmesi matlabını taşıyan aynı kanunun 27. maddesi hükmünde de..... beyannamenin verilen ek süre içinde verildiğinde, vergi ziyaı olmamış sayılacağı, 3239 sayılı kanunun 111. maddesi ile değişen emlak yasasının 32. maddesi hükmünün 2. fıkrasında beyannamesinin ek süreye rağmen vermeyen mükellefler adına ağır kusur cezasının kesileceği hükmünü getirmiştir. Anılan yasa hükümleri göz önüne alındığında, Emlak beyannamelerinde yüzölçümünün noksan gösterilmesinin yaptırımı, sadece ağır kusur cezalarının kesilmesine ve parasal cezalara bağlanmış ve önlemler alınmıştır.
Yine 1319 sayılı Emlak Vergi Kanununda değişiklik yapılması hakkındaki 2587 sayılı ve 21.1.1982 günü yürürlüğe giren kanunun geçici 1. maddesinde bu kanunun yürürlük tarihine kadar herhangi bir şekilde emlak beyannamesi vermemiş olanlara 1.6.1982 tarihine kadar ek beyanname verme süresi tanınmış olup bu tarihe kadar beyanname verenler hakkında geç beyanda bulunmaktan dolayı değerlendirme işlemine başvurulmayacağı belirtilmiştir. Nitekim, somut olayda süreyi uzatma mahiyetinde olan geçici 1. madde hükmünde yararlanmak suretiyle davacı taraf nizalı taşınmaz için 1981 yılında, 5 dönümlük ek vergi beyanında bulunmuş olup dosyasında mübrezdir. Öte yandan yerel idarelere verilen emlak beyannameleri 4 yılda bir yenilenmekte olup her yeni beyan döneminde yüzölçümünü azaltma ve çoğaltmakta mümkündür. Diğer yönden aynı taşınmaz hakkında ayrıca eski yazım tarihli (1926, 1936, 1937 vs....) vergi kaydı da bulunmaktadır. Bu durumda mevkii sınırları ve yüzölçümü mevcut bulunan ve devlet tarafından oluşturulan vergi kaydına değer verilip bu kaydın uygulanacağı kuşkusuzdur. O nedenle bu kayıtlar karşısında da Emlak beyannamesinin bağlayıcı olmayacağı bir kez daha belirgin olmaktadır.
Medeni Kanunda, mülkiyetin hangi hallerde ziyaa uğrayacağı NUMERUS CLAUSUZ kaidesi ile sayı kuralına bağlanmıştır. Bu sayıyı artırmak ve eksiltmek mümkün değildir. (Bkz. MK. Md.641)
Mülkiyet hakkı, Anayasa'dan kaynaklanan vazgeçilmez haklardandır (Anayasa Md.35). Yorum kurallarına başvurulurken, mülkiyet hakkının özüne dokunmamaya özen gösterilmelidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 12.10.1976 tarih ve 38/46 sayılı kararı ile; kamulaştırmada tavan bedelin vergi değeri ile sınırlandırılmasının, mülkiyet haklarının özünü ihlal edeceğini, bunun hukuk devleti niteliğine aykırı olduğunu, malikin dava hakkının da sınırlandırılmış olacağını kabul etmiş böylece kamulaştırma Karşılığının tesbit ve tayininde taşınmaz sahibi tarafından usul ve kanuna uygun olarak verilen vergi bildirgesindeki değerin esas alınması uygulaması kaldırılmıştır. Görülüyor ki niteliği ve ereği tümü ile değişik olan mülkiyet ve vergilendirme gibi 2 Anayasa Müessesinin bir temelde oturtmakta bir zorunluluk yoktur. Diğer yönden Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1997/7-5, 1997/438 esas numaralı 21.5.1997 günlü kararında da arz edilen hususlar teyit edilmiş ve ayrıca Yargıtay'ın 16. ve 17. Hukuk Daire kararları yukarıda arz edilen Genel Kurul kararı doğrultusunda olduğu gibi diğer tüm gayrimenkul daireleri tarafından da benimsenmiş ve uygulanmaktadır. Ancak, yalnızca daire çoğunluğu Genel Kurul kararına uymamaktadır. Bu konuda da mahkemelerce verilen ısrar kararları emsal olması nedeniyle görüşümüz doğrultusunda Hukuk Genel Kurulunca Onanmaktadır.
Bu anlatımların ışığı altında Emlak Beyanında bildirilen yüzölçümünün bağlayıcı nitelikte olmayacağı ancak, çapı krokisi olan tapulu taşınmazlarda uygulanabileceğinin kabulünde kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Bu nedenlerle yerel mahkeme kararı bozulmalıdır. Açıklanan nedenlerden dolayı çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
KARŞI OY YAZISI
Tesbite dayanak yapılan hazinenin paydaş bulunduğu eski tarihli tapu kaydında hazine pay 480/576 olup dava konusu taşınmazı kapsadığı bilirkişi Ahmet Adadan tarafından düzenlenen raporda belirtilmiştir. Mahkeme kararında bu husus tartışılmamıştır. Her ne kadar davaya katılanların tapu kayıtlarının da dava konusu taşınmazla birlikte kuzeydeki 1 parsel sayılı taşınmazı da kapsadığı kabul edilmiş ve bu doğrultuda hüküm kurulmuş ise de varılan sonuç isabetsizdir. Katılanların tapu kaydı ihale yoluyla hazine tarafından satılmış ve son olarak katılanların miras bırakanlarına geçmiş ise de miktarı 40 dönümdür. O tarihteki 1 dönümün karşılığı 919 m2'dir. Tapu kaydının doğu sınırında buzağılık yazılıdır. Bu sınır itibariyle tapu kaydının sabit sınırlı olduğu kabul edilemez. Miktarı ile geçerli kayıtlardandır. Nitekim, miktarı aşacak şekilde ve 50654 m2 olarak 1 sayılı parsel tapu malikleri adına tesbit edilmiş ve kesinleşmiştir. Dava konusu 3 parsel sayılı taşınmaz tapu kaydı miktar fazlasıdır. Hazinenin paydaş bulunduğu eski tarihli tapu kaydı ile katılanların tapu kayıtları iç içe geçtiğine ve katılanlar tapu kaydı miktar karşılığı olarak fazlası ile 1 parsel sayılı taşınmazı aldıklarına göre 3 parsel sayılı taşınmazında katılanlar adına tesciline karar verilmesi mümkün değildir. 1/6 payı kişiler adına 5/6 payı hazineye ait olan 1/1303 tarihli 111 sayılı tapu kaydına değer verilerek hüküm kurulması gerekir. Açıklanan nedenlerle karar düzeltme isteğinin kabulü ile hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekirken isteğin reddi doğrultusundaki çoğunluk görüşüne katılmıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy