(743 S. K. m. 639, 905, 909) (766 S. K. m. 32)
Dava ve Karar: R. Er ve A. Üner Çeşnigil aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının kabulüne dair Karacabey Asliye Hukuk Hâkimliğinden verilen 26.3.1985 gün ve 277/135 sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davalı tarafından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:
Davacı, dava konusu taşınmazın ortak miras bırakan Mustafa'dan kaldığını, Mustafa'nın 1944 senesinde öldüğünü, yapılan taksim sonucu taşınmazın kendisine isabet ettiğini, ancak mirasçılardan kardeşi Hayri tarafından açılan tescil davası sonunda taşınmazın adına tescil ettirildiğini ve tapulama sırasında da alıcı olarak davalı adına tesbit ve tescil edildiğini, Hayri ile davalı lehine tesis edilen kayıtların gerçeği yansıtmadığını ileri sürerek bunların iptali ile taşınmazın adına tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Ali ise dava konusu taşınmazın Hayri'ye ait iken tapuya tescil edilmeden önce kendisi tarafından satın alınıp tasarruf edildiğini ve tapulama sırasında da adına tescil edilmiş bulunduğunu, tesis edilen kayıtların hukuka uygun bulunduğunu, bu itibarla davanın reddine karar verilmesi gerektiğini bildirmiştir.
Mahkemece dava konusu taşınmazın taksim sonucu davacıya isabet ettiği, tescil ilâmında davacının taraf olmadığı açıklanmış ve ilâmın davacıyı bağlayamayacağı görüşü benimsenerek davanın kabulü yönüne gidilmiştir.
Toplanan delillere göre, dava konusu taşınmaz davalı Ali'nin satıcısı Hayri ile birlikte davacının ortak miras bırakanları Mustafa'ya ait iken Mustafa' nın 1944 yılında ölümü ile mirasçılarına intikal etmiştir. Yine bilirkişi ve tanık ifadelerine göre, 1984 yılına nazaran 30 yıl önce; yani 1954 yılında mirasçılar arasında yapılan taksim sonucu tapusuz olan bu taşınmaz, davacı Refiye'ye isabet etmiştir. Ancak, dava konusu taşınmaz o tarihten 1963 tarihine kadar mirasçılardan Hayri tarafından tasarruf edilmiş ve 1963 yılında da Hayri tarafından taksim iddiasına dayanılarak tescil davası açılmış ve 1966 yılında taşınmaz Hayri adına tescil edilmiştir. Daha sonra, bölgede tapulama çalışmaları başlamış ve tapulama sırasında tapuda malik gözüken Hayri dava konusu taşınmaz tapuya tescilden önce ve 1963 yılında davalı Ali'ye satıp zilyedliğini devrettiğini bildirmiş ve tapulama teknisyeni ve tasarruf kontrol memuru tarafından malikin bu beyanı nazara alınarak Tapulama Kanunu'nun 32/b maddesi hükmüne göre taşınmaz alıcı ve davalı Ali adına tesbit ve tescil edilmiştir. Dava tarihine kadar, taşınmazın tapuda ilk malik gözüken Hayri ile alıcı tarafından 20 yıldan fazla süre ile çekişmesiz, arasız ve malik sıfatı ile kullanıldığı isbatlanmıştır. Olayda, üzerinde durulması gereken husus, taşınmazın Hayri adına tescilinden önce geçen sürenin davalı Ali'nin 1963 yılından sonra devam eden zilyedlik süresine eklenip eklenemeyeceği hususudur. Uyuşmazlık, davacı ile üçüncü kişi durumunda bulunan Ali arasında cereyan etmektedir. Tapuda lehine tescil yapılan Hayri ile Ali arasında mülkiyet bakımından bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Gerçekten, 1966 senesinde Hayri lehine tesis edilen tapu kaydı hukuki sebepten yoksundur. Toplanan delillere göre, taksim sonucu taşınmaz davacı Refiye'ye isabet ettiğine ve tescil davasında Refiye taraf sıfatını almamış olduğuna göre tescile ilişkin bu hüküm Refiye'yi bağlayamayacaktır. O itibarla, Refiye 1966 yılından sonra ve Hayri'nin zilyedliğinin başladığı tarihten itibaren 20 yıl içerisindeki Hayri lehine alınan tapunun iptalini isteseydi, bu tapu kaydının iptal edilmesi mümkündü. Tapu kaydı ile işlemeye başlayan zilyedlik süresinin kesildiği kural olarak kabul edilebilir. Ancak, Hayri'nin ve alıcının zilyedlikleri devam ettiğine göre bu kesilme adı geçen aleyhine bir hüküm doğurmaz. Başka anlatımla, Medenî Kanunun 909. maddesi hükmüne göre, Hayri adına yapılan tescil tarihine kadar geçen zilyedlik süresinin tapuya tescilden sonra geçen zilyedlik süresine eklenmesine hukuken engel bir durum bulunmamaktadır. Tapu kaydı, örneğin davacı lehine tesis edilmiş olsa idi şüphesiz satıcı Hayri veya üçüncü şahıs durumunda bulunan alıcı Ali zilyedlik sürelerinin eklenmesini isteyemezlerdi. Çünkü tesis edilen tapu kaydı zilyedliği sürdürenlere karşı sürenin kesildiğini ifade edecekti. Oysa olayımızda durum tamamen değişiktir. Yani, zilyedlik sürelerinin eklenmesinden yararlanacak olan kimseler aynı zamanda tapu kaydının sağladığı hukuki hükümden de yararlanmaktadırlar. Bu itibarla Medenî Kanunun 905. maddesine göre esasen taşınmaza hukuken zilyed olduğu kabul edilen Hayri'nin zilyedliği tapudan evvel başlayan Ali'nin zilyedliğine eklenmektedir. O itibarla, aradaki kesilmenin üçüncü şahıs olan Ali aleyhine hüküm ifade etmesi söz konusu değildir. Bir an için taşınmazın hiç tapuya tescil edilmediğini düşünürsek Hayri'nin zilyedliğinin başladığı tarihten dava tarihine kadar Hayri'nin ve Ali'nin zilyedliğinin Medenî Kanunun 639. maddesinde açıklanan iktisap sağlayan süreyi geçtiği görülmektedir.
Sonuç: Bu itibarla, adı geçenler lehine esasen doğmuş bulunan tescil hakkına itiraz edilemeyecektir. Bu bakımdan Hayri'nin zilyedliğinin Ali'nin zilyedliğine eklenmesi gerekecektir. Böylece davacının dava açmaya hakkı olmadığı ortaya çıkmaktadır. Davanın reddine karar verilmesi gerekirken aksine düşüncelerle davanın kabulü yönünde hüküm tesisi Yasa'ya aykırıdır. Ayrıca, kabul şekline göre, kısa kararın kabul veya redde ilişkin olup olmadığı duruşmanın bitirildiği oturumda açıklanmamıştır. Değişik usul hükümlerine göre tefhim edilen kararın ve esasının ne olduğunun zabıtnameye yazılması gerekir. Ekli karar tefhim kılındı şeklindeki bir açıklama usul değişikliği karşısında kamu düzenine aykırı bulunmaktadır. Her iki yönden temyiz itirazları yerinde bulunduğundan kabulü ile hükmün BOZULMASINA ikinci bozma sebebinde oybirliği ile, birinci bozmada oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Dava konusu taşınmazın 1954 yılında yapılan taksim sonunda davacı R. Er' e düştüğü, buna rağmen davada taraf olmayan Hayri'nin bu taşınmazı 1963 yılına kadar nizasız ve aralıksız kullandığı sabittir. Hayri Ayan, söz konusu taşınmazın tapuya adına tescili için tescil davası açmış, verilen karar uyarınca taşınmaz 1966 yılında Hayri adına tapuya tescil edilmiştir. Davacı R. Er bu tescil davasında taraf olmadığından hüküm Refiye'yi bağlamaz. H. Ayan'ın dava konusu taşınmazı 1963 yılında davalı Ali'ye sattığı, taşınmazın zilyedliğinin böylece Ali'ye geçtiği ve 1980 yılındaki tapulamada da Hayri' nin muvafakatı üzerine taşınmazın Ali Ünver adına tesbit ve tescil edildiği dosya içeriği ile sabittir.
Çoğunluk, Ali'nin zilyedliğinin Hayri'nin zilyedliğine eklenmesinin mümkün olacağı görüşündedir. Bize göre, Hayri'nin zilyedliği miras sebebine dayanmadığı için hukuki olmakla birlikte süre bakımından (1954-1963) iktisabı sağlamaya elverişli değildir. Ali'nin zilyedliğine gelince:
Hayri adına taşınmaz tapuya tescil edilmekle davalı Ali'nin zilyedlik süresi kesilmiş olur. Yani, tapuya tescilden sonra gelen zilyedlik M.K.'nun 909. maddesi hükmü karşısında önceki zilyedliğe eklenmesi gereken bir zilyedlik niteliğini taşımaz. Zira, tapuya rağmen, süregelen zilyedlik olayda geçerli zilyedlik sayılmaz. Medeni Kanunun 909. maddesinde, eklenecek zilyedliğin geçerli bir zilyedlik olması öngörülmüştür. Tapu kaydına rağmen, 1966 yılından sonra Ali adına yapılan tescil tarihine kadar geçen zilyedlik hukuki sayılmaz. Bu yönden sonraki zilyetliğin önceki zilyetliğe eklenmesi mümkün değildir. Hayri'nin zilyedliği iktisabı sağlayan süreye ulaşsaydı bunun doğrudan doğruya davalı Ali'ye geçtiği ve dolayısı ile Ali'nin taşınmazı geçerli bir şekilde iktisap ettiği sonucuna varılabilirdi. Bu nedenle, mahkemenin sonuç bakımından usul ve kanunlara uygun bulunan hükmünün onanması görüşünde bulunduğumdan çoğunluk kararına katılmıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy