(3402 S. K. m. 14, 47) (492 S. K. m. 13) (766 S. K. m. 33) (1319 S. K. m. 20, 24)
Hüseyin Çiçek ile Hazine aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının kabulüne dair Vize Asliye Hukuk Hakimliğinden verilen 25.06.2002 gün ve 312/266 sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi Hazine vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği düşünüldü:
Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine ve takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddi ile usul ve Kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA ve 2588 Sayılı Kanunla eklenen 492 Sayılı Harçlar Kanununun 13/İ maddesi uyarınca Hazineden harç alınmasına mahal olmadığına 13.01.2003 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Dava, 194 ada, 12 nolu parselin tapu kaydının iptali ile kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil davasıdır.
Dava konusu parsel davacı adına tespiti yapılan dava dışı 194 ada, 5 nolu parsele uygulanan 1980 tarihli emlak beyannamesinin miktarı ile birlikte kullanılan fazla taşınmaza ilişkindir. Anılan parselin edinme sebebinde açıklandığı üzere, hududunda fiilen mer'a bulunması nedeni ile miktar fazlası olarak 194 ada, 12 nolu parselin Hazine adına, kargir ev ve ahır ve arsası olarak tespit edildiği anlaşılmıştır.
Yerel mahkemece, kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile taşınmaz edinme koşullarının davacı yararına gerçekleştiği görüşünden hareketle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Yerel mahkemenin bu hükmü, Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Daire çoğunluğunca onanmasına karar verilmiştir. Olayda, uyuşmazlık konusunu teşkil eden husus emlak beyannamesi miktarı ile birlikte davacının kullandığı fazla kısmın kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile edinme olanağının bulunup bulunmadığı ve zilyetliğin en erken hangi tarihte başladığı yönündedir. Bundan ayrı, emlak beyannameleri gerçekten zilyetliği kanıtlayan belgeler olarak kabul edilmeli midir?
Cumhuriyet döneminde arazi yazımı ilk defa 2901 sayılı Vergi Tahriri Kanunu ile 1936, 1937 ve 1938 yıllarında gerçekleşmiştir. Gerek 2901 ve gerekse 213 ve 1319 sayılı Kanunlarda gerçekten vergi kayıtlarının zilyetlik veya mülkiyeti kanıtlamaya yarayan belgeler olduğunu gösteren bir hükme rastlanmamaktadır. Ancak, tasfiye kanunları olarak nitelendirilen 766 sayılı Tapulama Kanununun 33. maddesi ile 1950 ve öncesi, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14/A maddesi ile de 31.12.1981 ve öncesi vergi kayıtlarının zilyetliği ispata yarayan belgeler olarak kabul edildiği görülmektedir. 1981 yılından önce herhangi bir vergi yazımı da yapılmamıştır. Bu bakımdan 1981 ve öncesi vergi kayıtları ile emlak beyannameleri kastedilmiştir. Bunun başka türlü yorumlanmasının hak sahipleri aleyhine bir durum yaratacağı açıktır. Kaldı ki, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 47/D maddesi hükmü uyarınca düzenlenen Taşınmaz Malların Sınırlandırma Tespit ve Kontrol İşleri Hakkındaki Yönetmelik açıkça 1981 yılı ve öncesi emlak beyannamelerini zilyetlik belgesi olarak kabul ettiği anlaşılmaktadır. 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanununun 20. maddesi ile beyan esası getirtilmiştir. Aynı Kanunun 24/B maddesi ile de, araziye ait emlak beyannamesinde de; arazinin Yeri, Cinsi ile Miktarının ve diğer unsurlarının yer alacağı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi emlak beyannamelerinde 2901 sayılı Kanunla getirilen sisteme göre düzenlenen vergi kayıtlarından farklı olarak taşınmazın sınırlarına yer verilmemiştir. Sınırların emlak beyannamesinde yer almaması uygulamada her yere uygulanabileceği düşüncesi ile duraksamaya yol açacağı şeklindeki gerekçeye şu açılardan katılmak olanaklı değildir. Çünkü, kadastro sırasında uygulanan emlak beyannameleri, kadastro tutanağının mahsus bölümüne işlenir. Mevkii, cinsi, miktarı ve yeri yazılır. Ayrıca Kadastro Müdürlüklerinin elinde bulunan defterdeki kayıtların karşısına Hangi Parsel veya Parsellere Revizyon (Uygulama) gördükleri şerhi verilir. Normal vergi kayıtlarında olduğu gibi emlak beyannameleri mahkemelere sunulduğunda onların revizyon görüp görmedikleri, Kadastro Müdürlüklerinden sorulur ve ona göre değerlendirilir. Böylece gerçek dışı uygulamanın önüne geçilmiş olur.
Öte yandan, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 47/D maddesi hükmü gereğince düzenlenen Taşınmaz Malların Sınırlandırma, Tespit ve Kontrol işleri hakkındaki Yönetmelikin 3/5 madde ve fıkrasında açık bir şekilde 1981 yılı emlak beyannamelerinden söz edilmektedir. Bunların zilyetlik belgesi olarak uygulanabileceğini vurgulamaktadır. Emlak beyannamelerinin zilyetlik belgesi olmadığını kabul eden kararlarda bu Yönetmeliğin tartışılmadığı ve göz önünde bulundurulmadığı gözlenmiştir. 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14. maddesi uygulaması ile ilgili olarak Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü 07.01.1988 gün ve 4/2-2-2/1184 sayılı Genelgeleri ile ...emlak vergisi beyannamelerinin de zilyetliği tevsik edici belge olarak değerlendirilmesi ve miktarlarına itibar edilmesi gerektiğini... açıklamıştır. Kadastro uygulaması da bu şekilde gerçekleşmektedir. Bu durumda, kadastro tespitleri sırasında emlak beyannameleri uygulanan ve itiraza uğramayan kişiler taşınmazı ya da taşınmazları aldıkları bir gerçektir. Emlak beyannamelerinin zilyetlik belgesi olarak kabul edilmemesi durumunda ve yukarıdaki açıklamalar da gözetildiğinde, hak sahipleri arasında farklı durumları ortaya çıkaracağı açıktır. Davacı, 1980 yılında emlak beyannamesi verdiğine göre; miktar dışında kalan ve kullandığı fazla kısım için zilyetliğinin de en erken bu tarihten itibaren başladığının kabulü gerekir. Şayet, davacı anılan tarihte fazla kısmı kullanmış olsa idi bu fazla kısım için de beyanda bulunması gerekirdi. Fazla kısım açısından zilyetliğin başlangıç tarihini 1980 yılından önceki bir tarihe götürme olanağı bulunmamaktadır. Dava konusu 194 ada, 12 sayılı parsel, aynı ada ve davacı adına tespiti yapılan 5 sayılı parsele uygulanan 1980 tarihli emlak beyannamesinin miktarından fazla kullanılan ve tutanağın edinme sebebine göre hududunda mera bulunması nedeni ile miktar fazlası olarak oluşturulan parsel olduğuna göre, bu fazla kısmın hududunda bulunan meradan elde edildiğinin kabulü gerekir. Tüm bu somut ve hukuki olgular karşısında emlak beyannamelerinin zilyetliği kanıtlayan belgeler olduğu miktarları ile geçerli olmaları gerektiği, miktarı ile birlikte tasarruf edilen fazlalık var ise bu fazla kısım için davacının zilyetliğinin en erken emlak beyannamesinin verildiği tarihten itibaren başladığının kabulü gerekir. Ancak, tespitin yapıldığı 04.11.1991 tarihinde kazanma süresi kesintiye uğramış olup, bu tarihten davanın açıldığı 15.10.2001 tarihinde kadar davacı yararına 20 yıllık kazanma süresi geçmediğine göre davanın bu nedenle reddi yönünde hükmün bozulması gerekirken, Sayın Daire çoğunluğunun hükmün onanması şeklinde gerçekleşen görüşüne katılmıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy