MAHKEMESİ:Sulh Hukuk Mahkemesi
DAVATÜRÜ:Tapu iptali ve tescil
... ile ... aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının reddine dair ... Sulh Hukuk Mahkemesi'nden verilen 04.09.2012 gün ve 155/278 sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:
KARAR
Davacı ... vekili, davacıya dedesinden intikal eden bir parça taşınmazın kadastro çalışmalarında davalı adına tespit ve tescil edilen 103 ada 7 parsel içinde kaldığını açıklayarak, davalı üzerindeki tapu kaydının iptaliyle davacı adına tesciline karar verilmesini istemiştir.Davalı, taşınmazı bir bütün olarak ...'tan satın aldığını ve afet kadastrosu sonucunda adına tespit ve tapuya tescil edildiğini bildirmiş ve davanın reddini savunmuştur.Mahkemece, hak düşürücü süre geçtiğinden davanın reddine karar verilmesi üzerine; Hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dava, muristen intikal ve kazanmayı sağlayan eklemeli zilyetlik hukuki sebebine dayalı olarak TMK'nun 713/1 maddesi gereğince açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır.Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ise de bu görüşe katılma olanağı bulunmamaktadır. Dava konusu 103 ada 7 parsel sayılı taşınmaz 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun uyarınca yapılan afet kadastrosunda 09.12.1980 tarihinde senetsizden davalı adına tespit edilmiş ve 29.12.1980 tarihinde tapuya tescil edilmiştir.
Anılan Kanun'un 18. maddesinde "Bu kanuna göre afet sebebiyle İmar ve İskan Bakanlığı'nca lüzum görülecek yerlerin kadastro ilanlarının yapılmasına, Kadastro komisyonlarının kurulmasına lüzum kalmaksızın kadastro postalarına belediyece ve köy ihtiyar heyetince iki bilirkişi verilmek ve tasarruf tetkikleri, mahalli kadastro müdürü ve tapu fen memuru tarafından ifa olunmak suretiyle 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Takrir Kanunu'na göre öncelikle Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nce yaptırılır. Anlaşmazlıklar mahalli mahkemelerce hallolunur. Sözü edilen kadastro işlerine ilişkin uygulama İmar ve İskan Bakanlığı ile Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nün bağlı olduğu Bakanlık arasında müştereken tesbit edilecek esaslar dahilinde yapılır." hükmüne yer verilmiş olup bu madde ile o tarihte yürürlükte bulunan 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahrir Kanunu, bu Kanun'un yürürlükten kaldıran 766 sayılı Tapulama Kanunu ve halen yürürlükte bulunan 3402 sayılı Kadastro Kanunu''na göre yapılması öngörülen; özellikle "kadastro ilanlarının yapılması" ve doğacak anlaşmazlıkların "mahalli mahkemelerde" çözüme bağlanması bakımından, Yasa'nın temel düzenlemelerinden uzaklaşıldığı görülmektedir.Bilindiği üzere, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 1. maddesinde "Bu Kanun'un amacı, memleketin kadastral topoğrafik haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukuki durumlarını tesbit etmek ve bu suretle Türk Medeni Kanunu'nun öngördüğü tapu sicilini kurmaktır" denilmiş; böylece, amacı belirleyen madde hükmü, "geometrik şekil" ve "taşınmaz malların hak durumlarını saptamak" gibi iki temel işlevi yerine getiren kadastroyu da tanımlamıştır. 3402 sayılı Kanun'da deyimini bulan "amaç" ve "kadastro" tanımı, yürürlükten kaldırılan önceki 2613 ve 766 sayılı kanunlarda da benzeri ifadeler ile yer almıştır. Kanunların düzenlediği geometrik şekil ve hak durumunu belli etme tesbitleri için, özel (kadastro) ve genel (asliye ve sulh hukuk) mahkemelerinde hak arama yolları açılmadan kadastronun tüm evreleriyle tamamlandığı ve kadastral bir sicilin ortaya çıktığı söylenemez. Diğer bir deyişle, hak arama imkanı tanınmadan; özellikle, kadastro tutanağı kanunlarında yazılı yöntemine uygun biçimde kesinleştirilmeden ortaya çıkan sicil yok hükmündedir( HGK'nun 26.02.2003 tarih ve 2003/1- 130 Esas, 2003/121 Karar sayılı ilamı). 7269 sayılı Yasa'nın 18. maddesi ile yapılan yollama uyarınca, 766 sayılı Kanuna göre çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde 1980 yılında yapılan işleme genel kadastro anlamı verilemeyeceğinden 3402 sayılı yasanın 12/3 maddesinin somut olayda uygulanması mümkün değildir. Mahkemece, toplanan deliller değerlendirilerek sonucuna göre bir karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulüne, yerel mahkeme hükmünün 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesi yollaması ile halen yürürlükte bulunan 1086 sayılı HUMK'nun 428.maddesi uyarınca BOZULMASINA, HUMK'nun 440/III-2 bendi gereğince ilama karşı karar düzeltme yolu kapalı bulunduğuna, 21,15 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 31.10.2013 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Dava, kadastrodan önceki kazanmayı sağlayan zilyetlik hukuki sebebine dayalı olarak TMK’nun 713/1. ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14.maddesi gereğince açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır.Mahkemece, 3402 sayılı Kadastro Kanunun'un 12/3.maddesinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçmesi nedeniyle davanın reddine karar verilmesi ve hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, değerli Daire çoğunluğunca hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Dava konusu 103 ada 7 sayılı parsel tapuda yapılan satış ve devirle 10.12.1996 tarihinde davalı ... tarafından satın alınmıştır. Bu parselin esası dosya arasında bulunan ... Tapu Sicil Müdürlüğü’nün karşılık yazılarına göre; tesis kadastrosu sırasında kadastro tutanağının düzenlenmediğini, ... Köyü 1 ada 1,2 ve 3 parsellerin Afet Kadastrosu parselleri olduğunu, 2008 yılında köyde kadastro çalışmalarının yapıldığını, 1 ada 1 parselin 103 ada 9, 1 ada 2 parselin 103 ada 8 ve 1 ada 3 parselin ifrazen 1 ada 4 parseli oluşturduktan sonra kadastroca 103 ada 7 sayılı parselin meydana geldiğini, bu parsellerin tesis kadastrosunda kadastro tutanaklarının düzenlenmediğini bildirmiştir. Dosya arasında bulunan 1 ada 3 parselin kadastro beyannamesi ile diğer bilgi ve belgelere göre 1 ada 3 parselin Afet kadastrosu sırasında 29.12.1980 tarihinde ... isimli şahıs adına tespit edildiği, komisyonca söz konusu şahıs adına tesciline karar verilen taşınmazın daha sonra ifrazen 1 ada 4 sayılı parsel numarasını aldığı ve bu parselin kayıt maliki ... tarafından 10.12.1996 tarihinde davalı ...’e resmi satış işlemiyle satıldığı ve buna bağlı olarak 10.12.1996 tarihinde davalı ... adına 103 ada 7 sayılı parselin tapusunun oluştuğu anlaşılmaktadır. Parselin dayanağının Afet Kadastrosu parseli olduğu konusunda azınlık ile çoğunluk arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.oğunluk ile azınlık arasındaki uyuşmazlık; 7269 sayılı Kanun hükümleri uyarınca yapılan Afet Kadastrosunun bir kadastro olup olmadığı, yani anılan Kanun'un 18. maddesi uyarınca yapılan işlemin niteliğinin ne olduğu ve buna bağlı olarak olayda, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12/3. fıkrasında öngörülen 10 yıllık hak düşürücü sürenin uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır.Çoğunluk görüşünde; 1- ilânların yapılmadığına, 2- kadastro komisyonlarının kurulmasına izin verilmediğine, 3- kadastronun tanımından hareketle "geometrik şekil ve hak durumunu belli etme tespitleri için Kadastro, Asliye ve Sulh Hukuk Mahkemelerinde hak arama yolları açılmadığına" yani tespite karşı itiraz ve dava açma hakkı tanınmadığına, 4- kadastro tutanağı, kanunlarda yazılı yöntemine uygun biçimde ilan edilip kesinleştirilmediğine, 5- 3402 sayılı Kanun'un mükerrer kadastroyu düzenleyen 22/3 ve geçici 4/3. maddesinin olayda uygulama yeri bulunmadığına göre, 7269 sayılı Kanun'un 18. maddesi uyarınca yapılan işlem "tam bir kadastro sayılamayacağını", ortaya çıkan "sicilin" yok hükmünde olduğunu ve 3402 sayılı Kanun'un 12/3. fıkrasında açıklanan 10 yıllık hak düşürücü sürenin bu nedenlerle uygulanamayacağını açıklamışlardır. Saptanan bu ilkeler Hukuk Genel Kurulu'nun 05.02.2003 tarih ve 2003/1 - 87 - 74, aynı tarih 2003/1 - 88 - 55, 06.02.2003 gün ve 2003/1 - 130 – 121 ve 12.03.2003 gün ve 2003/1 - 110 - 162 sayılı kararlarında aynen yer almakta olup, aynı gerekçeye dayandıkları anlaşılmaktadır.İşlemin temelini teşkil eden 7269 sayılı Kanun'un 02.07.1968 tarih ve 1051 sayılı Kanunla değişik 18. maddesi; bu kanuna göre afet sebebi ile İmar (Bayındırlık) ve Iskan Bakanlığı'nca lüzum görülecek yerlerin kadastrosu ilanların yapılmasına, kadastro komisyonlarının kurulmasına lüzum kalmaksızın kadastro paftalarına belediyece ve köy ihtiyar heyetince iki bilirkişi verilmek ve tasarruf tetkikleri, mahalli kadastro müdürü ve tapu memuru tarafından ifa olunmak suretiyle 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununa göre öncelikle Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nce yaptırılır.Anlaşmazlıklar mahalli mahkemelerce hallolunur.Sözü edilen kadastro işlerine ilişkin uygulama İmar ve İskan Bakanlığı ile Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nün bağlı olduğu bakanlık arasında müştereken tespit edilecek esaslar dahilinde yapılır. Şeklinde düzenlenmiştir.Anılan madde, afet kadastrosu işlemlerinin, o tarihte yürürlükte bulunan ve daha sonra 09.10.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Kanunu ile kaldırılan 2613 sayılı Kanuna göre yapılacağını öngörmekle birlikte, özellikle "kadastro ilanlarının yapılması, kadastro komisyonlarının kurulması" ve doğacak uyuşmazlıkların "mahalli mahkemelerde" çözüme bağlanması açısından 2613 sayılı Kanunun bazı düzenlemelerinden ayrıldığı görülmektedir. 2613 sayılı Kanun yürürlükten kaldırıldığına göre, bu kanun yerine 3402 sayılı Kanun hükümleri uygulanmakta olup, afet kadastrosu da 3402 sayılı Kadastro Kanununun esasları uyarınca yapılmaktadır.7269 sayılı Kanunun 18/son fıkrası hükmü gereği, İmar ve İskan Bakanlığı ile Tapu veKadastro Genel Müdürlüğü'nün bağlı olduğu Devlet Bakanlığı arasında düzenlenen "Afet Bölgelerinde Yapılacak Tapu ve Kadastro Hizmetlerine ilişkin 30.06.1972 tarihli Protokolün"uyuşmazlık konusu hususlara bir açıklık getirmediği daha çok teknik konuları düzenlediği anlaşılmıştır.Öte yandan 3402 sayılı Kadastro Kanununun 48/son fıkrasında "diğer kanunların, 2613 ve 766 sayılı Kanunlara yaptığı atıflar bu kanunun ilgili hükümlerine yapılmış sayılır, aynı kanunun geçici 4/3 fıkrasında da; "2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu ile diğer kanunlar gereğince özel kadastrosu yapılan ve tutanakları kesinleşmiş bulunan taşınmazlar için 10 yıllık hak düşürücü süre geçmiş ise, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hak sahipleri dava açabilirler" hükmüne yer verilmiştir. O halde somut olayın çözümünde bu maddelerin gözardı edilmesi düşünülemez.
A- Afet Kadastrosunu Düzenleyen 18. madde, Hangi Noktalarda 3402 sayılı Kanunun (Mülga 2613 sayılı Kanunun) Genel Uygulamasından Ayrılmaktadır- Getirilen istisnalar nelerdir:
1- Kadastro Kanunundaki ilanların yapılmaması (3402 SK.nun 2, 4 ve 11),
2- Kadastro Komisyonunun kurulmaması (3402 SK.nun madde 3),
3- Kadastro Postasına (ekibine) belediyece ve köy ihtiyar heyetince iki bilirkişi verilmesi (3402 SK.nun madde 3),
4- Tasarruf tetkiklerinin (kadastro iş ve işlemlerinin) mahalli kadastro ve tapumemuru tarafından yapılması (3402 SK.nun madde 10),
5- Anlaşmazlıkların Kadastro Mahkemesi yerine mahalli mahkemelerce çözülmesi
öngörülmüştür.
B- 7269 sayılı Kanunun 18. maddesinde Düzenlenen Bu Ayrık (Özel - İstisnai)Durumla Ne Amaçlanmıştır:Bu düzenleme ile;
1- Kanunun adından da anlaşıldığı üzere, afetzedelerin bir an evvel sağlıklı ve normal yaşam koşullarına kavuşturulması, en kısa sürede yaralarının sarılması ve mağduriyetlerinin giderilmesi,
2- Zaman kaybının önlenmesi,
3- Gecikme ve karşı karşıya kalınan güçlüklerin önlenmesi,
Amaçlanmıştır.Afet durumlarında zamanla yarışın öncelikli koşul olduğu gerçeği gözardı edilemez. İşte bu nedenlerle, 2613 (3402) sayılı Kanun hükümleri uyarınca afet kadastrosunun yapılması öngörülmesine ve bu kanuna atıfta bulunulmasına karşın, kanun koyucu; 7269 SK.nun 18. maddesi ile genel (normal) kadastronun uygulamasından kısmen ayrık ve istisnai bir düzenleme getirilmiştir.
C- Afet Kadastrosu Nasıl Yapılır - İtiraz - Dava Açma Hakkı ve İlan Durumları
a-3402 Sayılı Kanunla getirilen, ancak afet kadastrosunda yapılmasına gerek görülmeyen ilanlar; kadastro bölgesi, çalışma alanı, mevkii veya ada ilanı ile kadastro çalışmalarının 30 günlük askı ilanı olarak sayılabilmektedir. Ancak bunun yanında "afet bölgelerinin ilanı" yapılmaktadır. 7269 SK.nun 2/1. fıkrasına göre; su baskınına uğramış veya uğrayabilir yerler Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nın teklifi üzerine Devlet Su İşlerinin bağlı olduğu bakanlıkça, diğer doğal afetlerde veya afet olabilecek yerlerde Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu'nca kararlaştırılır. Bu yerlerin sınırları imar planına, imar planı bulunmayan kasaba ve köylerde harita ve krokilere işlenerek Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nın isteği üzerine ilgili valilikçe ilan olunur.Aynı Kanunun 2/2. fıkrasına göre de; mahalli şart ve özellikler dolayısıyla yangın afetine uğraması muhtemel olan sahalar, şehir ve kasabalarda belediye meclisleri, köylerde ihtiyar heyetleri tarafından tespit ve kaymakamların mütalaası alındıktan sonra valilerin tasvibi üzerine ilgili bölgelerde ilan edilir. Şu halde afet bölgelerinin açıklandığı şekilde ilanı, bir anlamda 3402 SK.nun 2. maddesi uyarınca yapılan "kadastrosuna başlanacak bölgelerin" ilanı niteliğinde olduğu söylenebilir.
b-Afet kadastrosunun yapılması;
Afet kadastrosu 7269 SK.nun 18. maddesi uyarınca 3402 SK.nun öngördüğü esaslar ve ilkeler çerçevesinde yapılır. Genel kadastroda olduğu gibi kadastro tutanağı düzenlenir. Taşınmazın geometrik ve hukuki durumu belirlenir. Komisyon kurulmamakla birlikte, posta görüşünün (mütalaasının) uygunluğu Kadastro Müdürlüğü tarafından tarih konulmak suretiyle tasdik olunur. Yine tarih konularak 7269 SK.nun 1051 sayılı Kanunla değişik 18. maddesi gereğince kesinleşmiştir şerhi verilir. Şu halde 1. Hukuk Dairesinin az önce tarih ve sayıları verilen ve ...nun kararlarına konu olan ilâmlarında "...tutanağı düzenlenmeyen ve kesinleştirilmesi yaptırılmayan..." şeklindeki gerekçelerinde isabet bulunduğu söylenemez.
c- İtiraz - Dava açma hakkı ve zamanı;
1- Davalı olan Taşınmazların Afet Kadastrosu;
Afet kadastrosu öncesi davalı olan taşınmazların kadastro tutanakları yine genel kadastroda olduğu gibi düzenlenir. Malikhanesi boş bırakılır ve davalı olduğu belirtilerek 7269 SK.nun 18/2. fıkrası gereği mahalli (dosyanın bulunduğu) mahkemeye gönderilir. Aynı durum genel kadastroda da mevcuttur.
2- Davalı Olmayan Taşınmazların Afet Kadastrosu;
Afet kadastrosu çalışmaları sırasında kadastro postalarınca (ekiplerince) yapılan tespitler sırasında bir uyuşmazlığın çıkması veya itirazın yapılması halinde; zaman kaybının önlenmesi nedeniyle komisyon kurulmadığına göre, ilgililerin doğrudan doğruya mahalli mahkemelerde dava açma hakkı tanınmıştır. Afet bölgelerinin ilanı herkese tebliğ niteliğinde olup, buralarda ikamet eden halkın yapılacak afet kadastrosundan tamamen haberleri olmadığı söylenemez. Bu bakımdan hak arama yollarının açılmadığı, dava açma hakkının bir anlamda önlendiği görüşünde, tam bir isabet bulunduğunu söylemek güçtür.3402 sayılı Kanunun geçici 4/3. fıkrasında, 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu ile "diğer kanunlar gereğince özel kadastrosu yapılan ve tutanakları kesinleşmiş bulunan taşınmazlar..." denilmek suretiyle 7269 sayılı Kanun da, bu madde kapsamında olduğu ve ayrık tutulmadığı açıktır. Madde metninde yer alan "...diğer kanunlar gereğince özel kadastrosu yapılan..." deyimiyle 7269, 2924 ve 2981 sayılı Kanunlar ve benzeri kanunlar ile bu kanunların hükümleri uyarınca yapılan kadastroların kastedildiği gerçeği karşısında duraksamamak gerekir. 3402 SK.nun 48/son fıkrası hükmü de bu somut olguyu doğrulamaktadır. Aksi halde "diğer kanunlar gereğince" deyiminin hangi kanunları kapsadığı tartışmalı hale gelecektir.
3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12/3. fıkrasına göre; "bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz.
Bu fıkra hükmüne ilişkin hükümet gerekçesinde şu sonuçları çıkarmak mümkündür:
a-Düzenli kütük ve kadastro işlemlerinin korunması amaçlanmıştır,
b-Kadastro işlemlerinin eski olaylara dayanılarak süresiz bir biçimde askıda bırakılması, kamu düzenini ters yönde etkileyeceği ve kamu zararını doğuracağı gözetilerek bunun önlenmesi hedeflenmiştir.
c-10 yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması bakımından ayrık bir durum getirilmemiştir. Tam aksine 3402 SK.nun 48/son ve geçici 4/3 fıkra hükümleri ile 7269 sayılıKanuna göre yapılan kadastronun da 3402 SK.nun 12/3. fıkrası kapsamında olduğu sonucuna
varmak mümkündür.Şu halde; 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12/3. fıkrasından çıkartılan bu sonuçlar ve benimsenen ilke ile, mülkiyet hakkı değil sadece hak arama özgürlüğünün (dava açma hakkının) ve başvuru hakkının kısıtlandığı anlaşılmaktadır. (Anayasa Mahkemesinin 08.10.1991 gün ve 1991/9 - 36 sayılı, 3402 SK.nun 12/3. fıkrasının iptali isteğinin reddine ilişkin kararı).7269 SK.nun isminden de anlaşılacağı üzere, işin doğası ve aciliyeti gereği getirilen ayrık durumun zaman kazanmak amacına yönelik bulunduğu, bu ayrık durum gerekçe gösterilmek suretiyle yapılan afet kadastrosunun tam bir kadastro sayılamayacağı, bu nedenle 3402 SK.nun 12/3.fıkrasında açıklanan 10 yıllık hak düşürücü sürenin afet kadastrosunda uygulama yeri bulunamayacağı görüşüne katılma olanağı bulunmamaktadır.
Tüm bu açıklamalar ve düşünceler karşısında 7269 SK.nun 18. maddesi uyarınca yapılan afet kadastrosunun da 3402 sayılı Kanun hükümleri esas alınmak suretiyle yapıldığına göre, yapılan işlem 3402 sayılı Kadastro Kanunu anlamında bir kadastro işlemi olduğunun kabulü gerekir. Bu bakımdan afet kadastrosu nedeniyle açılan davalarda da koşulların gerçekleşmesi halinde 3402 SK.nun 12/3. fıkrasında öngörülen 10 yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması gerekmektedir. Aksi durum, afet kadastrosu sonucu doğacak uyuşmazlıkların hiçbir süreye tabi olmadan her zaman dava konusu yapılabileceği, süresiz bir biçimde askıda bırakılacağı bir gerçektir. Bu husus ise, kanun koyucunun ve kadastronun amacına aykırı düştüğü gibi kamu düzenini de ters yönde etkileyeceği ve kamu zararını doğuracağı açıktır.Bundan ayrı, Afet Kadastrosu sonucu önce kural olarak Hazine adına tapuya bağlanan ve üzerinde afetzedeler için yapılan evlerin dağıtımı sonucu hak sahiplerine geçen bu tür yerler bakımından her zaman kadastrodan önceki zilyetlik, yada kadastronun henüz girmediği yerlerde yine zilyetlik hukuki sebebine dayanılarak afetzedelere karşı süresiz dava açılması hakkının tanınması halinde, afet sonucu elde edilen evin elden çıkması, adeta belkide yıllar sonra somut olayda olduğu gibi afetzedenin sokakta bırakılması sonucunu doğuracaktır. Bunun sosyal hukuk devleti ilkeleriyle ve evrensel hukuk kurallarıyla bağdaşır bir yönünün olduğunu söylemek oldukça güçtür. İşte bu nedenlerledir ki, Afet kadastrosunun da bir kadastro olduğunu kabul etmek gerekir.
Çoğunluğun bozma gerekçesinde; “…somut olayda 10 yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması mümkün değildir…” denildikten sonra, “…mahkemece, toplanan deliller değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir…” açıklamasına yer verilmiştir. Mahkemece, iddia ve savunma doğrultusunda hiçbir delil toplamadan ve keşfe dayalı delilleri elde edilmeden ve davalı tapuda yapılan resmi satışla taşınmazı satın aldığı gözetilerek TMK'nun 1023 ve 1024. maddeleri karşısındaki hukuki durumunu belirlemeden karar verildi. Öncelikle bu konulardaki delillerin toplanması ve ondan sonra karar verilmelidir. Taşınmaz 1980’den beri tapulu bir yerdir. Bu nedenle dava konusu 103 ada 7 sayılı parselin esası olan 1 ada 3 nolu parselin Afet kadastro tespitinin yapıldığı, 09.12.1980 tarihinden geriye doğru 20 yıllık kazanma süresiyle, kazanma koşullarının oluşup, oluşmadığının araştırılması gerekir. Bu yönüyle bozma gerekçesi yetersiz görülmektedir.
Bu bakımdan kadastro tutanağının kesinleştiği (Afet kadastrosu 1980 yılında kesinleşmiştir) tarihten davanın açıldığı 27.04.2011 tarihine kadar 3402 SK.nun 12/3. fıkrasında öngörülen 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş bulunması nedeniyle yerel mahkemenin davanın hak düşürücü süreden reddine ilişkin hükmünün onanmasına karar verilmesi gerekirken, bozulması şeklinde gerçekleşen sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy