(2863 S. K. m. 11)
Dava: Fevzi Akyol ile Hazine aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının kabulüne dair Bodrum 1. Asliye Hukuk Hakimliğinden verilen 11.03.2004 gün ve 311/136 sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği düşünüldü:
Karar: Davacı, kazanmayı sağlayan zilyetlik nedeniyle 151 ada 183, 88 ve 171 nolu parsellerin Hazine üzerindeki tapu kayıtlarının iptali ile adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Hazine vekili, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Mahkemece, kazanma koşullarının oluştuğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava konusu 151 ada 183, 88 ve 171 nolu parsellere ait kadastro tutanaklarında; taşınmazların özetle; 1/25000 ölçekli sit haritasının uygulanması sonucu 1.derece arkeolojik sit alanı içerisinde kaldığı açıklanmak suretiyle 28.01.1994 tarihinde Hazine adına tespit edilmiş, aynı tarihte Hazine adına tapu kaydı oluşturulmuştur. Davacı, kazanmayı sağlayan zilyetliğe dayanarak iptal ve tescil isteğinde bulunmuş, mahkemece yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.
Bir yerin zilyetlik yoluyla kazanılabilmesi için diğer kazanma koşulları yanında taşınmazın kazanılmaya elverişli yerlerden olması gerekir. Kadastro tutanağındaki açıklamalara göre; dava konusu taşınmazlar 1.derece arkeolojik sit alanı kapsamında kalan yerlerdir. Mahkemece 2863 sayılı Kanun hükümleri uyarınca düzenlenen belgeler getirtilmediği gibi, arkeolog bilirkişi E.Özcan tarafından düzenlenen 17.11.2003 günlü raporda da; dava konusu parsellerin arkeolojik sit alanları dışında 1.derece doğal sit alanı içinde kaldığı bildirilmiştir. Dairemizin ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun önceki uygulamalarına göre kural olarak sit alanında kalan bir taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla edinilmesi mümkün bulunmakta idi. 27.07.2004 tarihinde yayınlanmak suretiyle aynı tarihte yürürlüğe giren 5226 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 5. maddesiyle 2863 sayılı Kanunun 11. maddesinin 1.fıkrasının 2.cümlesine sit alanları ibaresi eklenmek suretiyle bu tür yerlerin de kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla edinilemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Kamu düzeniyle ilgili bulunan bu hükmün kesinleşmemiş, görülmekte olan davalarda da gözönünde tutulması gerekmektedir. Ne var ki; bu sonuca ulaşabilmek için, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunca düzenlenen belgeler özellikle 1.derece arkeolojik sit alanı ile 1.derece doğal sit alanına ilişkin karar, belge ve haritaların eksiksiz olarak getirtilmesi, ondan sonra yerinde keşif yapılarak arkeolog bilirkişi aracılığıyla yerine uygulanması, uygulamanın Yargıtay denetimi sırasında izlenebilmesi bakımından teknik bilirkişi tarafından krokisine işaret edilmesi, arkeolog bilirkişiden gerekçeli rapor alınması, hükümden sonraki yasal düzenleme de gözönünde tutularak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekmektedir.
Sonuç: Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle ve HUMK. nun 428. maddesi hükmü uyarınca BOZULMASINA, 16.12.2004 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Davacı vekili, miras, taksim ve kazanmayı sağlayan zilyetlik nedeniyle dava konusu 137 ada 311 ve 318 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile vekil edeni adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Hazine vekili, taşınmazın sit alanı içinde kaldığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece kazanma koşullarının oluştuğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava konusu taşınmazlar İzmir 2 nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 12.06.1991 gün ve 2050 sayılı kararına göre 2. derece sit alanı içinde bulunan yerlerdir. Taşınmazların altında veya üzerinde korunması gerekli kültür ve tabiat varlığı bulunmadığı, sadece sit alanı içinde kaldıkları dava tarihine kadar 20 yıldan fazla süre ile miras bırakanı ile davacının zeytinlik olarak tasarruf ve zilyetliğinde olduğu toplanan delillerle belirlenmiş olup bu konuda uyuşmazlık bulunmamaktadır.
2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarının Koruma Kanununda 27.07.2004 tarihinde yayınlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 5226 sayılı Kanunla yapılan değişikliğe kadar böyle bir yerin koşullarının gerçekleşmesi durumunda mülk edinilmesi ve özel mülkiyet şeklinde tapuya tescil edilmesi mümkün bulunmakta, başka bir değişle bir taşınmazın salt arkeolojik sit alanında kalması onun kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile kazanılmasına engel teşkil etmemekte idi.
5226 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununu ile Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanununun 5. maddesi ile; 2863 sayılı Kanununun 11. maddesinin 1. fıkrasının 2. cümlesinde yer alan korunma alanları ibaresinden sonra gelmek üzere sit alanları ibaresi eklenmiş, böylece korunması gerekli kültür ve tabiat varlıkları ile bunların korunma alanları yanında sit alanlarının da zilyetlik yoluyla kazanılması yasaklanmıştır.
Hemen belirtmek gerekir ki; 2863 sayılı Kanununda 5226 Kanunla yapılan değişikliğin yürürlüğe girdiği 27.07.2004 tarihine kadar, TMK. nun 713/1. ve 3402 sayılı Kanununun 14. ve 17. maddelerindeki koşulların oluşmamış bulunması durumunda böyle bir taşınmazın özel mülk olarak tescili mümkün değildir. Ancak 27.07.2004 tarihine kadar koşulları gerçekleşmiş ise, sonradan yürürlüğe giren kanunun yasaklayıcı hükmü görülmekte olan davalara uygulanacak mıdır? Dairenin sayın çoğunluğu HGK. nun 30.06.1993 gün ve 1993/16-139-487 sayılı kararını da gerekçe göstermek suretiyle, salt sit alanlarının da zilyetlikle kazanılmasını yasaklayan değişikliğin emredici nitelikte ve kamu düzeni ile ilgili olduğundan önceki kanun zamanında açılan ve henüz kesinleşmemiş olan derdest davalarda da uygulanacağı görüşündedir.
Her hukuki olaya, yürürlükte olduğu dönemdeki kanun hükmünün uygulanması temel bir hukuk ilkesidir. Bu ilkenin genel ahlak ve adaba aykırılık ile kamu düzeni dışında başka gerekçeler gösterilerek uygulanmaması ve kanun hükümlerinin geriye yürütülmesi, kazanılmış hakların ortadan kaldırılması sonucunu doğuracaktır.
HGK. nun yukarıda sözü edilen kararında; arkeolojik sit alanı genelde çok geniş bir sahayı kapsamakta, kültür ve tabiat varlıkları ile bunların korunma alanları ise sit alanı içerisinde ancak daha küçük yüzölçümüne sahip kısımlarda kalmaktadır. Kültür ve Tabiat Varlıkları ile bunların korunması için zorunlu bulunan alanlardan oluşan bütünler, geçmişten günümüze intikal eden bizlerin de yarınki nesillere aynen devretmemiz gereken yeri doldurulamaz çok değerli kültür hazineleridir. Aynı Yasanın 11. maddesi ile de, yalnızca korunması zorunlu kültür ve tabiat varlıkları ile bunların korunma alanlarının zilyetlikle iktisap edilemeyeceği hükme bağlanmıştır. denilmek suretiyle sadece taşınmazın altında veya üzerinde korunması gerekli kültür ve tabiat varlıkları ile bunların korunma alanlarına işaret edilmiş, bu tür taşınmazların zilyetlikle kazanılmasını yasaklayan kanun hükmünün, kültür ve tabiat varlıklarının özelliği ve önemi dikkate alınarak kamu düzenine ilişkin bulunduğu sonuç ve kanısına varılmış ve derdest davalara da uygulanması kabul edilmiştir. Salt sit alanlarının başka bir deyişle altında veya üzerinde kültür ve tabiat varlığı bulunmayan ve çok geniş alanları kapsayan taşınmazların zilyetlik yoluyla özel mülk olarak tapuya tescilinin kamu düzeniyle ilgilendirmesi için hiçbir haklı gerekçe bulunmamaktadır. Bundan ayrı sonradan yürürlüğe giren kanun hükmünün geriye yürütülmesini gerektirecek istisnalardan olan genel ahlak ve adaba aykırılık da söz konusu olmadığından, kazanmış hakların ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak şekilde kanun hükümlerinin geriye yürütülmesi hukukun temel prensibine aykırı olduğu gibi kanunlara güven duygusunu da sarsacaktır.
Davacının salt sit alanı içinde kalan taşınmazları 20 yılı aşkın bir seneden beri zilyetlik ve tasarrufunda bulundurduğu belirlendiğine ve TMK. nun 713/4. fıkrası hükmüne göre, aynı maddenin 1. fıkrasındaki koşulların gerçekleşmesiyle mülkiyet hakkı, yasaklayıcı Kanun hükmünün yürürlüğe girdiği 27.07.2004 tarihinden önce doğmuş bulunduğuna ve mülkiyet hakkı doğduktan sonra yürürlüğe giren kanun hükmü ile kazanılmış olan hak ortadan kaldırılamayacağına göre, yerel mahkemenin davanın kabulüne karar vermiş olmasında usul ve Kanuna ayrı bir yön bulunmadığı ve yerel mahkeme hükmünün onanması görüşünde olduğumdan sağın çoğunluğun görüşlerine katılamıyorum. 16.12.2004 (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy