(466 S. K. m. 1) (2709 S. K. m. 1)
Dava: 466 sayılı kanuna göre tazminat isteyen, Lütfi İkiz hakkında dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda, davacının fazlaya ve faize ilişkin tazminat talebinin reddine dair Dinar Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 30.1.2002 tarihli hükmün Yargıtay'ca incelenmesi, davalı hazine vekili ve davacı tarafından süresinde istenilerek dava evrakı Cumhuriyet Başsavcılığının onama isteyen 11.3.2003 tarihli tebliğnamesiyle daireye verilmekle dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Yapılan yargılamaya, toplanan kanıtlara, suç tarihine göre davacının haksız tutuklu kaldığı günler için saptanıp takdir edilen maddi ve manevi tazminat miktarlarında yasaya aykırılık bulunmamasına, hükmün dayandığı gerekçe ve takdire göre davacının diğer temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddine,
Ancak,
466 sayılı yasa uyarınca açılan maddi ve manevi tazminat davalarında hükmolunan miktar için temerrüt faizi uygulanamaya- cağı, tüm ceza daireleri ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında istikrarlı biçimde vurgulanmış ise de,
466 sayılı yasanın; yargının haksız ya da haksızlığı sonradan saptanmış eylemlerinden zarar gören kişilerin, uğradıkları bu zararlarının devlet tarafından giderilmesini amaçlayan yapısı gözetildiğinde ve Anayasa'nın 19. maddesinin son fıkrasında yapılan değişiklikten sonra, sözü edilen uygulamanın yeniden gözden geçirilerek değiştirilmesinin zorunlu olmasına,
466 sayılı yasanın Anayasal dayanağını oluşturan, ...kişilerin uğradıkları zarar kanuna göre devletçe ödenir biçimindeki Anayasanın 19. maddesinin son fıkrasındaki kuralın, 3.10.2001 gün ve 4709 sayılı yasa ile, ..zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre devletçe ödenir' şeklinde değiştirilmiş bulunmasına,
Borçlar Kanununun kurallarına göre, haksız fiilden doğan tazminat davalarında, istemle bağlı kalmak kaydıyla, haksız fiilin oluştuğu günden başlayarak gecikme faizi ödenmesinin, Yargıtay kararlarıyla da pekişmiş, herkes tarafından kabul edilen bir uygulama olmasına, gerekçesinin ise; zarardan sorumlu olanın, zararı ödeme sorumluluğu nasıl olay gününden başlıyor ise, ödemede geciktiği her gün için gecikme faizi ödeme sorumluluğunun da bulunmakta oluşu ile açıklanabileceğine göre;
Temyiz incelemesine konu oluşturan kararın da, bu genel bilgiler ışığında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Davacının, haksız tutuklandıktan sonra beraat ettiğini, bu nedenle uğradığı maddi ve manevi zararlarının, olay (tutuklama) tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte ödenmesini istemiş bulunmasına karşın, mahkemece, 466 sayılı yasanın aradığı diğer koşulların gerçekleştiğini kabulle, taktir ettiği maddi ve manevi tazminatın devletçe ödenmesine, ancak gecikme faizi isteminin reddine karar verilmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Faiz isteminin reddi kararı yasaya aykırı bulunmuştur. Çünkü; davaya konu tazminat isteminin hukuki dayanağını, yargının ve dolayısıyla devletin haksız fiili oluşturmaktadır. Yargı kişilere karşı haksız fiilde bulunmaz denemeyeceğine göre-ki böyle denilebilseydi 466 sayılı yasanın yürürlükte olmaması gerekirdi-nasıl ki haksız fiilde bulunan kişiler istem halinde, neden oldukları zararı olay tarihinden başlayan gecikme faizi ile birlikte ödeme zorunluluğunda iseler, devletin de bu yükümlülüğü aynı koşullarda yerine getirmesi gerekmektedir. Burada asıl olan, haksızlığa uğrayan kişinin zararının giderilmesidir ve böyle olunca da zarara neden olanın kişi ya da devlet olmasının farkı bulunmamaktadır.
Devletin, ödeyeceği gecikme faizinin başlangıç gününü dava tarihinden, ya da davacının beraat kararının kendisine tebliği gününden başlatmak gerektiğini savunan görüşler de yerinde değildir, zira; beraat kararı, davacıya yenilik doğurucu nitelikte bir dava hakkı vermemekte, tam aksine, başlangıçtan beri haklı olduğunu, haksız tutuklandığını belirleyerek bir tespitte bulunmakta ve bundan dolayı devletten uğradığı her türlü zararı isteyebileceğini bildirmektedir. Nitekim, davacının uğradığı zarar hesaplanırken tutuklama tarihinin esas alınması da bu görüşü çürütmektedir. Zaten zarar hesaplanırken tutuklama tarihini esas alıp, gecikme faizinin başlangıcını dava tarihinden başlatmanın adil ve hakkaniyete uygun olmadığı da ortadadır.
Sonuç: Yukarıda açıklanan gerekçelere göre, mahkemenin, tutuklama tarihinden itibaren yasal gecikme faizine de hükmetmesi gerekirken, bu konudaki istemi reddetmesi yasaya aykırı olduğundan, hükmün BOZULMASINA, 01.07.2004 tarihinde, isteme aykırı olarak oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy