MAHKEMESİ:Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ: Katkı Payı, Değer Artış Payı ve Katılma Alacağı
Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, asıl davanın kabulüne karşı davanın reddine karar verilmiş olup hükmün davalı-davacı ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.
KARAR
Davacı-davalı ... vekili, evlilik birliği içinde davacının yurtdışında bankadan çektiği kredi ile bir taşınmaz satın alındığını açıklayarak tapuda davalı kadın adına tescil edilen bu taşınmaz yönünden fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 27.000,00 TL alacağın faiziyle tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 25.12.2012 tarihli harcını yatırmak suretiyle sundukları ıslah dilekçesiyle 71.032,00 TL olarak talep miktarını arttırmıştır. Karşı dava yönünden, katkının ispat edilmesi gerektiğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Davalı-davacı ... vekili, evlilik birliği içinde üzerinde kaba inşaat halinde tek katlı yapı bulunan bir arsanın karşı davalı erkek adına satın alındığını, kaba inşaat halindeki yapının ilk katının tamamlanması ve ikinci katın tamamen yapılmasında karşı davacı kadının katkısı bulunduğunu açıklayarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 30.000,00 TL alacağın tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Asıl davaya konu edilen taşınmazın kadının ziynetlerinin bozdurulması ile ele geçen para ve abisinden aldığı borç para kullanılarak ağırlıklı olarak davalı kadının katkısı ile alındığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davacı-davalı ...'ın 19 nolu bağımsız bölüm nedeniyle 71,032,00 TL katkı payı alacağının 27,000,00 TL'sinin dava tarihinden geriye kalan 44,032,00 TL'sinin ise ıslah tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı-davacı ...'den alınarak davacı-davalı ...'e verilmesine, davalı-davacı ...'in 4 parsel nedeniyle davacı-davalı ...'dan talep ettiği katkı payı alacağı davasının ise subut bulmadığından reddine karar verilmiştir. Hüküm, süresi içerisinde davalı-davacı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1.Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine ve takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre davalı-davacı vekilinin asıl dava yönünden aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2- Davalı-davacı vekilinin asıl dava yönünden diğer temyiz itirazlarına gelince;
Tasfiyeye konu taşınmazın, bedelinin tamamının ya da bir kısmının kredi ile karşılanması durumunda, kredi veren kuruluşa yapılan geri ödemelerin isabet ettiği dönemden, miktarından ve taksit sayısından hareketle mal rejiminin tasfiyesi sonucunda eşlerin alacak miktarları belirlenir. 4721 sayılı TMK'nun 202/1.maddesi gereğince edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde yapılan ödemelerde, eşler lehine değer artış payı ve/veya artık değere katılma alacak hakları doğabilecektir. Kredi borcu ödemelerinin bir kısmının mal rejiminin devamı süresince, bir kısmının da daha sonraki tarihlerde yapılmasında, mal rejiminin geçerli olduğu dönemin sonrasına sarkan ödemeler, dava konusu taşınmazın borcu kabul edilerek tasfiye gerçekleştirilir.
Yukarıda açıklandığı gibi iki döneme yayılan kredi borcu ödeme tablosu mevcut olduğunda; öncelikle, mal rejiminin sona erdiği tarihte henüz vadesi gelmediği için ödenmemiş kredi borç miktarının, toplam kredi borcuna oranı bulunur. Sonra bulunan bu kredi borç oranının, taşınmazın toplam satın alım bedeli karşısındaki oranına dönüşümü gerçekleştirilir. Tespit edilen bu oranın, taşınmazın tasfiye tarihindeki(karara en yakın) sürüm(rayiç) değeri ile çarpılmasıyla borç miktarı belirlenir. Bu ilke ve esaslara göre saptanan taşınmazın borç miktarı, tasfiye tarihindeki sürüm değerinden düşüldükten sonra kalan miktar, değer artış payı ve/veya artık değere katılma alacağı hesaplamasında göz önünde bulundurulur. Buna göre; öncelikle, tasfiyeye konu taşınmazın satın alma bedeli, bunun kredi ile ve varsa kredi dışında eşlerin kendi imkanları ile karşıladıkları miktarlar ve oranları ile tasfiye(karara en yakın) tarihindeki sürüm(rayiç) değeri ayrı ayrı belirlenmelidir.
Açıklamalar doğrultusunda hesaplama yapılabilmesi için, iddia ve savunma çerçevesinde, taşınmazın satın alınmasına ilişkin akit tablosuyla birlikte tapu kaydı, kredi sözleşmesi ve kredi borcu ödeme tablosu dahil finans kuruluşu kayıtları, ihtiyaç duyulması halinde eşlerin malın alınmasında katkı olarak kullandıklarını ileri sürdükleri malvarlıklarına ilişkin sair belgeler bulundukları yerlerden getirtilerek uyuşmazlığın çözümünde göz önünde bulundurulmalıdır. Uyuşmazlığın çözümünde kullanılabilecek belirleme ve hesaplamaların yapılabilmesi için gerek görülürse konusunun uzmanı bilirkişi veya bilirkişilerden oluşan kurulundan da yardım alınmalıdır.
Yukarıda açıklanan ilke ve esaslar ışığında somut uyuşmazlık incelendiğinde ;
Dosya kapsamındaki bilgi, belge, banka kayıtları, dekontlar, taraf ve tanık beyanlarından; tasfiyeye konu edilen 19 nolu meskenin eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu 15.06.2006 tarihinde satış yolu ile davalı kadın adına tescil edildiği, taşınmazın alınmadan evvel satıcıya belli miktar kapora verildiği, taşınmazın alındığı gün ise davacı kadının banka hesabından 67.000,00 TL para çekildiği, bu paranın 54.989,00 TL'sinin 13.06.2006 tarihinde davacı erkek tarafından davalı kadının banka hesabına havale edilen davacı erkeğin yurtdışında bankadan çektiği 27.500,00 euro kredinin karşılığı olduğu ve 12.460,76 TL'nin ise 13.06.2006 tarihinde davacı erkeğin ... bankası hesabından kendi talimatı üzerine davacı kadının çekip kendi hesabına yatırdığı 6.200 euronun karşılığı olduğu anlaşılmaktadır. Yine dosya arasında davacı erkek vekilinin sunduğu yurtdışından çekilen krediye ilişkin bir kısım evraklardan mal rejimi bittikten sonrada kredi ödemelerinin devam ettiği görülmektedir.
Hükme esas alınan hesap raporu incelendiğinde; taşınmaz alımında kullanıldığı anlaşılan davacı erkek adına çekilen kredinin mal rejimi devam ederken ne kadar ödendiği ve mal rejimi sona erdikten sonra ne kadar borç kaldığının üzerinde durulmadığı, davacı kadının bankadan çektiği 67.000,00 TL paranın tamamının davacı erkeğin kişisel malı gibi düşünüldüğü, bu şekilde yöntemince ve gereği gibi bir hesaplama yapılmaksızın katılma alacağının belirlendiği anlaşılmaktadır.
Mahkemece yapılacak iş, krediye ilişkin tüm evraklar getirtilerek, aksi ispat edilemediğinden evlilik birliği içinde taşınmaz için yapılan ödemelerin edinilmiş mallardan karşılandığı kabul edilip, mal rejimi sona erdikten sonra kredinin ödenen kısmının ancak genel hükümlere göre istenebileceğinden sadece taşınmazın borcu olduğu gözetilerek yukarıda izah edilen ilke ve esaslara uygun şekilde davacı erkeğin taşınmaz yönünden katılma alacağı hesap edilmelidir.
3-Davalı-davacı vekilinin karşı dava yönünden temyiz itirazlarına gelince;
T.C. Anayasası'nın 141/3. maddesi gereğince bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerekir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 297/1-c maddesi, bir mahkeme hükmünün kapsamının ne şekilde olması gerektiğini açıklamıştır.
Buna göre hükmün, tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri içermesi gerekir.
Bu kısım, hükmün gerekçe bölümüdür. Gerekçe, hakimin (mahkemenin) tespit etmiş olduğu maddi vakıalar ile hüküm fıkrası arasında bir köprü görevi yapar. Gerekçe bölümünde hükmün dayandığı hukuki esaslar açıklanır. Hakim, tarafların kendisine sundukları maddi vakıaların hukuki niteliğini (hukuki sebepleri) kendiliğinden (re’sen) araştırıp bularak hükmünü dayandırdığı hukuk kurallarını ve bunun nedenlerini gerekçede açıklar.
Hakim, gerekçe sayesinde verdiği hükmün doğru olup olmadığını, yani kendini denetler. Üst mahkeme de, bir hükmün hukuka uygun olup olmadığını ancak gerekçe sayesinde denetleyebilir. Taraflar da ancak gerekçe sayesinde haklı olup olmadıklarını daha iyi anlayabilirler. Bir hüküm, ne kadar haklı olursa olsun, gerekçesiz ise tarafları doyurmaz (Kuru, .../ ..., .../..., ...; Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı 6100 sayılı HMK’ye Göre Yeniden Yazılmış, 22 Baskı, ... 2011, s.472). Anayasa’nın 141. maddesi gereğince bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olması gereklidir. Gerekçenin önemi anayasal olarak hükme bağlanmakla gösterilmiş olup gerekçe ve hüküm birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.
Yasa'nın aradığı anlamda oluşturulacak kararların hüküm fıkralarının açık, anlaşılır, çelişkisiz, uygulanabilir olmasının gerekliliği kadar; kararın gerekçesinin de, sonucu ile tam bir uyum içinde, o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak; kısaca, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterecek nitelikte olması gerekir. Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtay’ın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için, ortada, usulüne uygun şekilde oluşturulmuş; hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur.
Az yukarıda vurgulanan hususlar, Hukuk Genel Kurulu'nun 24.02.2010 gün ve E:2010/1-86, K:108; 28.04.2010 gün ve E:2010/11-195, K:238; 22.06.2011 gün ve E:2011/11-344, K:436 sayılı kararlarında olduğu gibi birçok kararında da, benimsenmiştir.
Nitekim, 07.06.1976 gün ve 3/4-3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı'nın gerekçesinde yeralan “Gerekçenin ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterir biçimde geçerli ve yasal olması aranmalıdır. Gerekçenin bu niteliği yasa koyucunun amacına uygun olduğu gibi, kararı aydınlatmak, keyfiliği önlemek ve tarafları tatmin etmek niteliği de tartışma götürmez bir gerçektir.” şeklindeki açıklama ile de aynı ilkeye vurgu yapılmıştır.
Bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerektiğini öngören Anayasa'nın 141/3. maddesi ve ona koşut bir düzenleme içeren 6100 sayılı HMK.nun 297. (Mülga HUMK.nun 388.) maddesi, işte bu amacı gerçekleştirmeye yöneliktir.
Yine HMK'nun 27. maddesinin (HUMK.nun 73.m) 2. bendi “c” bölümünde de hukuki dinlenilme hakkının “Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini” de içerdiği açıklanarak bu husus vurgulanmıştır.
Öte yandan, mahkeme kararlarının taraflar, bazen de ilgili olabilecekleri başka hukuki ihtilaflar yönünden etkili ve bağlayıcı kabul edilebilmeleri, başka bir dava yönünden kesin hüküm, kesin veya güçlü delil oluşturup oluşturamayacağı gibi hukuksal değerlendirmeler de bu kararların yukarıda açıklanan nitelikte bir gerekçeyi içermesiyle mümkündür.
Temyize konu dava dosyasında mahkemece karşı dava yönünden hükmün gerekçe kısmında bilirkişi raporuna atıf yapıldığı, atıf yapılan raporda ise karşı dava yönünden hiçbir hesaplama yapılmaksızın alacak verilip verilmeyeceği hususunun mahkemenin takdirine bırakıldığı, hükmün gerekçe kısmında " subut bulmadığından " ibaresi dışında dosyada toplanan delillerden hangi veya hangilerinin üstün tutularak karar verildiğine dair karar yerinde tartışma ve değerlendirme yapılmadığı anlaşılmaktadır.
Bu bakımdan karşı dava yönünden ortada denetlenebilecek gerekçeli bir karar olmadığına göre mahkemece yapılacak iş; özellikle Anayasa'nın 141/3. maddesi ve ona koşut bir düzenleme içeren 6100 sayılı HMK.nun 297. (Mülga HUMK.nin 381, 388 ve 389.) ve 27.maddeleri de gözetilerek gerekçelerini açıkça kaleme aldığı anlaşılabilir ve denetlenebilir nitelikte bir hüküm kurmak olmalıdır. Açıklanan yasal düzenlemeler ve ilkeler dikkate alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulmuş bulunması usul ve kanuna aykırıdır.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda (2) nolu ve (3) nolu bentte gösterilen nedenlerle davalı-davacı vekilinin yazılı temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesi yollaması ile HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre karşı dava yönünden diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, asıl davaya yönelik diğer temyiz itirazlarının yukarıda (1). bentte gösterilen nedenle reddine, taraflarca HUMK'nun 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, peşin harcın isek halinde temyiz edene iadesine, 22.05.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy