(1086 S. K. m. 185/1) (3402 S. K. m. 17)
Dava: Davacı ve davaya dahil edilen gerçek kişiler, dava konusu taşınmazın adlarına tapuya tesciline karar verilmesini istemişlerdir.
Davalı Hazine vekili, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmesi üzerine hüküm davacılar vekili ile davalı Hazine vekili tarafından ayrı ayrı temyiz edilmiştir.
Karar: Davacılar, tescil konusu taşınmazın kadastro çalışmaları sırasında tespit dışı bırakıldığının 1967-1968 yıllarında para ve emek sarfetmek suretiyle imar-ihya ettiklerini, o tarihten dava tarihine kadar 20 seneden fazla süre ile çekişmesiz, aralıksız ve malik sıfatıyla zilyet bulunduklarını ileri sürerek adlarına tapuya tesciline karar verilmesini istemişlerdir. Mahkemece, dava konusu taşınmazın Ankara Büyükşehir Belediyesi mücavir alanı içerisinde kaldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Dava konusu taşınmaz 1955 senesinde yapılan kadastro çalışmaları sırasında "ekilemez arazi niteliğiyle tespit dışı bırakılmıştır. Yerel Bilirkişi, dava konusu taşınmazın davaya katılan diğer gerçek kişilerin miras bırakanı Hüseyin mirasçıları tarafından ihya edilerek tarım arazisi haline, tanıklarda bu yerin 1974-75 yıllarında davacılar tarafından taşları temizlenmek ve traktör ile sürülmek suretiyle kültür arazisi haline getirildiğini, ziraatçı uzman biliri kişide dört ayrı bölüm halinde olan dava konusu taşınmazların para ve emek sarf edilerek ihya edilen kuru tarım arazisi niteliğinde olduğunu bildirmiştir. Bir yerin 3402 sayılı Kadastro Kanununun 17.maddesi hükmü uyarınca; tapuya tesciline karar verilebilmesi için, bu maddede belirtilen tüm olumlu ve olumsuz koşulların araştırılıp belirlenmesi gerekmektedir. Taşınmaz, kadastroda tespit dışı bırakıldığı, tarihteki niteliği bakımından imar ve ihya yolu ile kazanılacak yerlerdendir. Böyle bir yerin yoğun para ve emek sarf edilmek suretiyle kültür arazisi haline getirildiği ve diğer koşullarda mevcut olduğu takdirde kazanılması mümkün olabilir. Taşınmaz, orman sayılmayan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen yerlerdendir. İmar ve ihya olgusu yerel bilirkişi ve tanık sözleriyle kanıtlanmış olup, ihyanın tamamlandığı tarihten dava tarihine kadar 20 yıldan fazla süre ile davacıların tasarrufta bulunduğu belirlenmiştir.
Gerek taşınmazın niteliği ve gerekse ihya olgusu bakımından kanunun aradığı koşullar yerine getirilmiş bulunmaktadır. Bu koşullar yanında, taşınmazın il, ilçe ve kasabaların belediye sınırları içerisinde olmaması gerekir. Başka bir anlatımla; kanun koyucu, il, ilçe ve kasabaların imar planı içerisinde bulunan taşınmazların ihya yoluyla kazanılmasını yasaklamıştır. Diğer yönden; Yargıtay'ın yerleşmiş uygulamalarına göre, mücavir alan içerisinde taşınmazın kalmış olması imar ve ihya yoluyla kazanılmasına engel değildir. Kanunun kazanma bakımından unsur olarak öngördüğü husus imar planı içerisinde kalıp kalmaması olgusudur. Somut olayda; taşınmazın bulunduğu yerde 14.03.1995 tarihinde nazım imar planı, 13.06.1995 tarihinde de uygulamalı imar palanları yapılmış, daha sonra her iki plan Danıştay'ca iptal edilmiştir. Belirtildiği üzere iptal edilen imar planlarının yapıldığı tarihe kadar kazanma koşulları oluşmuş bulunmaktadır.
Bu açıklamalar karşısında taşınmazın imar planı içerisine alındığı tarihe kadar davacılar lehine imar ve ihya koşulları doğmuş bulunduğuna göre, böyle bir yerin adlarına tescilini istemeye hakları bulunmaktadır. Tüm bu açıklamalar karşısında mahkemenin gerekçesi kanuna ve yerleşmiş Yargıtay uygulamalarına uygun düşmemektedir. Ne var ki, mahkemece yapılan araştırma ve inceleme hüküm vermeye yeterli bulunmamaktadır. Hazine vekili, taşınmazın mera olduğunu savunmuş olup, bu husus gereği gibi araştırılıp, Hazinenin delilleri sorulmamıştır. Krokiye göre, dava konusu taşınmazın sınırında dere yer almaktadır. Dere yatakları kural olarak Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olup, tescil konusu taşınmazın derenin aktif yatağı ve etkisi altında kalan bir yer olup olmadığı jeolog bilirkişi tarafından araştırılıp belirlenmediği gibi, komşu parsellere ait dayanak belgeleri getirtilip, uyuşmazlığın çözümünde gözönünde tutulmamıştır. Davacılar vekilinin bu yönlere ilişen temyiz itirazları yerinde bulunmaktadır.
Hazine vekilinin temyiz itirazlarına gelince; davacılar vekili 18.04.2001 günlü yargılama oturumunda teknik bilirkişi tarafından krokisinde D harfi ile gösterilen taşınmaz bölümüne ilişkin davayı atiye terk ettiğini bildirmiş, davalı Hazine vekili bu isteğe karşı çıkarak davanın bu taşınmaz bölümü hakkında da yürütülmesini istemiştir. HUMK. nun 185/1.maddesi hükmü uyarınca davacı karşı tarafın rızası olmaksızın davasını takipten sarfı nazar edemez. Mahkemece tarafların tutanağa geçen bu beyanları gözönünde tutulmaksızın krokide D harfi ile gösterilen taşınmaz bölümü hakkında hüküm kurulmasına gerek olmadığına karar verilmiş olması da doğru görülmemiştir. Hazine vekilinin temyiz itirazları bu bakımlardan yerinde olmaktadır.
Sonuç: Davacılar vekili ile davalı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, dava tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifeleri uyarınca 97.500.000 TL Avukatlık ücretinin davalı Hazineden alınarak Yargıtay duruşmasında Avukat marifetiyle temsil olunan davacılara, ayrıca 97.500.000 lira Avukatlık ücretinin de davacılardan alınarak Yargıtay duruşmasında Avukat marifetiyle temsil olunan davalı Hazineye verilmesine ve 3.240.000.- lira peşin harcın istek halinde temyiz eden davacılara iadesine 05.03.2002 tarihinde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy