(743 S. K. m. 539, 581, 639) (2644 S. K. m. 35, 36, 37, 38) (5683 S. K. m. 3) (2709 S. K. m. 16) (442 S. K. m. 88) (2675 S. K. m. 22, 23, 38, 42)
Dava: Gerhard Joseph Ernest vekili Avukat Arif ile Hazine vekili, Avukat Yüksel, Belediye Başkanlığı vekili Avukat Yeta, Wilhem Paul Peter kayyımı, Avukat Gülşen, Elfriede Watts ve müşterekleri vekili Avukat Şehim aralarındaki tescil davasının reddine dair, (İstanbul Dördüncü Asliye Hukuk Hakimliği)nden verilen 4.3.1986 gün ve 84/52 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle; dosya incelendi, gereği düşünüldü:
Karar: Davacı vekili Avukat Arif tarafından mahkemeye verilen 6.2.1984 tarihli dava dilekçesi ile; tapuda, ada 163 (1343), parsel 41, 133 ve 136 numaralarda, Federal Almanya uyruklu Paul Peter Danielsen adına kayıtlı üç parça taşınmaz ve köşkün, kayıt maliki Paul Peter Danielsen'in ölümü tarihi olan 1958 tarihinden başlayarak, dava tarihine kadar 20 yıldan fazla süreyle çekişmesiz, arasız ve malik sıfatı ile miras bırakan Federal Almanya uyruklu Hans Von Aulock ve onun 1980 yılında ölümü ile de, mirasçı olan davacı Batı Almanya uyruklu Gerhard Joseph Ernest tarafından aynı suretle tasarruf edildiği, bu nedenlerle anılan tapu kayıtlarının hukuki değerlerini yiterdiği ileri sürülerek taşınmazların davacı adına tapuya tesciline karar verilmesi istenilmiştir.
Hazine vekili Avukat Mehmet tarafından verilen 3.11.1983 günlü cevap layihasında: Almanya'da iktisabî müruruzaman 30 yıl olup, davacının bu süreyi doldurmadığı; Almanya'da tescil talebinde bulunabilmek için, tescil isteyenin isminin tapuda mukayyet olması şartının arandığı, oysa davacının adının tapuda mevcut olmadığı, tapuda malik gözüken Paul Peter Danielsen'in mirasçısı Elly'nin Türkiye'de ikamet edip dava konusu gayrimenkulde oturduğu, bu durumda davacının zilyetliğinin kesintiye uğradığı, yurt dışında yapılan satış vaadi sözleşmesinin geçerli olmadığı bildirilmiş ve yargılama sırasında da aynı hususlar tekrarlanmış ve ek olarak davacının Hans Von Aulock'un mirasçısı olamayacağı ileri sürülmüş ve davanın bu sebeplerle reddine karar verilmesi istenilmiştir.
Belediye vekili ile, Paul Peter Danielsen kayyımı Avukat Gülşen de Hazine vekili tarafından savunulan hususları tekrarlayarak davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir.
Mahkemece, kayyım ile davalı vekillerinin itiraz ve savunmaları yerinde görülerek; zilyetlikle kazanma bakımından iki ülke arasında mütekabiliyet bulunmadığı, davacının miras bırakanlarının zaman zaman yurt dışına çıkmış olmaları sebebiyle zilyetliğin fasılaya uğradığı, bir satış vaadi senedi mevcut ise de, bunun süreli olduğu, Almanya ile akdedilen ikamet mukavelesinin savaş sebebiyle geçerliliğinin şüpheli olduğu gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içindeki Hagen-Eyalet Mahkemesince onaylanan 18.12.1982 tarihli belgeye göre, Paul Peter Danielsen'in mirasçıları olduğu belirlenen Frau Elfriede Watts, Frau Anna Ries ve Martin Ries (Kayyım Hermann Osenberg Engels)'in vekilleri olduğu anlaşılan ve bu sıfatla davayı izleyen Avukat Şehim; yargılama sırasında Mannheim Noterliğince düzenlenip, Hagen Asliye Mahkemesi Başkanı tarafından onaylanan 25.3.1982 tarihli belgede yazılı (miras bırakan Paul Peter Danielsen; Kuruçeşme-Arnavutköy, Set Sokak, 10-12 numaralardaki evleri ve çevresindeki arsaları 1951 yılında ikamet etmek, kullanmak ve bakmak üzere zilyet olarak Bay Hans Von Aulocok'a temlik etmiştir) şeklindeki açıklamayı tekrarlamış ve olaya ilişkin beyanda bulunduğunu bildirmiştir.
Mahkemece davanın sadece Hazine ile İstanbul Belediyesi aleyhine açılması bir noksanlık şeklinde görülmüş ve kayıt malikinin mirasçılarına yöneltilmesi istenmiş ise de, bu koşulun yerine getirilmesine ilişkin ara kararları izlenmemiş, Paul Peter Danielsen'in mirasçılarının vekili olduğunu ileri süren Avukat Sehim'in kendiliğinden davaya müdahil vekili olarak girmesi üzerine de olduğu yerde bırakılarak davanın hali hazır tarafları kayyım ve müdahillere göre sonuçlandırılması yönüne gidilmiştir.
Bu açıklamaya göre uyuşmazlık İstanbul'da Boğaziçinde vaki olup yabancı gerçek kişiye ait taşınmazların, yine yabancı bir gerçek kişi tarafından zilyetlik ve zamanaşımı yoluyla kazanılıp kazanılamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Tarafların statülerine göre, uyuşmazlık Milletlerarası karakter taşımaktadır. Devletler Hususi Hukuku, hangi Devletin özel hukukunun uygulanacağını gösteren hukuk kurallarının bütünüdür.
Eğer bir olay veya ilişki hiçbir yabancı hukuk düzeni ile temas haline girmemişse, sadece Türk Hukuk düzeni içerisinde vukua gelmişse Türk Hukukunun bu olay veya ilişkiye uygulanacağında duraksama olmaz. Yabancı hukuk düzeninin böyle bir olaya uygulanması olasılığı akla bile gelmez.
Buna karşılık, uyuşmazlık konusu olayda olduğu gibi, olay veya ilişki yabancı bir veya birden çok hukuk düzeni ile de ilgili, yani bir yabancılık öğesi taşıyorsa, hangi hukuk düzeninin ve daha açık deyimle hangi Devletin maddi hukuk hükümlerinin uygulanacağı bir sorun olarak ortaya çıkabilir.
Olayımızda uyuşmazlıkla ilgili taşınmazlar Türkiye'de bulunmaktadır. Uyuşmazlığı yaratanlar ise Türk uyruklu olmayıp Batı Alman uyruklu gerçek kişilerdir.
Olay tamamen Devletler Hususi Hukuku ile ilgili bulunmaktadır. Devletler Hususi Hukukunun ana kaynağını, iç hukuka ait kanun, örf ve adet hukuku ile belirli konularda yapılıp iç hukuk haline getirilen sözleşmeler teşkil eder.
Türk Devletler Hususi Hukukunun ana kaynağı, 22.11.1982 tarihine değin 1330 (1915) tarihli Türkiye'de bulunan Yabancıların Hukuk ve Vazifeleri Hakkında Muvakkat Kanun idi.
Bugün Türk Devletler Hususi Hukukunun ana kaynağını, 22 Kasım 1982 tarihinde yürürlüğe girmiş olan 20.5.1982 tarihli 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usûl Hukuku Hakkındaki Kanun (MÖHUHK) oluşturmaktadır.
Şu hale göre, uyuşmazlığı Türk Devletler Hususi Hukuku kurallarını içeren ve az önce açıklanan hükümlere göre çözümlemek gerekmektedir. Uyuşmazlık miras ve eşya hukukuna ilişkindir. Milletlerarası Özel Hukukumuzun kaynağı olan 2675 sayılı Kanunun 23. maddesine göre, aynî haklar malların bulunduğu yer Kanununa tabidir. Bu kural 1330 tarihli Muvakkat Kanunda bulunan ve Milletlerarası uygulamada da yer alan genel bir kuraldır. Anılan maddenin birinci fıkrasında taşınır ve taşınmaz mallar üzerindeki mülkiyet hakkı ve diğer aynî haklar malların bulunduğu yer hukukuna tabidir. Bu bir bağlama kuralıdır. Taşınmazlar yönünden Milli Kanun değil de Mekan Kanunu kuralının ön planda tutulması, her hukuk düzenini kendi açısından ilgilendiren bir uygulama olması bakımından pratik bir ihtiyacın sonucudur.
Bir taşınmazın mülkiyetinin kazanılması, zilyetliğinin hukuki sonuç doğurması, bulunduğu yerin kamu düzeni ile ilgilidir. Onun içindir ki, kazanma ve kullanma kurallarını tespit, tamamen malın bulunduğu yer hukukuna aittir. Mülkiyetin kazanılması, bir akdi ilişkiye bağlı olabileceği gibi, bunun dışında başka bir olaya, örneğin, zilyetlik gibi fiili duruma da bağlı olabilir. Özellikle, taşınmazların zamanaşımı ve zilyetlik yolu ile kazanılmasında akdi ilişki söz konusu olmayabilir.
Taşınmazlarda mülkiyetin kazandırıcı zamanaşımı veya diğer fiilî yollarla kazanılması hallerinde, her halde Mekan Kanunu yetkili olacaktır.
Olayımızda, zamanaşımı yolu ile kazanıldığı ileri sürülen taşınmazlar Türkiye'de bulunduğuna göre uyuşmazlığı zamanaşımı yolu ile kazanmaya ilişkin Türk Kanunlarının uygulanması gerekir.
1982 tarihli Anayasanın 16. maddesinde, Temel hak ve hürriyetler yabancılar için Milletlerarası Hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir denildiğine göre, Anayasa yabancıların aynî hak sahibi olmalarını asıl olarak kabul etmiş, ancak hak edinmenin Milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabileceğini belirtmiştir.
2644 sayılı Tapu Yasası ile de, daha çok, taşınmaz mal edinmeye ilişkin hükümler getirilmiştir. Bu Yasanın 35. maddesinde: (Tahdidi mutazammın kanuni hükümler yerinde kalmak ve karşılıklı olma şartı ile) yabancı gerçek kişilerin Türkiye'de taşınmaz mallar edinebilecekleri ve mirasçı olabilecekleri açıklanmakta, 36 ve 37. maddelerinde, bu mal edinmeleri nasıl uygulanacağı ve 38. maddesinde, yürürlükten kaldırılan yasalar ayrı ayrı gösterilmekte ve bu maddenin son fıkrasında başka yasaların bu Yasaya uygun olmayan hükümlerinin kaldırıldığı açıklanmaktadır.
35. maddede sözü geçen Tahdidi mutazammın kanunî hükümlere ittiba demek, yabancı gerçek kişilerin Türkiye'de taşınmaz mal edinebilmeleri için bu konudaki Türk yasalarına uymaları demektir ki, bunlar arasında 1062 sayılı Mukabele-i Bilmisil Kanunu, 6086 sayılı Turizm Endüstrisini Teşvik Kanunu, Askeri Yasak Bölgeler Kanunu, Köy Kanunu vs. bulunmaktadır.
Dava konusu taşınmazların iktisabına bu hükümler yönünden engel bir durum bulunduğu ileri sürülmemiştir.
35. maddede açıklanan karşılıklılık koşuluna gelince: Batı Almanya ile aramızda 26.5.1927 yılında yapılmış İkamet Mukavelenamesinin Tasdikine Dair 26 Mayıs 1927 tarihli ve 1048 numaralı Kanuna göre, Alman uyruklu olanlar Türkiye'de; Türkler de Almanya'da miras ve diğer yollarla taşınmaz mal edinebilmektedirler. Bu sözleşmenin 3. maddesinde, Tarafeyni akideynden birinin ülkesinde, tarafın diğer teb'ası, memleketin kavanin ve nizamatına tevfikan her nev'i emvali menkule ve gayrimenkuleyi ihraz, tasarruf ve ferağ hakkını haiz olacaktır... Kanun mucibince veraset tarıkıyle yahut hibe ve vasiyet suretiyle dahi bunlara malik olabileceklerdir denilmiştir. Bir ara Almanya'ya karşı savaş ilan edilmiş ve bu anlaşma askıya alınmış ise de, daha sonra 26.2.1952 tarihli ve 14511 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile bu anlaşma yeniden yürürlüğe konulmuşur. Demek oluyor ki, gayrimenkul iktisabında Almanya (Federal Almanya) ile aramızda anlaşmaya dayanan karşılıklılık vardır. (Karşılıklılık) mütekabiliyet için iki Devlet arasında mutlaka bir sözleşme bulunması da şart değildir. Karşılıklılık bazen fiili şekilde de olabilir. Anlaşma olmamasına rağmen bir Devlet diğer Devletin vatandaşlarına kendi ülkesinde taşınmaz edinme imkanı veriyor ve bunu fiilen gerçekleştiriyorsa mütekabiliyet var demektir.
Nitekim, Dışişleri Bakanlığı'nın dosya içindeki 23.6.1982 tarihli yazısında, Türk Vatandaşlarının Almanya'da fiilen taşınmaz sahibi olabildikleri, bu uygulamanın ilerden beri devam ettiği bildirilmiştir.
Dosya içindeki yazılara göre, Batı Alman uyruklu olan davacının miras bırakanının 1950 yılından bu yana Türkiye'de ikamet ettiği ve arada bir, yurt dışına çıkış yaptığı anlaşılmaktadır.
15 Temmuz 1950 günlü ve 5683 sayılı Yabancıların Türkiye'de İkamet ve Seyahatleri Hakkındaki Kanunun 3. maddesine göre Türkiye'de bir aydan fazla kalacak olan yabancı, ikamet teskeresi adındaki belgeyi almak zorundadır. Bu belgeyi alanlar Türkiye'de yerleşmek suretiyle kalabilirler. Yalnız bazı yerlerde ikamet yabancıya tamamen yasaklanmış, ya da izne tabi tutulmuştur. Özellikle askerî birinci ve ikinci derecede yasak bölgelerde yabancıların ikameti kural olarak yasaktır. Köylerde ikamet Köy Kanununun 88. maddesi hükmüne göre İçişleri Bakanlığı'nın iznine tabi tutulmuştur.
Davacı ve murisi Türkiye'de ikamet ve seyahat etme hakkına sahip kimselerdir. Dosya içindeki yazılar bu yönü belgelemektedir.
Dava, Medeni Kanunun 639/2. maddesi ile ilgilidir. Bu madde hükmünce tapu sicilinde, maliki kim olduğu anlaşılmayan veya 20 sene evvel vefat etmiş yahut gaipliğine hüküm verilmiş bir kimsenin uhdesinde mukayyet olan bir gayrimenkulü aynı koşullar altında yedinde bulunduran kimse dahi o gayrimenkulün mülkü olmak üzere tescilini talep edebilir.
Bu madde Türkiye'de bulunan bir taşınmazın zilyetlik ve zamanaşımı yolu ile hangi koşullar altında kazanılabileceğini göstermektedir.
Mütekabiliyet şartına uygun olarak, bir Türk Vatandaşı Almanya'da akdi şekilde, ya da zamanaşımı yolu ile taşınmaz edinebilmektedir. Olağanüstü zamanaşımı yolu ile kazanma koşulları her iki ülkenin mevzuatına göre değişik olsa bile, bu durum karşılıklılık ilkesinin uygulanmasına engel teşkil etmez.
Örneğin, Medeni Kanunun 639. maddesinde kazanma zamanaşımı süresi 20 yıl olduğu halde, Alman Medeni Kanununun 927. maddesinde bu süre 30 yıldır. İç düzenlemeye ilişkin bu hükmün Türk Hukukunda öngörülen zamanaşımı süresini değiştirdiği kabul edilemez. Başka deyimle, Alman Hukukunun daha uzun olan zamanaşımı süresinin olayımıza uygulanması istenemez. Aksi düşünüş kabul edilirse, gayrimenkule ilişkin uyuşmazlıklarda yabancı hukukun uygulanması gerekir. Bu durum ise, Türk kamu düzenini katlanılmaz bir biçimde bozar. Buna mukabil yabancı hukukun iç hukuktaki zamanaşımı süresinden daha uzun ve daha kısa bir süre öngörmesi ise, kamu düzenini bozan bir durum sayılmaz. İlke olarak zamanaşımı yolu ile taşınmaz iktisabı Alman Hukukunda da kabul edilmiş ve karşılıklılık ilkesine uygun olarak Türk vatandaşları Almanya'da bu haktan yararlandıklarına göre, Batı Alman uyruklular da zamanaşımı yolu ile taşınmaz iktisabı hakkından yararlanırlar. Alman Hukukundaki daha uzun olan zamanaşımı süresinin olaya uygulanması gerekmez. Bu genel açıklamalar karşısında mahkemenin karşılıklılık ilkesi bulunmadığına ve dolayısıyla davacının başka bir dava açamayacağına dair gerekçesine itibar etmek mümkün olamayacaktır.
Uyuşmazlığın dava şartları, taraf teşkili ve Medeni Kanunun 639/2. maddesi açısından incelenmesi gerekir.
Davacı, Gerhard Joseph Ernest Alman uyruklu kişilerin mirasçısı olduğunu ileri sürmüş ve İstanbul Sekizinci Sulh Hukuk Mahkemesi'nden alınan mirasçılık belgesi ibraz etmiştir. Davalı Hazine vekili, yargılama sırasında davacının mirasçı olamayacağını, çünkü miras bırakan Hans Von Aulock'un başka mirasçıları bulunduğunu bildirmiştir.
Tapu Kanununun 35. maddesine ve 2675 sayılı Kanuna göre davacının, miras bırakan Hans Von Aulock'un mirasçısı olduğunu ispatlaması gerekir. Mirasçılık belgesi aksi ispat edilinceye kadar geçerli olan belgelerdendir. Gerek dava şartı yönünden, gerekse mirasçının tespiti yönünden Hans Von Aulock'un davacıdan başka mirasçısı olup olmadığının saptanması zorunluluğu vardır. Bu itibarla aksini ileri süren Hazineye mevcut mirasçılık belgesini iptal ettirmek ve gerçek mirasçıları tesbit ettirmek üzere dava açması için gerekli mehil ve imkanın verilmesi icap eder. Miras bırakan Hans Von Aulock'un başka mirasçıları varsa, Medeni Kanunun 581. maddesi uyarınca bunların da davaya katılmaları veya miras ortaklığına Türk Kanunlarına göre bir mümessil tayin ettirilerek onun huzuru ile davaya bakılması gerekir. Mahkemece bu yönün araştırılması, davanın gerçek mirasçı tarafından açılıp açılmadığının denetlenmesi ile ilgilidir. Davacı mirasçı değil ise, şüphesiz miras bırakanın zilyetliğinin maddi hukuk açısından davacıya intikali mümkün olamayacaktır. Medeni Kanunun 539. maddesi hükmüne göre, diğer miras hakları gibi zilyetlik de ancak gerçek mirasçılara intikal eder.
Davada, eski deyimle husumetin kime yöneltileceği meselesi de çözümü gereken bir husustur. Gerçekten de Türk Hukukuna göre, hukuki değerini yitirdiği ileri sürülen bir tapu kaydının iptali davasının, kayıtta malik olarak gözükene malik ölmüşse mirasçılarına yöneltilmesi gerekir. Bu yön hem maddi hukuk bakımından, hem de usul hukuku bakımından yerine getirilmesi gereken bir ödevdir. Mesele bu açıdan incelendiğinde, belediyenin dava ile ilgisi bulunmadığı ortaya çıkar. Belediyenin davada hukuki yararı söz konusu bulunmamaktadır. O itibarla belediye hakkındaki davanın reddine karar verilmesi sonuç bakımından Yasaya uygundur. Davacı tarafın bu yöne ilişen temyiz itirazları yerinde bulunmadığından (REDDİNE), diğer davalıların durumuna gelince: Dava konusu taşınmazlara ait tapu kayıtlarında, malik olarak gözüken Paul Peter Danielsen 2.7.1958 tarihinde ölerek, kızlık adı Ries olan dul Elly Danielsen'i, bu da 30.4.1971 tarihinde ölerek Elfriedewatts, Wilhem Ries, Martin Ries'i ve bunlardan Wilhem Ries'in de 26.4.1974'de ölümü ile karısı Anne Viktoria Ries'i terketmiştir. Paul Peter'in mirasçılarını tesbit eden ve Alman mahkemelerinden verilmiş olan mirasçılık belgeleri Türk Hukukuna göre tanınmamıştır. 2675 sayılı Kanunun 22. maddesine göre Türkiye'de bulunan taşınmaz mallar hakkında Türk Hukuku uygulanır. Ayrıca aynı Kanunun 23. maddesinde taşınmaz mallar üzerindeki mülkiyet hakkı ve diğer aynî hakların, malların bulunduğu yer hukukuna tabi olduğu, 30. maddesinde mirasa ilişkin davaların Türkiye'deki son ikametgahı mahkemesinde, son ikametgahının Türkiye'de olmaması halinde terekeye dahil malların bulunduğu yer mahkemesinde bakılacağı 38. maddesinin (B) bendinde ilamın Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması şartı öngörülmüş 42. maddede de 38. maddenin (A) ve (D) bentlerinin uygulanamayacağı açıklanmıştır. Bu hükümlere göre, davanın gerçek mirasçılara yöneltilmesi gerekmektedir. Kayıtta malik gözükenin gerçek mirasçılarının tespiti icap eder. Mirasçıları belli olan kimsenin mal idaresine yetkili olan kayyımla temsili mümkün değildir. Yabancı mahkeme tarafından Türkiye'de bulunan gayrimenkullere ilişkin mirasçılık belgesi tanınmadığı sürece kabul edilemeyeceğine göre bu mirasçılık belgeleri ile yetinilmemesi ve malik gözükenin tüm nüfus kayıtlarının celbedilerek gerçek mirasçılarının saptanması ve davanın bunlara yöneltilmesi için davacı tarafa mehil verilmesi ve bu suretle ilk aşamada dava şartı ve daha sonraki safhada davanın gerçek davalılara yöneltilmesi koşulları yerine getirildikten sonra uyuşmazlığın esasının incelenmesi gerekir. Türk hukukuna göre, dava şartı ve temsil kamu düzeni ile ilgilidir. Bu itibarla mahkemece davanın gerçek hasma yöneltilmiş olup olmadığını aramak zorunluluğu vardır.
Dava, 1567 sayılı Kanun ve bu Kanuna göre çıkartılan tebliğler ve kararname hükümlerini bertaraf etmek amacı ile açılmış yahut feragat, kabul, sulh gibi uyuşmazlığa son veren irade işlemlerine bağlanmış ise, kamu düzenini ilgilendiren veraset vergisi kanunu, 1567 sayılı Kanun ve bu Kanuna göre çıkarılan tebliğler, Vergi Kanunları, Harçlar Kanunları gibi kanunların hükümlerinin gözönünde tutulması, bu hükümlerden kaçınmak maksadına yönelik davranışlara izin verilmemesi gerekir. Dava şartı ve husumet tevcihine ait şartlar çözümlendikten sonra, işin esasının incelenmesi, Medeni Kanunun 639/2. maddesinde öngörülen diğer kazanma koşullarının oluşup oluşmadığının araştırılması, Türkiye'de ikamet ve seyahat etmek hakkına sahip olduğu dosya içindeki belgelerden anlaşılan davacının ara sıra Türkiye dışına çıkışının süregelen zilyetliği ne yönde etkilediğinin açıklanması gerekir. Mahkemece açıklanan yönler üzerinde durulmamış eksik inceleme ve aksine düşüncelerle yazılı şekilde hüküm verilmiştir.
Sonuç: Temyiz itirazları açıklanan nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün bozulmasına; Yargıtay duruşmasında vekil ile temsil olunan davacı için Avukatlık Ücret Tarifelerine göre takdir olunan 3000 lira avukatlık ücretinin davalı Maliye Hazinesinden alınarak davacıya verilmesine ve 1500 lira peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI (I)
Taşınmaza ilişkin konularda taşınmazın bulunduğu yer hukukunun uygulanacağı kuşkusuzdur. Sayın çoğunluk görüşünde açıklandığı gibi, ülkemizde bulunan bir taşınmazın herhangi bir hukuki nedenle kazanılmasında, yabancı uyruklu kişiler bakımından kesin bir imkansızlık yoktur. Ne var ki, ülkemiz kanunlarının sınırlamayı gerektiren hükümlerinin yanı başında, esaslı bir unsur olan karşılıklılık ilkesinin yorumu ve uygulanması açısından sayın çoğunlukla aynı görüşü paylaşamadığımı belirtmek zorundayım. Medeni Kanunun 639/2. maddesi uyarınca kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlikle taşınmaz edinilmesinde Federal Alman ve Türk Hukuku arasında gerçek anlamda karşılıklılık bulunduğu söylenemez. Federal Almanya'da Türkler için zilyetlikle kazanma müessesesinin var olduğu, ancak koşullarının Türk Hukukundan farklı bulunduğu saptanmıştır. Özellikle Alman Hukukunda kazandırıcı zamanaşımı süresinin 30 yıl olması ve tescil isteyenin adının tapuda kayıtlı bulunması koşulları, hukukumuzla paralellik taşımadığı ve bu açıdan karşılıklılık esasının var olmadığı sonucuna götürür. Kuşkusuz, yabancı hukuktaki bu koşulların, kendi hukukumuzun uygulanmasında öncelik taşıyacağı ve üstü kapalı biçimde hukukumuzu değiştireceği savunulamaz. Bu konuda Türk Taşınmaz Hukuku esaslarının uygulanacağı doğaldır; ancak karşılıklı olmak koşulu ile!.. Yukarıda açıklanan farklı imkanlar, karşılıklılık ilkesini zedeler. Bu imkanın varlığından söz edilebilmesi için nasıl Alman uyruklu kişiler -diğer koşullar varsa- yirmi yıllık bir zilyetlikle tapuda isimleri olmasa dahi taşınmazın tescilini isteyebileceklerse, Türk vatandaşları da Almanya'da aynı süre ve koşullarda tescil isteyebilmelidirler. Oysa yirmi yıl zilyetliği olan ve tapuda adı kayıtlı bulunmayan kimseler bu haktan yararlandırılmamaktadır. Demek oluyor ki, bu farklılık Türk vatandaşı zararına sonuç doğurmaktadır. Bu durumda karşılıklılık vardır denemez.
Öte yandan, yerel mahkemenin de kabul ettiği gibi zilyetlik kesintisiz olmayıp, aralıklıdır. Zaman zaman yurt dışında bulunmak suretiyle Türkiye'de ikamete ara verilmiş olması zilyetliği kesintiye uğratmış bulunmaktadır. Her iki nedenle, diğer dava şartları ve husumet ehliyeti yönlerinden inceleme ve araştırma yapılması yolunda sayın çoğunluk görüşüne katılmadığımdan, yerel mahkeme hükmünün onanması gerektiği görüşündeyim.
KARŞI OY YAZISI (II)
Karşılıklılık ilkesine göre Alman uyruklu davacının M.K.nun 639/2. maddesi uyarınca zilyetlikle taşınmaz kazanması mümkün değildir. Sayın Üye Cahit Nalbantoğlu'nun sadece bu hususa ait düşüncesine aynen katılıyorum. Mahkeme kararının bu nedenle onanması görüşündeyim.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy