MAHKEMESİ:Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ: Tapu iptali ve tescil
... ile Hazine aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının reddine dair ... (... ) Asliye Hukuk Mahkemesi'nden verilen 03.10.2012 gün ve 30/49 sayılı hükmün Yargıtay'ca duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş, ise de duruşma isteği değerden reddedilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:
KARAR
Davacı vekili dava dilekçesinde; kadastro çalışmaları sırasında 147 ada 4, 145 ada 11 ve 145 ada 12 sayılı parsellerin Hazine adına tespit ve tescil edildiklerini, 20 yılı aşkın bir süreden beri vekil edeni tarafından kullanıldığını, taşınmazların özel mülkiyete konu olacak yerlerden olduğunu, daha öncesinin de murisleri tarafından kullanıldığını açıklayarak Hazine adına bulunan tapu kayıtlarının iptali ile vekil edeni adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Hazine temsilcisi, 13.07.2011 tarihli yargılama oturumunda, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.Mahkemece, 147 ada 4, 145 ada 11 ve 145 ada 12 sayılı parsellerin 20 yılı aşkın bir süreden beri tarım arazisi olarak kullanılmadığını, 149 ada 3 sayılı parselin ise, mera niteliğinde bulunduğunu gerekçe göstermek suretiyle her üç parsel hakkındaki davanın reddine karar verilmesi üzerine hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dava, kadastrodan önceki kazanmayı sağlayan zilyetlik, muristen intikal ve eklemeli zilyetlik hukuki sebeplerine dayalı olarak TMK’nun 713/1, 996 ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14. maddesi gereğince açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır.Mahkemece yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmiş ise de, Mahkemenin bu görüşüne katılma olanağı bulunmamaktadır. Davacı vekili dava dilekçesinde; “…daha öncesinde de murisleri tarafından kullanılmıştır…” ibaresi kullanıldığından taşınmazın murislerinden terekenin paylaşımı, satış ya da bağış yoluyla söz konusu taşınmazların davacıya geçip geçmediği hususu üzerinde durulmadığından dava koşulunun Mahkemece gözardı edildiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar dinlenen yerel bilirkişi ve tanık, dava konusu yerin 30–35 yıldan beri davacı tarafından tasarruf edildiği bildirilmiş ise de,dava dilekçesinde açıklanan ibare karşısında Mahkemece bu hususun araştırılarak açıklığa kavuşturulması ve dava koşulunun belirlenmesi gerekir. Taşınmazların kimden davacıya kaldığı, hangi muristen intikal ettiği davacı vekilinden sorularak saptanması, muristen davacının tasarrufuna geçmiş ise, miras bırakan murisin terekesinin yöntemine uygun bir biçimde tüm mirasçıların katılımıyla yapılmış bir paylaşım sonucu davacıya geçip geçmediği ya da murisin kendi sağlığında davacıya söz konusu yerleri satıp satmadığı veya bağışlayıp bağışlamadığı hususlarının yerel bilirkişi ve tanıklardan sorularak saptanması, tereke paylaşımı, satış ya da bağış yoluyla belirtilen taşınmazlar davacıya geçmiş ise, davanın bulunduğu bu hal ile yürütülmesi ve aşağıda açıklanacak eksikliklerin araştırılıp tespit edilmesi zorunludur.Taşınmazlar miras bırakandan kalmış ve tereke elbirliği mülkiyet hükümlerine tabi ise, bir veya birkaç mirasçının üçüncü kişilere karşı tek başlarına TMK’nun 701 ve 702. maddeleri uyarınca, dava açma sıfat ve hukuki ehliyetleri bulunmadığından ve tüm mirasçıların birlikte üçüncü kişilere karşı dava açması gerektiğinden aktif dava açma sıfat ve ehliyet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmesi düşünülmelidir. TMK’nun 702. maddesi uyarınca, terekeye dahil taşınmazlar bakımından tasarrufi işlemlerde oybirliği aranır. Davada bir tasarrufi işlem olup, tüm mirasçıların birlikte üçüncü kişilere karşı dava açması gerekmektedir. Davacı tereke yani tüm mirasçılar adına iptal ve tescil isteğinde bulunmadığından yargılama sırasında taraf teşkilinin sağlanması olanağı bulunmamaktadır.Uyuşmazlık konusu 147 ada 4, 145 ada 11 ve 145 ada 12 sayılı parseller 05.03.2009 tarihinde yapılan kadastro tespitinde tarla niteliğiyle Hazine adına tespit ve tescil edilmiş olup, kadastro tutanaklarının 17.07.2009 tarihinde kesinleşmesiyle davalı Hazine adına tapu kayıtları oluşmuştur. Davacı kadastrodan önceki zilyetliğe dayanarak iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur. Davacı vekili, 07.12.2011 havale tarihli dilekçesiyle, beş tanığın ismini bildirmiş, diğer tanıklardan vazgeçme olmadığı halde, Mahkemece herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin, sadece bir tanığının dinlenmesi doğru değildir. Yine Mahkemece, idari yoldan istediği 15.07.2011 tarihli bilirkişi tespit tutanağına göre, beş yerel bilirkişinin ismi bildirildiği halde, sadece bir yerel bilirkişinin dinlenilmesiyle yetinilmesi de yerinde görülmemiştir. Davacı tanıkları ile mevcut bilirkişi listesinde yer alan kişiler dinlenilmesi gerektiği halde, bunların yerine resen bir tespit bilirkişinin dinlenilmesi usul ve kanuna aykırıdır. Zira, genel mahkemelerde taraflarca hazırlama prensibi geçerli olup, tarafların bildirdiği tanıklar ve deliller dışında başka bir tanık dinlenilemez ve delile dayanılamaz. Tespit bilirkişileri ancak, taraflarca tanık olarak gösterildiği taktirde dinlenilebilir. Mahkemece kendiliğinden tespit bilirkişilerini çağırıp dinleme olanağı bulunmamaktadır. Bu husus da usule aykırıdır.Bundan ayrı, keşif 10.05.2012 tarihinde yapılmış olup, keşfin verildiği 07.12.2011 tarihli ara kararında, sadece keşfin yapılmasına fenni bilirkişi ile ziraat bilirkişinin resen refakate alınmasına, yerel bilirkişinin (yerel bilirkişiler olacak) Kaymakamlık makamı tarafından bildirilen listeden seçilmesine, keşif güvenliği hususunda İlçe Jandarma Komutanlığı'na müzekkere yazılmasına karar verilmiş, bunun dışında hiçbir bilgiye yer verilmediği gibi, yerel bilirkişi ve tanıkların ne şekilde çağırılıp dinleneceği konusunda da bir açıklamaya yer verilmemiştir. Bu şekilde verilen bir keşif ara kararının yöntemine uygun bir biçimde verilmiş bir ara kararı olduğundan söz edilemez. Keşif ara kararı verilirken keşfin yapılacağı gün ve saat, bilirkişilerin isimleri, ücretleri, keşif heyetinin ücreti, vasıta ücreti ile yerel bilirkişi ve tanıkların ne şekilde çağırılıp dinleneceği konusunda gerekli bilgileri içermesi gerekmektedir. Bu nedenle verilen keşif ara kararı usul ve kanuna aykırıdır.3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14/1. maddesi uyarınca, zilyetlik maddi olaylardan olup, yerel bilirkişi ve tanık dahil her türlü delille zilyetliğin kanıtlanması mümkündür. Sadece, bir yerel bilirkişi ve bir tanık beyanıyla hüküm kurulması doğru değildir. Tespit bilirkişisi mahkemece kendiliğinden dinlenilmiş bulunduğundan bunun beyanına dayanılarak hüküm kurulamaz. Bu nedenle yeniden yapılacak keşifte, yerel bilirkişi ve tanıkların HMK’nun 243 ve 244. maddeleri gereğince davetiyeyle keşif yerine çağırılmaları, davetiyeye uymadıkları taktirde aynı Kanun'un 245. maddesi hükmünün gözönünde bulundurulması, uyuşmazlığın taşınmaza ilişkin bulunması nedeniyle HMK’nun 259. maddesi gereğince yerel bilirkişi ve tanıkların keşif yerinde ayrı ayrı dinlenilmeleri gereklidir. Keşifte dinlenilen yerel bilirkişi ve tanık, dava konusu taşınmazların davacının babasından davacıya kaldığını, davacının toplam zilyetliğinin 30–40 yıldan fazla olduğunu, gerek davacı gerekse de babasının dava konusu taşınmazları arpa, buğday ve fiğ ekmek suretiyle tasarruf ettiğini bildirmişler, aralıksız, çekişmesiz ve malik sıfatıyla zilyetliğinden söz etmişlerdir. Uzman bilirkişi ziraat mühendisi ise, taşınmazların tarım arazisi olduğunu, toprak derinliğinin 100 – 120 cm civarında bulunduğunu, ancak dava konusu taşınmazlarda 20 yıldan beri toprak işlemenin yapılmadığını, 2011 sonbaharı döneminde makineli toprak işlemenin yapılarak nadasa bırakıldığını, toprak özelliği ve bitki örtüsü itibariyle civardaki tarım arazileriyle benzerlik gösterdiğini açıklamıştır. Mahkemece de, bu bilgiye dayanılarak davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
Davacı vekili temyiz dilekçesinde diğer sebepler yanında aynı zamanda taşınmazların bulunduğu bölgenin güvenlik nedeniyle uzun süreden beri kullanılmadığını, bu güvenlik sorununun 1990'lı yılların başından 2000'li yıllara kadar devam ettiğini açıklayarak bozma isteğinde bulunmuştur. Gerçekten güvenlik sorunu bölgede söz konusu ise, söz konusu taşınmazlar ile benzeri taşınmazların uzun süreli kullanılmaması iradi terk anlamına gelmez. Çünkü, ortaya çıkan zorunlu sebeplerden dolayı taşınmazların kullanılmadığı, ekilip biçilmediği durumu söz konusu olmaktadır. Burada davacının veya hak sahiplerinin uzun süreli taşınmazları kullanmaması, ekip biçmemeleri iradi terk olarak düşünülemez. Bu gibi taşınmazlar üzerinde de hak sahiplerinin aralıksız, çekişmesiz malik sıfatıyla zilyetliğinin devam ettiğinin kabulü gerekir. Yapılacak araştırma sonucu davacı vekilinin ileri sürdüğü gibi bir güvenlik sorunu söz konusu ise, bu yöndeki iddiasına değer vermek gerekir.O halde Mahkemece yapılacak iş, 145 ada 11 ve 12 sayılı parsellerin bitişiğinde bulunan aynı ada 8, 10 nolu parseller ile 148 ada 12, 13 nolu parseller ve 147 ada 4 nolu parsele komşu 147 ada 3 ve 149 ada 1 sayılı parsellere ait kadastro tutanakları ve ekleri ile kadastro sırasında bu parsellere revizyon gören tapu ve vergi kayıtları bulundukları yerlerden getirtilerek dosya arasına konulması, yeniden yapılacak keşifte teknik, yerel bilirkişi ve tanıklar aracılığıyla komşu kayıt ve belgelerin zemine uygulanması, dava konusu taşınmaz yönünü ne gösterdiği üzerinde durulması, yerel bilirkişi ve tanık beyanları arasında çelişki bulunduğu taktirde HMK’nun 261. maddesi gereğince çelişki giderilmelidir. 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14. maddesi uyarınca, davacı ve miras bırakanları ile dava dışı mirasçılar açısından miktar araştırmasının yapılması, adı geçenlerin belgesizden taşınmaz edinip edinmediklerinin Tapu Müdürlüğü'nden, zilyetliğe dayalı başka tescil davaları açıp açmadıklarının o yer Hukuk Mahkemeleri Yazı İşleri Müdürlüğü'nden sorulması, belgesizden edinilen taşınmazlara ait tapu kayıtları ile kadastro tutanaklarının Tapu Müdürlüğü'nden, zilyetliğe dayalı tescil davalarına ait dosyaların ise bulundukları
mahkemelerden getirtilerek miktar sınırlamaları yönünden gözönünde tutulması, ondan sonra toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile hüküm kurulmuş bulunması usul ve kanuna aykırıdır.
Davacı vekilinin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulüyle hükmün 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesinin yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA taraflarca HUMK'nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK'nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 21,15 TL peşin harcın istek halinde davacıya iadesine, 28.10.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.