MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Tapu iptali ve tescil
... ile Hazine, ... Köyü Tüzel Kişiliği, ... ve müşterekleri aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının kabulüne dair ... Asliye Hukuk Mahkemesi'nden verilen 17.07.2012 gün ve 129/63 sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davalı Hazine temsilcisi, davalılar ..., ... ve ... taraflarından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:
KARAR
Davacı, dava konusu 735 parsel sayılı taşınmazın kök muris dedesi ...'a aitken ölümünden sonra mirasçıları arasında 1950'li yıllarda yapılan taksim ile annesi ...'a, annesinin de ölümü ile taksim sonucu kendisine intikal ettiğini, 1950'li yıllardan beri taşınmazın eklemeli zilyetliğinde bulunduğunu, ancak kadastro sonucu taşınmazın 1/3'er pay oranında annesi, davalılar murisi ... ve dava dışı ... adına tescil edildiğini, davalılar murisi ...'in 01.06.1989 tarihinde öldüğünü, ölüm tarihinden itibaren yirmi yıllık sürenin geçtiğini, TMK'nun 713. maddesinde düzenlenen olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı ile kazanma koşullarının lehine gerçekleştiğini açıklayarak, parselin davalılar murisi ... adına kayıtlı 1/3 payının tapusunun iptali ile adına tescilini istemiştir.
Davalı ... cevap dilekçesinde, kök muris ...'in ölümünden sonra mirasçıları arasında taksim yapılmadığını, taşınmazı babası ...'in kullandığını ancak davacı murisi ...'nin miras payını istemesi üzerine babasının ...'ye ekip biçmesi için izin verdiğini, bu şekilde parselin ... tarafından elli sene kullandığını, tapulu taşınmazların zilyetlikle edinilmesinin mümkün olmadığını bildirerek davanın reddini savunmuştur.
Davalı ... cevap dilekçesinde, kök muris ... mirasçıları arasında taksim yapılmadığını, taşınmazın davacı ve babası ... tarafından kullandığını, babasının ölümünden sonra mirasçıların çoğalması, taşınmazın kendilerine uzak ve küçük miktarda olması nedeniyle ekemediğini, tapulu taşınmazların zilyetlikle edinilmesinin mümkün olmadığını bildirerek davanın reddini savunmuştur.
Davalılar ..., ... ve ... 20.20.2010 tarihli yargılama oturumunda, davaya konu tarlanının dedeleri ...'un ölümüyle mirasçıları
arasında yapılan taksim sonucu halaları ...'ye verildiğini, 1952 yılından beri tarlanın önce ..., ölümünden sonra oğlu davacı tarafından tek başına kullanıldığını, taşınmazı tapuda davacıya devretmek istediklerini ancak kardeşleri İhsan'ın razı olmaması nedeniyle devri gerçekleştiremediklerini, taşınmazda haklarının bulunmadığını bildirmişlerdir.
Davalı ... duruşmada, dava konusu hakkında bilgisinin bulunmadığını, açılan davaya diyeceğinin olmadığını savunmuştur.
Mahkemenin 26.01.2011 tarihli yargılama oturumunda davaya dahil edilmesine karar verilen davalı Hazine temsilcisi, duruşmalara katılmış ancak davanın esası hakkında beyanda bulunmamıştır.
Aynı oturumda davaya dahil edilmesine karar verilen ... Köyü Tüzel Kişiliği'ni temsilen Köy Muhtarı duruşmada, taşınmazın davacının annesi ve davacı tarafından ekildiğini bildirmiştir.
Mahkemece, davanın kabulüne, 735 parselde ... adına kayıtlı 1/3 payın tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesi üzerine, hüküm, davalı Hazine temsilcisi, davalılar ..., ... ve ... tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, kazanmayı sağlayan eklemeli zilyetlik ve TMK'nun 713/2. fıkrasında yer alan “maliki 20 yıl önce ölmüş…” hukuki sebebine dayalı olarak TMK'nun 713/1 ve 2. fıkraları gereğince tapunun hukuki değerini yitirdiği gerekçesiyle açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır. Dosya arasındaki tapu kaydına göre dava konusu 735 parselin 1/3'er payı tapulama yoluyla 05.05.1981 tarihinde ... ve ... adına, 1/3 payı intikal ile 11.04.1996 tarihinde davacı adına tescil edilmiş, davaya konu ...'un 1/3 payının davalı mirasçılarına intikali sağlanmamıştır.
TMK'nun 713/2. fıkrasında yer alan “…ölmüş…” ibaresinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi nedeniyle mahkeme kararının irdelenmesi gerekmektedir. Somut olayda çözümlenmesi gereken öncelikli sorun; yerel mahkemenin kararına dayanak oluşturan hükmün TMK'nun 713/2. fıkrasındaki; “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesince iptaline ilişkin kararı ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararının eldeki davaya etkisinin ne olacağı hususudur.
Davaya dayanak oluşturan TMK'nun 713/2. fıkrasında yer alan “…ölmüş…” sözcüğünün, "Anayasa Mahkemesi'nin 17.3.2011 gün ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline, bu sözcüğün uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazetede yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına 17.03.2011 tarihinde karar verilmiştir."
Anayasa Mahkemesi Kararları'nın Özelliği ve Geriye Yürümezliğinin İrdelenmesi;
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 153/2. fıkrasında; Anayasa Mahkemesinin, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemeyeceğini vurguladıktan sonra aynı maddenin 5. fıkrasında da “iptal kararlarının geriye yürüyemeyeceği” açıklanmıştır.
Anayasa Mahkemesi'nin verdiği iptal kararları, İdari Yargıda verilen iptal kararlarından farklı bir özelliğe sahiptir. İdari Yargıda asıl olan iptal kararlarının geriye yürümesi yani iptal edilen idari işlemin doğduğu andan itibaren yok sayılması esas alınmasına karşın, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının geriye yürümemesi asıldır. Bu bakımdan İdari Yargıdaki iptal kararları beyan edici, açıklayıcı nitelikte olduğu halde Türk Anayasa Yargısı'ndaki iptal kararları genelde kurucu (inşai-yenilik doğurucu) niteliktedir.
Türk Anayasa sisteminde benimsenen iptal kararının geriye yürümezliği kuralının getiriliş amacı, kazanılmış hakları ve hukuksal güvenliği ortadan kaldırıcı ya da toplumun adalet anlayışını zedeleyici sonuçlar doğurmasından kaygı duyulmasını önlemek, Devlete olan güven duygularını sarsmamak, Devlet yaşamında hukuk kargaşasına neden olmamak, hukuk güvenliğini ve istikrarını sağlamak olarak özetlenebilir.
Bu bakımdan iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi, kabul edilen önemli bir ilkedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi; 12.12.1989 gün ve 1989/11 Esas, 1989/48 Karar sayılı kararında, “Türk Anayasa sisteminde Devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca Devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadar ki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır.” denilmek suretiyle konunun önemi vurgulanmıştır.
Esasen bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde, tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış hakların) korunması Hukuk Devletinin bir gereğidir. O nedenle hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kuralları uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geriye yürüyemeyeceğinin (ceza mahkûmiyetlerinde durum farklıdır) kabulü kaçınılmazdır.
Bu durumda kazanılmış haklar kavramı Hukuk Devleti kavramının temelini oluşturan unsurlardan biri olarak kabul edilmektedir.
Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar, Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir Hukuk Devletidir” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve bu nedenle kabul edilemez.
Anayasa Mahkemesi'nin 19.12.1989 gün ve 1989/14 Esas, 1989/49 Karar sayılı kararında aynen; “bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların korunması Hukuk Devletinin gereği olduğunu” vurgulamaktadır.
Bu karara paralel olarak Danıştay’da; 16.12.1966 tarih ve 1963/386 Esas, 1966/1642 Karar sayılı kararında; “iptal kararları geriye yürümez” kuralının kazanılmış hakları saklı tutmak, hukuk kararlılığı ve dolayısıyla kamu düzenini korumak amacıyla getirildiği görüşü benimsenmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararları, kural olarak Resmi Gazete'de yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hukuki sonuçlar doğurmaktadırlar. Bu nedenledir ki, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önce iptal edilen yasa kuralına dayanılarak verilen ve kesinleşmiş mahkeme kararının Anayasa Mahkemesi kararından etkilenemeyeceği açıktır. Yani Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının, iptal edilen yasa kuralına dayanılarak daha önce verilip kesinleşmiş olan hükme etkili olması olanaklı değildir.
Saptanan bu olgular karşısında Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnalarını kamu düzeni, genel ahlak kuralları ile kazanılmış hak ilkesi oluşturmaktadır. Kazanılmış (müktesep) hakkın söz konusu olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının uygulanamayacağı kabul edilmektedir.
Eldeki dosyada söz konusu olan somut olaya gelince: TMK'nun 713/2. fıkrasında açıklanan üç ayrı hukuki sebepten biri olan “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesi'nce iptalinden sonra elde bulunan veya açılacak olan davalara etkisinin ne olacağı üzerinde durulması gerekmektedir. TMK'nun 713/1. fıkrasında; “tapu kütüğünde
kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.” denilmiştir.
Aynı maddenin 2. fıkrasında ise; “aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir” amir hükmüne yer verilmiştir.
Görüldüğü gibi TMK'nun 713/2. fıkrasına dayalı olarak açılan davaların başarıya ulaşması; bu fıkrada belirtilen koşullar yanında aynı zamanda 713/1. fıkrasındaki koşulların da gerçekleşmiş bulunmasına bağlıdır. Çünkü 2. fıkrada; “aynı koşullar altında…” denilmek suretiyle aynı maddenin 1. fıkrasına atıfta bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle 1. fıkradaki koşulların araştırılıp belirlenmesi zorunludur.
TMK'nun 713/5. fıkrasının son cümlesinde ise; “Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.” ilkesi getirilmiştir. Bu ilke 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Kanunla anılan fıkraya eklenmiştir. 04.12.1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararından önce 743 sayılı TKM'nin 639 (TMK.nun 713). maddesine dayalı olarak açılan davalarda mülkiyetin hangi tarihte doğacağı ve kazanılacağı konusu gerek uygulamada ve gerekse doktrinde oldukça tartışmalı idi. 4.12.1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararı ile; “kazandırıcı zamanaşımı yoluyla tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin TMK'nun 639/1. maddesine göre verilen tescil kararları inşai-ihdası (yapıcı-kurucu-yenilik doğurucu) nitelikli kararlardır. Mülkiyet hakkı bu kararların kesinleştiği anda kazanılır.” görüşü benimsenmişti. Daha sonra 1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK'nun 713/5. fıkrasının son cümlesiyle aynı maddenin 1 ve 2. fıkralarını da kapsayacak biçimde, mülkiyetin 1. fıkrada öngörülen koşulların oluşmasıyla kazanılacağı kabul edilmiştir.
İşte TMK'nun 713/5. fıkrasında mülkiyet, 1. fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur ibaresi TMK'nun 713/1 ve 2. fıkralarına dayalı olarak açılan davalar açısından “kazanılmış (müktesep) hak” olarak kabul edilip edilemeyeceği sorunu karşımıza çıkmaktadır. Sözü edilen ibare ile 1 ve 2. fıkralarında yer alan tüm koşulların gerçekleşmesi yanında aynı maddenin 1. fıkrasında açıklanan 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda mülkiyetin kazanılacağı kastedilmektedir. Şu halde, Anayasa Mahkemesi'nce yürürlüğünün durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce dava açanlar (eldeki davalar) ile açmayanlar bakımından 20 yıllık kazanma süresi ve 2. fıkrada açıklanan maliki 20 yıl önce ölmüş olan kişi bakımından söz konusu süreler dolmuş ise bunlar açısından kazanılmış (müktesep) hakkın kabul edilip edilmeyeceğinin değerlendirilmesi gerekir.
TMK'nun 713/5. fıkrasına eklenen ibare ile mülkiyet hakkının tüm kazanma koşullarının oluşması ile 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda kazanılacağı açıklandığına ve bu konuda hiçbir duraksama söz konusu olamayacağına göre az önce açıklanan durumlar bakımından kazanılmış hakkın varlığının kabulü gerekmektedir. Yukarıda yapılan tüm açıklamalar da bunu doğrulamaktadır. 4721 sayılı Kanunla getirilen ve TMK'nun 713/5. fıkranın son cümlesi için gösterilen gerekçede de şu ifade yer almaktadır: “Gerçekten, mülkiyet hakkının hangi anda kazanılmış olacağı sorusunu cevaplayan bu yeni
Hükme göre, mülkiyet 1. fıkrada öngörülmüş olan bütün şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olacak, yani hâkimin vereceği tescil kararı geriye dönük (makable şamil) sonuç doğuracaktır.” denilmektedir.
Anayasa Mahkemesi'nin verdiği iptal kararıyla birlikte 17.03.2011 tarihinde aynı zamanda; “…kararın Resmi Gazete'de yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına” karar verilmiştir. Şu halde yürürlüğünün durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce açılmış bulunan davalar bakımından maliki 20 yıl önce ölmüş ve o tarihten dava tarihine veya kayıt maliki adına bulunan tapu kaydının intikal gördüğü tarihe kadar diğer kazanma koşulları yanında 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür davalar bakımından kazanılmış (müktesep) hakkın kabulü gerekir. Uyuşmazlığa konu yapılan tapu kaydı; malikin ölüm tarihinden itibaren 20 yıllık kazanma süresi geçtikten sonra intikal görmüş ise bu tür intikal gören kayıt hukuken bir değer taşımaz ve intikal maliklerine herhangi bir hak bahşetmez. Yine dava açmamış ancak; Anayasa Mahkemesi'nin verdiği yürürlüğünün durdurulması karar tarihi olan 17.03.2011 tarihinden önce hak sahipleri yararına kazanma koşulları oluşmuş, malik 20 yıl önce ölmüş ve 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür hak sahiplerinin de dava açma yönünden kazanılmış haklarının olduğunun da kabulü gerekmektedir. Bu gibi hak sahiplerinin 17.03.2011 tarihinden önce veya sonra dava açmalarının bir önemi bulunmamaktadır.
Bu açıklamalardan sonra kazanılmış hakkın olduğu gözetilerek TMK'nun 713/2. maddesi bakımından dosya incelendiğinde; dava konusu taşınmazın 1/3 payı 05.05.1981 tarihinde ... adına tescil edilmiştir. ... Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 09.02.2012 tarih, 2012/11 Esas ve 2012/34 Karar sayılı mirasçılık belgesine göre ..., 06.01.1989 tarihinde ölmüş ve davalı gerçek kişileri mirasçı bırakmıştır. Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına, mevcut deliller Mahkemece takdir edilip karar verildiğine, davaya konu 1/3 pay maliki ...'un ölümünden davanın açıldığı 23.08.2010 tarihine kadar 20 yılı aşkın sürenin dolduğuna, taşınmazın davasız, aralıksız, malik sıfatıyla tarla olarak davacı tarafından kullanıldığına, davalı gerçek kişilerin taşınmazda herhangi bir zilyetliklerinin bulunmadığı, davalıların kendisi ve keşifte dinlenen tanıklar tarafından ifade edildiğine, dava konusu taşınmazın tapu kaydının hukuki değerini yitirdiğinin kabul edilerek yazılı şekilde davanın kabul edilmesinde herhangi bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, davalılar ..., ... ve ...'ün esasa yönelik tüm temyiz itirazlarının aşağıda belirtilen husus dışında reddi ile usul ve yasaya uygun bulunan hükmün esasına ilişkin bölümünün ONANMASINA,
Davalıların harç, yargılama gideri ve avukatlık ücretine ilişkin temyiz itirazlarına gelince; bakiye karar ve ilam harcı, yargılama giderleri ile avukatlık ücretinin Hazine ve Köy Tüzel Kişiliği dışındaki davalılara yükletilmiş olması doğru görülmemiştir. Dairemizin yerleşmiş uygulamalarına ve HGK'nun 17.02.2010 tarih ve 2010/8-58 Esas, 2010/78 Karar sayılı kararına göre, TMK'nun 713/2. maddesine dayalı uyuşmazlıklarda davanın başarıya ulaşması halinde davalılar harç, yargılama giderleri ile avukatlık ücretinden sorumlu tutulamaz. Mahkemece, bu husus gözden kaçırılarak geriye kalan harç, yargılama giderleri ile avukatlık ücretinin gerçek kişi davalılardan alınmasına karar verilmiş olması anılan uygulamaya ve Hukuk Genel Kurulu kararına aykırıdır.
Öte yandan, kural olarak tapu iptali ve tescil davalarında; dava kayıt malikine kayıt maliki ölmüş ise mirasçılarına yöneltilerek açılır. TMK'nun 713/2. fıkrası gereğince açılan davalarda Hazine, ancak TMK'nun 501. maddesi uyarınca son mirasçı sıfatıyla hasım gösterilmektedir. Davacı dava dilekçesinde davalı olarak göstermediği ve bu yönde talebi
olmadığı halde, Mahkemenin ara kararı ile davaya dahil edilen Hazine ve ... Köyü Tüzel Kişiliği yönünden davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, bu hususta olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiş olması doğru değil ve bozmayı gerektirmekte ise de, hükmü temyiz etmeyen Köy Tüzel Kişiliği yönünden bu husus bozma sebebi yapılmamış, eleştirmekle yetinilmiş, davalı Hazine temsilcisinin temyiz itirazları açıklanan nedenle yerinde görülmüştür.
Davalı Hazine temsilcisinin ve davalılar ..., ... ve ...'ün temyiz itirazları açıklanan nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün harç,yargılama gideri ile avukatlık ücretine ilişkin bölümünün 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla HUMK'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK'nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK'nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 247,50 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davalılar ..., ... ve ...'e iadesine 20.06.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy