MAHKEMESİ:Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ: Tapu iptali ve tescil
... ile ... ve müşterekleri aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının reddine dair ...6. Asliye Hukuk Mahkemesi'nden verilen 28.12.2012 gün ve 212/413 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 01.10.2013 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davacı ... bizzat ve vekili Avukat ... ve karşı taraftan davalılar vekili Avukat ... geldiler. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek; dosya incelendi, gereği düşünüldü:
KARAR
Davacı ... vekili, ... İli, ... İlçesi, ... ( ...) Köyü, 723 parselde davalıların murisi ... ( ...) adına kayıtlı taşınmazı kadastro tespit ve tescilinden sonra davacının 1973 yılında haricen satın ve devraldığını, malik olmak sıfatı ile sürdüğünü, ektiğini, mahsulünü kaldırdığını, Tapulama Kanunu'nun 32. maddesi ve Kadastro Kanunu'nun 13. maddesi ve devamı kapsamında 10 yılın dolması ile mülkiyet hakkını tahakkuk ettiğini, ayrıca murisin ölümünden itibaren 20 yılı aşkın süre geçtiği için de TMK’nun 713/2. maddesi kapsamında mülkiyet hakkının doğduğunu açıklayarak tapu kaydının iptali ile davacı adına tapuya tescilini istemiştir.Davalılar ... ve müşterekleri, davacının ... 7. Noterliği'nden çektiği 07.02.2012 tarih 02855 yevmiye numaralı ihtarnamede 723 parseldeki tarlanın murisleri tarafından kendisine satıldığının, satış bedelinin ödendiğinin fakat satış işlemlerinin yapılamadığının, bilahare davalılarla da satış konusunda anlaşma yapıldığının ve satış bedelinin ödendiğinin iddia edildiğini ancak ihtara ... 6. Noterliği'nin 17.02.2012 tarih 04840 yevmiye numaralı belgesi ile cevap verildiğini, davacının iddialarının gerçekle ilgisi olmadığını, gerek murislerinin gerek davalıların satış yapmadıklarını, kendilerine bir bedel de ödenmediğini açıklayarak davanın reddine karar verilmesini savunmuşlardır.Bir kısım davalılar vekili, davanın zamanaşımına uğradığını, tapulu taşınmaza ilişkin satışların resmi yapılması gerektiğini, davacının resmi satış sözleşmesi veya satışa dair yazılı
sözleşme sunamadığını, davacının 20 yıl boyunca ekip biçtiği iddialarını kabul etmediklerini, davacının 2012 yılında taşınmazı ekmek istemesi ancak davalıların muvafakat etmemesi üzerine kavga çıktığını ve konunun karakola intikal ettiğini, davacının 20 yıllık zilyetliğini kabul etmemekle beraber TMK'nun 713/2. maddesindeki “ölmüş” sözcüğünün de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiğini, dava konusu yerin yıllardır davalıların zilyetliğinde olduğunu açıklayarak davanın reddini savunmuştur.Mahkemece, tapuda kayıtlı taşınmazların haricen satışının geçersiz olduğu, satışın resmi yapılması gerektiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi üzerine hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dava dilekçesi ve dosya kapsamı karşısında davacı tarafın haricen satın almadan bahsederek TMK’nun 713/2.maddesinde yazılı “ölüm” sebebine dayalı olarak iptal ve tescil isteğinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Mahkeme gerekçesinde de kabul edildiği üzere tapuda kayıtlı taşınmazların harici satışı TMK'nun 706, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 237 818 sayılı BK’nun 213.m., 2644 sayılı Tapu Kanunu'nun 26 ve Noterlik Kanunu'nun 60 ve 89. maddeleri gereğince resmi şekilde yapılmadıkça hukuken geçerli bir sonuç doğurmaz ve satın alana herhangi bir hak bahşetmez. TMK'nun 706. maddesinde öngörülen resmi şekil bir ispat şartı olmayıp bir geçerlilik şekil şartıdır. Bu husus 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 237. maddesinde “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için resmi şekilde düzenlenmesi şarttır” şeklinde açıklanmıştır. Bu nedenle davacı tarafın resmi memur önünde yapılmayan harici satış senetlerine değer verilemez ve buna dayalı olarak iptal ve tescil isteğinde bulunulamaz. Ancak davada haricen satışa dayanılmadığı, haricen satın almadan da zilyetliğin başlangıcı açısından söz edildiği açıktır. Davada esasen TMK’nun 713/2.maddesine dayanıldığına göre taşınmazın haricen satın alınıp alınmamasının da bir önemi bulunmamaktadır. TMK'nun 713/2. maddesi bakımından harici satış sadece zilyetliğin başlangıcı bakımından taraflar arasında hukuki değer taşır. Bunun dışında harici satış olmasa dahi taşınmazda malik sıfatı ile zilyetliğin bulunması ve diğer kazanma koşullarının da gerçekleşmesi durumunda TMK’nun 713/2.maddesine göre mülkiyetin kazanılması mümkündür. Bu bakımdan Mahkemenin yazılı gerekçesi dosyada dayanılan hukuki sebep dikkate alındığında yeterli olmadığı gibi yerinde de değildir.Dava, TMK'nun 713/2.fıkrasında yer alan maliki 20 yıl önce ölmüş bulunan ve tapunun intikal görmemesi nedeniyle hukuki değerini yitirdiği hukuksal sebebine dayalı olarak açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır. Dava konusu 723 parsel 02.12.1953 tarihinde tevzi yolu ile ... oğlu ...adına tapuda kayıtlı olup tapuda herhangi bir intikal yapılmamıştır. İsim tashihi de yapılmamış olmakla birlikte kayıt maliki olduğu iddia edilen ... oğlu ... 25.11.1975 tarihinde ölmüş ve davada yer alan davalıları mirasçı olarak bırakmıştır.
Somut olayda çözümlenmesi gereken öncelikli sorun; eldeki temyiz incelemesinin yapıldığı aşamada yerel mahkemenin kararına dayanak oluşturan hükmün TMK'nun 713/2. fıkrasındaki; “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesi'nce iptaline ilişkin kararı ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararının eldeki davaya etkisinin ne olacağı hususudur.Davaya dayanak oluşturan TMK'nun 713/2. fıkrasında yer alan “…ölmüş…” sözcüğünün, “Anayasa Mahkemesi'nin 17.03.2011 gün ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline, bu sözcüğün uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi Güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazete'de yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına 17.03.2011 tarihinde karar verilmiştir.”Anayasa Mahkemesi Kararlarının Özelliği ve Geriye Yürümezliğinin İrdelenmesi;Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 153/2. fıkrasında; Anayasa Mahkemesi'nin, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemeyeceğini vurguladıktan sonra aynı maddenin 5. fıkrasında da “iptal kararlarının geriye yürüyemeyeceği” açıklanmıştır.
Anayasa Mahkemesi'nin verdiği iptal kararları, İdari Yargıda verilen iptal kararlarından farklı bir özelliğe sahiptir. İdari Yargıda asıl olan iptal kararlarının geriye yürümesi yani iptal edilen idari işlemin doğduğu andan itibaren yok sayılması esas alınmasına karşın, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının geriye yürümemesi asıldır. Bu bakımdan İdari Yargıdaki iptal kararları beyan edici, açıklayıcı nitelikte olduğu halde Türk Anayasa Yargısındaki iptal kararları genelde kurucu (inşai-yenilik doğurucu) niteliktedir.Türk Anayasa sisteminde benimsenen iptal kararının geriye yürümezliği kuralının getiriliş amacı, kazanılmış hakları ve hukuksal güvenliği ortadan kaldırıcı ya da toplumun adalet anlayışını zedeleyici sonuçlar doğurmasından kaygı duyulmasını önlemek, Devlete olan güven duygularını sarsmamak, Devlet yaşamında hukuk kargaşasına neden olmamak, hukuk güvenliğini ve istikrarını sağlamak olarak özetlenebilir.
Bu bakımdan iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi, kabul edilen önemli bir ilkedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi; 12.12.1989 gün ve 1989/11 Esas, 1989/48 Karar sayılı kararında, “Türk Anayasa sisteminde Devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca Devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadar ki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır.” denilmek suretiyle konunun önemi vurgulanmıştır.Esasen bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde, tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış hakların) korunması Hukuk Devletinin bir gereğidir. O nedenle hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kuralları uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geriye yürüyemeyeceğinin (ceza mahkûmiyetlerinde durum farklıdır) kabulü kaçınılmazdır.Bu durumda kazanılmış haklar kavramı Hukuk Devleti kavramının temelini oluşturan unsurlardan biri olarak kabul edilmektedir.
Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar, Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir Hukuk Devletidir” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve bu nedenle kabul edilemez.Anayasa Mahkemesi'nin 19.12.1989 gün ve 1989/14 Esas, 1989/49 Karar sayılı kararında aynen; “bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların korunması Hukuk Devletinin gereği olduğunu” vurgulamaktadır.Bu karara paralel olarak Danıştay’da; 16.12.1966 tarih ve 1963/386 Esas, 1966/1642 Karar sayılı kararında; “iptal kararları geriye yürümez” kuralının kazanılmış hakları saklı
tutmak, hukuk kararlılığı ve dolayısıyla kamu düzenini korumak amacıyla getirildiği görüşü benimsenmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararları, kural olarak Resmi Gazete'de yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hukuki sonuçlar doğurmaktadırlar. Bu nedenledir ki, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce iptal edilen yasa kuralına dayanılarak verilen ve kesinleşmiş mahkeme kararının Anayasa Mahkemesi kararından etkilenemeyeceği açıktır. Yani Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının, iptal edilen yasa kuralına dayanılarak daha önce verilip kesinleşmiş olan hükme etkili olması olanaklı değildir.
Saptanan bu olgular karşısında Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnalarını kamu düzeni, genel ahlak kuralları ile kazanılmış hak ilkesi oluşturmaktadır. Kazanılmış (müktesep) hakkın söz konusu olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının uygulanamayacağı kabul edilmektedir.
Eldeki dosyada söz konusu olan somut olaya gelince: TMK'nun 713/2. fıkrasında açıklanan üç ayrı hukuki sebepten biri olan “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesi'nce iptalinden sonra elde bulunan veya açılacak olan davalara etkisinin ne olacağı üzerinde durulması gerekmektedir. TMK'nun 713/1. fıkrasında; “tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.” denilmiştir.Aynı maddenin 2. fıkrasında ise; “aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir” amir hükmüne yer verilmiştir.Görüldüğü gibi TMK'nun 713/2. fıkrasına dayalı olarak açılan davaların başarıya ulaşması; bu fıkrada belirtilen koşullar yanında aynı zamanda 713/1. fıkrasındaki koşulların da gerçekleşmiş bulunmasına bağlıdır. Çünkü 2. fıkrada; “aynı koşullar altında…” denilmek suretiyle aynı maddenin 1. fıkrasına atıfta bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle 1. fıkradaki koşulların araştırılıp belirlenmesi zorunludur.
TMK'nun 713/5. fıkrasının son cümlesinde ise; “Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.” ilkesi getirilmiştir. Bu ilke 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Kanunla anılan fıkraya eklenmiştir.04.12.1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararından önce 743 sayılı TKM'nin 639 (TMK.nun 713). maddesine dayalı olarak açılan davalarda mülkiyetin hangi tarihte doğacağı ve kazanılacağı konusu gerek uygulamada ve gerekse doktrinde oldukça tartışmalı idi. 04.12.1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararı ile; “kazandırıcı zamanaşımı yoluyla tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin TMK'nun 639/1. maddesine göre verilen tescil kararları inşai-ihdası (yapıcı-kurucu-yenilik doğurucu) nitelikli kararlardır. Mülkiyet hakkı bu kararların kesinleştiği anda kazanılır.” görüşü benimsenmişti. Daha sonra 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK'nun 713/5. fıkrasının son cümlesiyle aynı maddenin 1 ve 2. fıkralarını da kapsayacak biçimde, mülkiyetin 1. fıkrada öngörülen koşulların oluşmasıyla kazanılacağı kabul edilmiştir.İşte TMK'nun 713/5. fıkrasında mülkiyet, 1. fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur ibaresi TMK'nun 713/1 ve 2. fıkralarına dayalı olarak açılan davalar açısından “kazanılmış (müktesep) hak” olarak kabul edilip edilemeyeceği sorunu karşımıza çıkmaktadır. Sözü edilen ibare ile 1. ve 2. fıkralarında yer alan tüm koşulların gerçekleşmesi yanında aynı maddenin 1. fıkrasında açıklanan 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda mülkiyetin kazanılacağı kastedilmektedir. Şu halde, Anayasa Mahkemesi'nce yürürlüğünün durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce dava açanlar (eldeki davalar) ile açmayanlar bakımından 20 yıllık kazanma süresi ve 2. fıkrada açıklanan maliki 20 yıl önce ölmüş olan kişi bakımından söz konusu süreler dolmuş ise bunlar açısından kazanılmış (müktesep) hakkın kabul edilip edilmeyeceğinin değerlendirilmesi gerekir.
TMK'nun 713/5. fıkrasına eklenen ibare ile mülkiyet hakkının tüm kazanma koşullarının oluşması ile 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda kazanılacağı açıklandığına ve bu konuda hiçbir duraksama söz konusu olamayacağına göre az önce açıklanan durumlar bakımından kazanılmış hakkın varlığının kabulü gerekmektedir.Yukarıda yapılan tüm açıklamalar da bunu doğrulamaktadır. 4721 sayılı Kanunla getirilen ve TMK'nun 713/5. fıkranın son cümlesi için gösterilen gerekçede de şu ifade yer almaktadır: “Gerçekten, mülkiyet hakkının hangi anda kazanılmış olacağı sorusunu cevaplayan bu yeni hükme göre, mülkiyet 1. fıkrada öngörülmüş olan bütün şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olacak, yani hâkimin vereceği tescil kararı geriye dönük (makable şamil) sonuç doğuracaktır.” denilmektedir.Anayasa Mahkemesi'nin verdiği iptal kararıyla birlikte 17.03.2011 tarihinde aynı zamanda; “…kararın Resmi Gazete'de yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına” karar verilmiştir. Şu halde yürürlüğünün durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce açılmış bulunan davalar bakımından maliki 20 yıl önce ölmüş ve o tarihten dava tarihine veya kayıt maliki adına bulunan tapu kaydının intikal gördüğü tarihe kadar diğer kazanma koşulları yanında 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür davalar bakımından kazanılmış (müktesep) hakkın kabulü gerekir. Uyuşmazlığa konu yapılan tapu kaydı; malikin ölüm tarihinden itibaren 20 yıllık kazanma süresi geçtikten sonra intikal görmüş ise bu tür intikal gören kayıt hukuken bir değer taşımaz ve intikal maliklerine herhangi bir hak bahşetmez. Yine dava açmamış ancak; Anayasa Mahkemesi'nin verdiği yürürlüğünün durdurulması karar tarihi olan 17.03.2011 tarihinden önce hak sahipleri yararına kazanma koşulları oluşmuş, malik 20 yıl önce ölmüş ve 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür hak sahiplerinin de dava açma yönünden kazanılmış haklarının olduğunun da kabulü gerekmektedir. Bu gibi hak sahiplerinin 17.03.2011 tarihinden önce veya sonra dava açmalarının bir önemi bulunmamaktadır.Bu açıklamalardan sonra kazanılmış hakkın olduğu gözetilerek TMK'nun 713/2. maddesi bakımından dosya incelendiğinde; öncelikle kayıt maliki ... oğlu ... ile dosyaya davalıların murisi olarak mirasçılık belgesi sunulan ... oğlu ...’ın aynı kişiler olup olmadığının belirlenmesi amacıyla tapuda soyadının düzeltilmesine ilişkin dava açabilmesi için davacı tarafa süre ve imkan verilmesi, tapuda gerekli düzeltme yapıldıktan sonra davaya devam edilmesi gerekmektedir. Gerekli düzeltme yapıldıktan ve kayıt maliki ile davalıların murisinin aynı kişi olduğu belirlendikten sonra halen davalılar arasında yer alan ...’a çıkartılan dava dilekçesinin tebliğine ilişkin tebliğ parçasında, muhatabın cezaevinde olduğunun belirtilmesine rağmen bu hususta bir araştırma yapılmadan Tebligat Kanunu'nun 19 ve Yönetmeliğin 28.maddesine aykırı şekilde Tebligat Kanunu'nun 21.maddesine göre ilgiliye tebligat yapılması hatalı olduğundan
davalılardan ...’a gerektiğinde mernis adresinden de faydalanılarak usulüne uygun dava dilekçesi tebligatının yapılması, taraf teşkilinin usulüne uygun şekilde sağlanması gerekir. Kayıt maliki ile davalılar murisinin farklı kişiler olduğunun anlaşılması halinde ise davacı tarafa kayıt malikinin mirasçılarının belirlenmesi bakımından mirasçılık belgesini ibraz edebilmesi için süre ve imkan verilmesi, aynı şekilde belirlenecek mirasçıların davaya dahil edilerek taraf teşkilinin sağlanması ve yargılamaya bu şekilde devam edilmesi zorunludur.Taraf teşkili kamu düzenine ilişkin olup, Mahkemece kendiliğinden göz önünde tutulur. Mülga HUMK'nun 73. maddesinde; “Kamunun gösterdiği istisnalar haricinde hakim iki tarafı istima veyahut iddia ve müdafaalarını beyan etmeleri için kanuni şekillere tevfikan davet etmedikçe hükmünü veremez”, açıklamasına yer vermiştir. Yani yöntemine uygun bir biçimde taraflar duruşmada hazır bulundurulmadıkça karar verilemez. HMK’nun 27. maddesi de aynı hususu vurgulamakta olup, hukuki dinlenilme hakkına işaret edilmektedir. Hukuki dinlenilme hakkı aynı zamanda taraf teşkilini de içerir. Bunun dışında Anayasa’nın 36. maddesinde “Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir”, denilmek suretiyle savunma hakkının kısıtlanamayacağını vurgulamaktadır. Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi de adil yargılanma hakkından söz etmektedir. Tüm bu hususlar ve evrensel hukuk kuralları göz ardı edilerek taraf teşkili sağlanmadan adı geçenlerin savunma hakları kısıtlanmak suretiyle hukuki dinlenilme hakkına ve adil yargılanma ilkesine aykırı hareket edilerek hüküm kurulmuş bulunması belirtilen kanun maddeleri ve gösterilen ilkelere aykırıdır. Mahkemece gerek kayıt malikinin davada yer alan davalıların murisi olup olmadığı hususundaki tereddütün giderilmemesi gerekse davalılardan ...’a yapılan tebligatın usulsüz olması sebebiyle taraf teşkilinin sağlandığından söz edilemez.
Her iki ...’in aynı kişiler olduğu belirlendikten, usulüne uygun taraf teşkili sağlandıktan sonra eldeki dosyada değerlendirilmesi gereken husus davacılar lehine TMK’nun 713/2.maddesine göre kazanma koşullarının oluşup oluşmadığıdır. Bu nedenle Mahkemece davada TMK’nun 713/2.maddesinde yazılı “ölüm” sebebine dayanıldığına göre taraflara bu konudaki varsa tüm delillerinin sunulması için süre ve imkan tanınması, taraflarca sunulacak tüm delillerin toplanıp değerlendirilmesi ve hasıl olacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken; maddi olay ve hukuki nitelemede yanılgıya düşülerek yazılı olduğu şekilde eksik inceleme ile karar verilmesi doğru olmamıştır.Davacı vekilinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan kabulü ile hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle ve 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, taraflarca HUMK'nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve 440/I. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 24,30 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine 01.10.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.