MAHKEMESİ:Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ: Tapu İptali ve Tescil,Muhdesat Tespiti
Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonucunda Mahkemece verilen asıl davanın kabulüne ve karşı davanın reddine dair kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemiz'in 11.02.2016 gün ve 2015/2410 Esas, 2016/2208 Karar sayılı ilamı ile asıl dava yönünden bozulmasına karar verilmişti. Davacı vekili tarafından süresinde kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla dosya incelendi gereği düşünüldü:
K A R A R
Dosya muhtevasına, dava evrakı ile tutanaklar münderecatına ve Yargıtay ilâmında açıklanan gerektirici sebeplere göre yerinde olmayan ve HUMK'nun 440. maddesinde yazılı hallerden hiçbirisine uymayan karar düzeltme isteminin REDDİNE, anılan Kanunun 442. maddesi uyarınca (6100 sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesi gereğince 1086 sayılı HUMK'nun 427 ila 454. maddeleri yürürlükte bulunduğundan) takdiren 300,00 TL para cezasının karar düzeltme isteyenden alınarak ...'ye irad kaydına ve 60,80 TL peşin harcın red harcına mahsubu ile kalan 14,00 TL’nin karar düzeltme isteyen davacıdan alınmasına, 10.05.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
(Muhalif)
K A R Ş I OY
Davacı-karşı davalı ... vekili, tarafların amca çocukları olduğunu, davaya konu 559 ada 11 parsel sayılı taşınmazın öncesinde babaları ve amcaları Yusuf adlarına 1/3 'er hisse ile kayıtlı iken, taşınmazda amca ...'a ait 1/3 hissenin taraflarca ortak alındığını ancak yasal engel nedeniyle vekil edeni tarafından bu hissenin davalıya devrine muvafakat edildiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazda davalı adına kayıtlı 2/3 hissenin iptali ile 1/2 olarak tesciline, iptal edilen 1/6 hissenin de vekil edeni adına tescili ile 1/3 olan hissesinin 1/2 olarak tashihine, mümkün olmadığı takdirde davaya konu taşınmaz hakkında ortaklığın giderilmesi davası bulunduğundan dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan ve keşif mahallinde gösterilecek muhdesatların (ev, depo ve müştemilatının) vekil edenine ait olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir.
Davalı ... cevap ve karşı dava dilekçesinde; taşınmazda 2/3 hissesinin bulunduğunu, taşınmaz üzerinde keşifte gösterilecek bir kısım muhdesatların kendisine ait olduğunu açıklayarak taşınmaz üzerinde bina ve sair yapıların tarafına aidiyetine karar verilmesini istemiş, yargılama aşamasında davalı vekili aslı sunulmayan senedi kabul etmediklerini belirterek davacı ...'ın tapu iptali ve tescil isteminin reddini savunmuştur.
Mahkemece; davacı/karşı davalı ...'ın tapfu iptali ve tescil davasının kabulüne, 559 ada 11 parsele ait tapu kaydının iptali ile 1/2 pay ..., 1/2 ... adına tapuya tesciline karar verilmiştir. Hükmün davalı/karşı davacı ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairemizin 11.2.2016 tarih ve 2015/22410 Esas, 2016/2208 Karar sayılı ilamı ile davacı-karşı davalı ... ile davalı-karşı davacı ... aralarında tapu devirlerinin yapıldığı 17.11.2000 tarihinde düzenledikleri adi yazılı senetle dava dışı 1/3 pay sahibi Yusuf Işılak'a ait payın eşit oranda taraflarca satın alındığını ancak, tapuda o tarihte yasal olarak devir yapılamadığından tapudaki mevcut payların oluştuğunu, oysa gerçekte 1/2'şer oranda hak sahibi olduklarını kararlaştırmışlardır. Her ne kadar adi yazılı senet taraflarca inkar edilmemiş, doğru olduğu kabul edilmiş ise de; dava konusu taşınmaz haricen satışa konu edildiği 17.11.2000 tarihinde tapuda kayıtlı bulunmaktadır. Tapuda kayıtlı taşınmazların harici satışı TMK'nun 706, 6098 sayılı, TBK'nun 237, 2644 sayılı Tapu Kanunu'nun 26 ve Noterlik Kanunu'nun 60 ve 89. maddeleri gereğince resmi şekilde yapılmadıkça hukuken geçerli bir sonuç doğurmaz. TMK'nun 706. maddesinde öngörülen resmi şekil, bir ispat şartı olmayıp bir geçerlilik şekil şartıdır. Bu husus 6098 sayılı TBK'nun 237. maddesinde “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için resmi şekilde düzenlenmesi şarttır.” şeklinde açıklanmıştır. Bu sebeple resmi memur önünde yapılmayan harici satış senetlerine değer verilemez ve buna dayalı olarak iptal ve tescil isteğinde bulunulamaz. Bu itibarla, Mahkemece, davaya konu edilen satış resmi şekilde yapılmadığından davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde kabule karar verilmesi doğru görülmemiştir" gerekçesiyle hüküm bozulmuş, davacı vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur.
Eldeki davada, dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçimi ve davacı tarafından sunulan 17.11.2000 tarihli "sözleşme ve taahhütname" başlıklı sözleşme içeriğinden; davanın inanç sözleşmesinedayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.
Mer-i hukuk sistemimizde her hangi bir düzenleme olmamasına karşın, inanç sözleşmelerinin kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edilegelen bir olgudur.
İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.
Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar ya da şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla,sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır.
05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararında, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna karar verilmiştir.
İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir.
Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere;inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.
İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir.
Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.
Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m.225 vd) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde hakimin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09.12.2015 tarihli, 2014/14-516 E. 2015/2838 K. sayılı kararı da bu doğrultudadır.)
Ayrıca; açıklanan ilkeler ışığında somut olaya gelince; davaya konu 559 ada 11 parsel sayılı taşınmaz kadastro yoluyla 29.04.1985 tarihinde 1/3'er paylı olarak ..., ... ve ... adına tescil edilmiş, ardından 17.11.2000 tarihinde satış suretiyle ...'e ait 1/3 payı ...'a diğer paylar ise ...'a temlik edilmiştir. Davacı-karşı davalı ... ile davalı-karşı davacı ... aralarında tapu devirlerinin yapıldığı 17.11.2000 tarihinde düzenledikleri adi yazılı senetle dava dışı 1/3 pay sahibi ...'a ait payın eşit oranda taraflarca satın alındığını ancak, tapuda yasal olarak devir yapılamadığından tapudaki mevcut payların oluştuğunu, oysa gerçekte 1/2'şer oranda hak sahibi olduklarını, ileride yasa gereğince taksim veya dava açıldığında buna aynen uyulacağını, itiraz edilmeyeceğini kararlaştırmışlardır. Taraflarca anılan sözleşmenin içeriğine ve imzalara herhangi bir itirazda bulunulmadığı anlaşılmakla anılan sözleşmenin taraflar arasındaki inançlı işlem sözleşmesi olduğu açıktır. Ayrıca sözleşmenin inançlı işlemin yazılı delili olması nedeniyle resmi şekilde yapılması şart olmadığı gibi, devirden önce ya da sonra yapılmasının da bir önemi bulunmamaktadır.
Bu nedenlerle; taraflar arasında düzenlenen 17/11/2000 tarihli inanç sözleşmesinin tam bir inanç sözleşmesi olup, harici satış sözleşmesi olmadığı, mahkemece de bu şekilde benimsenerek kabul kararı verildiği gözetilerek, usul ve kanuna yerleşik Yargıtay İçtıhatlarına uygun düşen bu hükmün onanması gerekirken, bozulmasına dair daire kararına karşı yapılan karar düzeltme isteminin kabulüne karar verilmesi yerine, reddine ilişkin sayın çoğunluğun değerli görüşüne katılamıyorum.10.05.2018