Mahkemesi : Asliye 1. Hukuk Mahkemesi
Dava Türü : Alacak
YARGITAY İLAMI
Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtayca incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı.Dosya incelendi, gereği görüşüldü:
1-Dosyadaki yazılara,hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine,
2-Davacı vekili, davacının davalı işyerlerinde 08/06/2006 tarihinde ön muhasebeci olarak çalışmaya başladığını, çalıştığı sürede üç şirketin de işlerini yaptığını,davalıların aynı ortak yönetime sahip olduğunu, davacının ....San. Tic. Ltd. Şirketi'nde sigortalı gösterilmesine rağmen son dönemde...Şirketi çalışanı olarak gösterildiğini ,en son ücretinin aylık net 800,00 TL olduğunu,hafta içi sabah 08:00 ile akşam 19:00 arası hafta sonu cumartesi günü sabah 08:00 ile akşam 18:00 arası çalıştığını, pazar günü genel olarak çalıştırılmadığını,dini bayramlarda çalışmadığı fakat resmi bayramlarda çalıştırıldığını,davacının asgari geçim indirimlerinin ödenmediğini, yıllık izin olarak her yıl birer hafta kullandırıldığını,10/08/2010 tarihinde de herhangi bir sebep söylenmeksizin işten çıkarıldığını,ancak ihtara rağmen işçilik haklarının ödenmediğini belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere, kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık ücretli izin ,fazla çalışma, ulusal ./.
2013/8689-2013/15843 S.2
bayram ve genel tatil ücretinin kıdem tazminatı yönünden işten çıkış tarihinden itibaren işlemiş ve işleyecek en yüksek banka mevduat faiziyle, diğer alacakların ise temerrüt tarihinden itibaren işlemiş ve işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı ... Yetkilisi 11.04.2012 havale tarihli beyan dilekçesinde; davacının davalı şirkette çalışmasının bulunmadığını, davalılar ... Yetkilisi 11.04.2012 havale tarihli beyan dilekçelerinde; dosya kapsamında dinlenen davacı tanıklarının davacının işten çıktığı tarihte şirketlerinde çalışmadıklarını, bu nedenle davacının son aldığı ücreti, iş akdinin nasıl ve ne şekilde sona erdiğini bilmelerinin mümkün olmadığını savunarak davanın reddini istemişlerdir.
Davalılar vekili 25.06.2012 havale tarihli beyan dilekçesinde; davacı vekiline davasını ıslah için 30.05.2012 tarihli duruşmada iki haftalık kesin süre verilmiş ise de HMK'nun 181.maddesinde yer alan yasal düzenlemeye göre kısmen ıslaha başvuran tarafa ıslah ettiği usul işlemini yapması için bir haftalık süre verileceği,bu süre zarfında usul işleminin yapılmaması halinde ıslah hiç yapılmamış gibi davaya devam edileceği , HMK 'nun 90.maddesinde de kanunda belirtilen istisnai durumlar dışında Hâkimin kanundaki süreleri artırıp eksiltemeyeceğinin belirtildiği,bu nedenle bir haftalık yasal süreden sonra yapılan ıslahın yapılmamış sayılarak davaya devam edilmesini istemiştir.
Mahkemece ,davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Taraflar arasında davacıya ödenen aylık ücretin miktarı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.
4857 sayılı İş Kanununda 32’nci maddenin ilk fıkrasında, genel anlamda ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutar olarak tanımlanmıştır.
Ücret kural olarak dönemsel (periyodik) bir ödemedir. Kanunun kabul ettiği sınırlar içinde tarafların sözleşme ile tespit ettiği belirli ve sabit aralıklı zaman dilimlerine, dönemlere uyularak ödenmelidir. Yukarıda değinilen Yasa maddesinde bu süre en çok bir ay olarak belirtilmiştir.
İş sözleşmesinin tarafları, asgarî ücretin altında kalmamak kaydıyla sözleşme özgürlüğü çerçevesinde ücretin ./.
2013/8689-2013/15843 S.3
miktarını serbestçe kararlaştırabilirler. İş sözleşmesinde ücretin miktarının açıkça belirtilmemiş olması, taraflar arasında iş sözleşmesinin bulunmadığı anlamına gelmez. Böyle bir durumda dahi ücret, Borçlar Kanunun 323 üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre tespit olunmalıdır. İş sözleşmesinde ücretin kararlaştırılmadığı hallerde ücretin miktarı, işçinin kişisel özellikleri, işyerindeki ya da meslekteki kıdemi, meslek unvanı, yapılan işin niteliği, iş sözleşmesinin türü, işyerinin özellikleri, emsal işçilere o işyerinde ya da başka işyerlerinde ödenen ücretler, örf ve adetler göz önünde tutularak belirlenir.
4857 sayılı Yasanın 8’inci maddesinde, işçi ile işveren arasında yazılı iş sözleşmesi yapılmayan hallerde en geç iki ay içinde işçiye çalışma koşullarını, temel ücret ve varsa eklerini, ücret ödeme zamanını belirten bir belgenin verilmesi zorunlu tutulmuştur. Aynı yasanın 37’nci maddesinde, işçi ücretlerinin işyerinde ödenmesi ya da banka hesabına yatırılması hallerinde, ücret hesap pusulası türünde bir belgenin işçiye verilmesinin zorunlu olduğu hükme bağlanmıştır. Usulünce düzenlenmiş olan bu tür belgeler, işçinin ücreti noktasında işverenden sadır olan yazılı delil niteliğindedir. Kişi kendi muvazaasına dayanamayacağından, belgenin muvazaalı biçimde işçinin isteği üzerine verildiği iddiası işverence ileri sürülemez. Ancak böyle bir husus ileri sürülsün ya da sürülmesin, muvazaa olgusu mahkemece resen araştırılmalıdır.
Çalışma belgesinde yer alan bilgilerin gerçek dışı olmasının da yaptırıma bağlanmış olması, belgenin ispat gücünü arttıran bir durumdur. Kural olarak ücretin miktarı ve ekleri gibi konularda ispat yükü işçidedir. Ancak bu noktada, 4857 sayılı Kanunun 8’inci ve 37’nci maddelerinin, bu konuda işveren açısından bazı yükümlülükler getirdiği de gözardı edilmemelidir. Bahsi geçen kurallar, iş sözleşmesinin taraflarının ispat yükümlülüğüne yardımcı olduğu gibi, çalışma yaşamındaki kayıt dışılığı önlenmesi amacına da hizmet etmektedir. Bu yönde belgenin verilmiş olması ispat açısından işveren lehine olmakla birlikte, belgenin düzenlenerek işçiye verilmemiş oluşu, işçinin ücret, sigorta pirimi, çalışma koşulları ve benzeri konularda yasal güvencelerini zedeleyebilecek durumdadır. Çalışma belgesi ile ücret hesap pusulasının düzenlenerek işçiye verilmesi, iş yargısını ağırlıklı olarak meşgul eden, işe giriş tarihi, ücret, ücretin ekleri ve çalışma koşullarının belirlenmesi bakımından da önemli kolaylıklar sağlayacaktır. Bu bakımdan ücretin ispatı noktasında delillerin değerlendirilmesi sırasında, işverence bu konuda belge düzenlenmiş olup olmamasının da araştırılması gerekir. .../....
2013/8689-2013/15843 S.4
Çalışma yaşamında daha az vergi ya da sigorta pirimi ödenmesi amacıyla zaman zaman, iş sözleşmesi veya ücret bordrolarında gösterilen ücretlerin gerçeği yansıtmadığı görülmektedir. Bu durumda gerçek ücretin tespiti önem kazanır. İşçinin kıdemi, meslek unvanı, fiilen yaptığı iş, işyerinin özellikleri ve emsal işçilere ödenen ücretler gibi hususlar dikkate alındığında imzalı bordrolarda yer alan ücretin gerçeği yansıtmadığı şüphesi ortaya çıktığında, bu konuda tanık beyanları gözetilmeli ve işçinin meslekte geçirdiği süre, işyerinde çalıştığı tarihler, meslek unvanı ve fiilen yaptığı iş bildirilerek sendikalarla, ilgili işçi ve işveren kuruluşlarından ve özellikle ilgili meslek odasından emsal ücretin ne olabileceği araştırılmalı ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek bir sonuca gidilmelidir.
Somut olayda ;davacı son ücretinin aylık net 800,00 TL olduğunu ileri sürmüş, davalılar ise davacının asgari ücretle çalıştığını savunmuştur. Davacı tanıkları davacının 800,00 TL ücret aldığını,yemek ve servisin işveren tarafından karşılandığını, ramazan ayında da 100,00 TL erzak yardımı yapıldığını beyan etmişlerdir. Dosyaya sunulan ücret bordrolarında davacının ücretinin asgari ücret olduğu görülmektedir. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda ise talep edilen alacaklar davacının ücreti 800,00 TL net, günlük 3,00 TL yemek, günlük 2,00 TL servis ve günlük 0,27 TL erzak yardımı esas alınarak tazminata esas giydirilmiş ücreti günlük 42.49 TL olarak hesaplanmış, mahkemece mevcut yazılı belgelere göre davacının aylık brüt ücreti 1.116,54 TL ve giydirilmiş yevmiyesinin 42,49 TL olduğu kabul edilmiştir. Mahkemece davacının ücretinin meslekte geçirdiği süre, işyerinde çalıştığı tarihler, meslek unvanı ve fiilen yaptığı iş belirtilerek ilgili meslek odalarından sorularak belirlendikten sonra işçilik alacaklarını bu ücrete göre hesaplattırıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken gerçek ücret miktarının belirlenmesinde yeterli araştırma yapılmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması hatalı olup bozma nedenidir.
3-Dosya içerisinde 05.07.2010 tarihli "İbraname" ve 05.07.2010 tarihli "Sulh ve İbraname" başlıklı belge bulunduğu, Mahkemece bu belgeler hakkında davacının beyanının alınmadığı,gerekçeye esas alınan bilirkişi raporunda ve Mahkeme hükmünde de bu belgelerin değerlendirmeye tabi tutulmadığı anlaşılmıştır.
05.07.2010 tarihli "İbraname" başlıklı davacı isim ve imzasını taşıyan belge içeriğinde davacının 04.11.2008 tarihinden itibaren çalıştığı işyerinden nakil nedeniyle ayrıldığı, çalışmaya başladığı tarihten itibaren geçen süre
2013/8689-2013/15843 S.5
içindeki bütün ücretlerini ve her türlü sosyal hakkı ile hafta ve genel tatil günlerine ait ücretlerini ayrıca yapmış olduğu fazla mesai ücretleri ile yıllık izin ücretlerini ve ayrılış esnasında hak etmiş olduğu bütün hak ve ücretlerini eksiksiz olarak aldığı,işyerinden kanun ve hizmet akdinden doğan hiçbir şekil ve nam altında her hangi bir alacağının kalmadığı,maddi ve manevi her hangi bir hak talebinde bulunmayacağı,işyerini geçmişe dönük olarak ibra ettiği belirtilmiştir.
05.07.2010 tarihli "Sulh ve İbraname" başlıklı davacı isim ve imzasını taşıyan belge içeriğinde ise...'de çalışmakta iken iş sözleşmesinin istifa etmesine istinaden 4857 sayılı Yasanın 17.maddesi ilgili bendi uyarınca feshedildiği, mezkur şirkette çalışmaya başladığı 04.11.2008 tarihinden iş sözleşmesinin feshediliş tarihi olan 05.07.2010 tarihine kadar geçen çalışma süresi boyunca,iş sözleşmesinden ve toplu iş sözleşmesinden doğan bütün hak ve alacaklarını ,ücretini,hafta tatili ücretlerini, fazla mesailerle ilgili ücretlerini,genel tatil ücretlerini,ikramiyelerini ve diğer sosyal yardımları aldığını kabul ettiği,yıllık ücretli izinlerinin tamamını kullandığı ve izin sürelerine ilişkin ücretlerini aldığı, kanuni haklardan ve iş sözleşmesinden doğan hiç bir alacağının kalmadığı ve bu hususlarda işverenle sulh olduğunu kabul ederek şirketi gayri kabili rücu ve bütün hukuki neticelerine şamil olmak üzere tam ve kesin olarak ibra ettiği belirtilmiştir.
İşçi ve işveren arasında işverenin borçlarının sona erdirilmesine yönelik olarak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihi öncesinde yapılan ibra sözleşmeleri yönünden geçersizlik sorunu aşağıdaki ilkeler dahilinde değerlendirilmelidir:
Dairemizin yerleşmiş içtihatları çerçevesinde, iş ilişkisi devam ederken düzenlenen ibra sözleşmeleri geçersizdir. İşçi bu dönemde tamamen işverene bağımlı durumdadır ve iş güvencesi hükümlerine rağmen iş ilişkisinin devamını sağlamak veya bir kısım işçilik alacaklarına bir an önce kavuşabilmek için iradesi dışında ibra sözleşmesi imzalamaya yönelmesi mümkün olup, Dairemizin kararlılık kazanmış uygulaması bu yöndedir.
İbranamenin tarih içermemesi ve içeriğinden de fesih tarihinden sonra düzenlendiğinin açıkça anlaşılamaması durumunda ibranameye değer verilemez.
İbranamenin geçerli olup olmadığı 01.07.2012 tarihine kadar yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun irade fesadını düzenleyen 23-31. maddeleri yönünden de .../...
2013/8689-2013/15843 S.6
değerlendirilmelidir. İbra sözleşmesi yapılırken taraflardan birinin esaslı hataya düşmesi, diğer tarafın veya üçüncü şahsın hile ya da korkutmasıyla karşılaşması halinde, ibra iradesinden söz edilemez.
Öte yandan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 21 nci maddesinde sözü edilen aşırı yararlanma (gabin) ölçütünün de ibra sözleşmelerinin geçerliliği noktasında değerlendirilmesi gerekir.
İbranamedeki irade fesadı hallerinin, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 31 nci maddesinde öngörülen bir yıllık hak düşürücü süre içinde ileri sürülmesi gerekir. Ancak, işe girerken alınan matbu nitelikteki ibranameler bakımından iş ilişkisinin devam ettiği süre içinde bir yıllık süre işlemez.
İbra sözleşmesi, varlığı tartışmasız olan bir borcun sona erdirilmesine dair bir yol olmakla, varlığı şüpheli ya da tartışmalı olan borçların ibra yoluyla sona ermesi mümkün değildir. Bu nedenle, işçinin hak kazanmadığı ileri sürülen bir borcun ibraya konu olması düşünülemez. Savunma ve işverenin diğer kayıtları ile çelişen ibra sözleşmelerinin geçersiz olduğu kabul edilmelidir.
Miktar içeren ibra sözleşmelerinde ise, alacağın tamamen ödenmiş olması durumunda borç ifa yoluyla sona ermiş olur. Buna karşın kısmi ödeme hallerinde, ibraya değer verilmemekte ve yapılan ödemenin makbuz hükmünde olduğu kabul edilmektedir. Miktar içeren ibranamenin çalışırken alınmış olması makbuz etkisini ortadan kaldırmaz.
Miktar içermeyen ibra sözleşmelerinde ise, geçerlilik sorunu titizlikle ele alınmalıdır. İrade fesadı denetimi yapılmalı ve somut olayın özelliklerine göre ibranamenin geçerliliği konusunda çözümler aranmalıdır.
Yine, işçinin ibranamede yasal haklarını saklı tuttuğuna dair ihtirazi kayda yer vermesi ibra iradesinin bulunmadığını gösterir.
İbranamede yer almayan işçilik alacakları bakımından, borcun sona erdiği söylenemez. İbranamede yer alan işçilik alacaklarının bir kısmı yönünden savunma ile çelişkinin varlığı ibranameyi bütünüyle geçersiz kılmaz. Savunma ile çelişmeyen kısımlar yönünden ibra iradesine değer verilmelidir. Başka bir anlatımla, bu gibi durumlarda ibranamenin bölünebilir etkisinden söz edilebilir. Bir ibraname bazı alacaklar bakımından makbuz hükmünde sayılırken, bazı işçilik hak ve alacakları bakımından ise çelişki sebebiyle geçersizlikten söz edilebilir.
İbra sözleşmesi ,niteliği gereği borcu kısmen veya tamamen ortadan kaldıran sözleşmelerden olup, ibraname ../..
2013/8689-2013/15843 S.7
savunması, hakkı ortadan kaldırabilecek itiraz niteliğinde olmakla yargılamanın her aşamasında ileri sürülebilir .
Buna göre Mahkemece dosya içerisinde bulunan 05.07.2010 tarihli "İbraname" ve 05.07.2010 tarihli "Sulh ve İbraname" başlıklarıyla düzenlenen belgelerin değerlendirmeye tabi tutularak , davacının beyanı alınmak suretiyle sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
4-Somut olayda, davacı vekilinin 30.05.2012 tarihli duruşmada davasını ıslah için süre talep ettiği, Mahkemece davacı vekiline ıslah işlemi için 2 hafta kesin süre verildiği,davacı vekilinin de 14.06.2012 harç tarihli dilekçesiyle davalılardan ...Şirketi yönünden kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık ücretli izin ,fazla çalışma ve ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağına ilişkin talebini artırmak suretiyle davasını kısmen ıslah ettiği anlaşılmıştır.
Bir davanın açılmasıyla başlayan yargılama faaliyetinde, karara ulaşmak bakımından, mahkeme ve taraflarca yapılması gereken belirli işlemler bulunmakta olup, her işlemin belli bir zaman aralığında yapılması gerekmektedir. Usul hükümleri ile normatif bir değer kazanan bu zaman aralıklarına süre denilmektedir. Böylece usul işlemlerinin yapılması zamansal olarak tarafların ya da mahkemenin arzularına, inisiyatifine bırakılmamış olmaktadır.
HMK'nun "Sürelerin Belirlenmesi" başlıklı 90/1 madde ve fıkrasında sürelerin kanunda belirtildiği veya hâkim tarafından tespit edildiği, kanunda belirtilen istisnai durumlar dışında, hâkimin kanundaki süreleri artıramayacağı veya eksiltemeyeceği belirtilmiştir.
Mevcut yasal düzenlemeye göre HMK'nunda öngörülen süreler, nitelikleri bakımından, taraflar için ve mahkemeler için konulmuş süreler olmak üzere ikiye ayrılır: Mahkemeler için öngörülen sürelerin, taraflar için öngörülen sürelerden farkı; sürenin geçirilmiş olmasının, o sürede yapılması öngörülen işlemin yapılma olanağını ortadan kaldırmamasıdır. Eş söyleyişle hakim, gecikmeli de olsa süreye bağlanmış olan işlemi yapabilir. Dolayısıyla, gecikmeli de olsa yapılan işlem, oluşturulan karar hukuken geçerlidir ve süresinde yapılmış gibi hukuki sonuç doğurur.
Sürelerin önemli bir kısmı, taraflar için konulmuş sürelerdir. Taraflar, bu süreler içinde belli işlemleri yapabilirler veya yapmaları gerekir. Bu süre içinde .../...
2013/8689-2013/15843 S.8
yapılamayan işlemler, tekrar yapılamaz ve süreyi kaçıran taraf aleyhine sonuç doğurur.Taraflar için konulmuş süreler; kanunda belirtilen süreler ve hakim tarafından belirtilen süreler olmak üzere ikiye ayrılır:
Kanunda belirtilen süreler; kanun tarafından öngörülmüş (cevap süresi, temyiz süresi gibi) süreler olup, bu süreler kesindir. Bir işlemin kanuni süresi içinde yapılıp yapılmadığı, mahkemece re’sen gözetilir.
Hakimin tespit ettiği süreler ise, kural olarak kesin değildir.
HMK'nun "Kısmen Islah" başlıklı 181.maddesinde de kısmen ıslaha başvuran tarafa,ıslah ettiği usul işlemini yapması için bir haftalık süre verileceği,bu süre içinde ıslah edilen işlem yapılmazsa, ıslah hiç yapılmamış gibi davaya devam edileceği açıkça belirtilmiştir.HMK'nun 181.maddesinde belirtilen bir haftalık süre kanun tarafından öngörülmüş süre olup, bu süre kesindir ve hâkim tarafından artırılamayacağı veya eksiltilemeyeceği gibi ıslah işleminin kanuni süresi içinde yapılıp yapılmadığının da re'sen gözetilmesi gerekir. Mahkemece mevcut usul hükümlerine aykırı olacak ve takdiren yasadaki süreyi aşacak şekilde süre verilmiş olması ve yasal süresi içinde yapılmayan ıslah talebinin de kabul edilerek hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
6-Taraflar arasında fazla çalışma alacağı ile ulusal bayram ve genel tatil ücretine ilişkin alacaklara işletilecek faiz türüne ilişkin uyuşmazlık bulunmaktadır.
Davacı dava dilekçesinde kıdem tazminatı dışındaki alacaklar yönünden yasal faiz yürütülmesini talep ettiği halde Mahkemece fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücretine ilişkin dava dilekçesinde talep edilen miktarın davalılar Cem ...den bankalarca uygulanan en yüksek mevduat faizi ile birlikte tahsiline karar verilmek suretiyle talebi aşacak şekilde hüküm kurulmuş olması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde davalılara iadesine 30.09.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy