(506 S. K. m. 26)
Dava: Taraflar arasındaki haksız eylemden doğan tazminat davası üzerine yapılan yargılama sonunda, ilamda yazılı nedenlerden dolayı toplam 2.700.000 lira maddi ve manevi tazminatın olay tarihi olan 29.5.1984 tarihinden 19.12.1984 tarihine kadar % 5, bu tarihten sonra % 30 yasal faiz ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine manevi tazminata dair fazla istemin reddine ilişkin hükmün süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşuldu:
Karar: 1 - Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir yolsuzluk görülmemesine göre, aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2 - Dava, destekten yoksun kalma tazminatına ilişkindir. Mahkemece ücret artışının % 10, iskontonun ise % 5 olarak kabul edilip düzenlenen hesap bilirkişi raporu hükme esas alınmıştır.
Türkiye'nin bu gün içinde bulunduğu ekonomik konjoktür, ücret artışının muayyen bir seviyeden sonra durduğu ve bir yıllık mavduat faizinin ulaştığı düzey ülke gerçekleri, milli gelirdeki artış ve bu artışlardan çalışanlara ayrılabilen pay oranları gibi unsurlar ve ücret artışlarıyla iskonto oranı arasında bulunması gereken ve Yargıtay'ca yıllardır uygulanan denklik kuralı karşısında, bilirkişi raporunun ücret artışını % 10 aldığı halde iskonto oranını % 5 kabul eden raporun hükme esas tutulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. Mahkemece yapılacak iş, gerek ücret artışı oranı gerekse iskonto oranı % 10 kabul edilerek düzenlenecek bilirkişi raporuna göre karar vermekten ibarettir.
Destekten yoksun kalma tazminatının somut olayın özellikleri saklı kalmak üzere ülke genelinde uygulama birliğini sağlama ve bu amaçla sınırlı olarak Yargıtayca konulan esaslar dairesinde belirlenmesinin özel ve teknik bilgiyi gerektirip hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konulardan olmadığından, hakimin takdir hakkı ve her zaman Yargıtay'ın kontrolüne tabi bulunduğundan, bu tür olaylarda bilimsel esaslar yerine, tazminatın zaman, mekan ve kişiden kişiye değişen göreceli (izafi) hakkaniyet kavramıyla belirlenmesi mümkün görülmediğinden ve denklik kuralı hakkında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 23.03.1988 gün E. 1986/4-598, K. 1988/265 sayılı kararında herhangi bir görüş bulunmadığından, bu kararla bu konuda herhangi bir belirleme kesinlikle amaçlanmadığından ve sözü geçen kararda tazminat miktarlarının azlığı nedeniyle konuya değinilmediğinden karşı oy yazısındaki görüşlere katılmak mümkün olmamıştır.
O halde, bu yönü açalayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Temyiz olunan hükmün yukarıda 2 nolu bendde gösterilen nedenle BOZULMASINA, sair temyiz itirazlarının 1 nolu bendde gösterilen nedenlerle reddine, 2 nolu bendde gösterilen bozmada oyçokluğu, 1 nolu bendde gösterilen nedenlerle ise 4.4.1988 gününde oybirliği ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Dava, davalının yaptığı otoyol inşaatı sırasında atılan dinamitlerden dolayı davacının yaralanmasıyla ortaya çıkan sürekli beden gücü kaybından doğan tazminat isteğiyle ilgilidir.
Mahkeme, davacının zararının belirlenmesi için bilirkişi incelemesine başvurmuştur; bilirkişi davacının ilerideki gelirini bugünkü asgari ücreti %10 artırıma tabi tutarak belirledikten sonra bunu %5 oranına göre sermayeleştirme tabi tutarak tazminatı 4.998.455 lira olduğunu açıklamıştır. Mahkeme isteği gözeterek 2.500.000 lira maddi ve 200.000 lira manevi tazminatın tahsiline karar vermiştir.
Yargıtay denetimi sırasında geleceğe ilişkin tazminatın hesap yöntemi konusunda görüş ayrılığı çıkmış dairenin sayın çoğunluğu kural olarak tazminatın hesabı ve hesaba esas alınacak verilerin bilirkişi tarafından yapılacağı ve ortaya konulacağını benimsemekle beraber davacının ilerideki gelir artışı ve sermayeleştirme oranlarının %10 - %10 olması gerektiğinden hareketle mahkeme kararını bozmuştur.
Dairenin bu kararı, oranlamaların bilirkişi tarafından bilimsel verilere dayanılarak bulunması gerektiği yolundaki emsal nitelikteki kararından dönmesi bakımından (bkz. YKD. Yıl 1985, sayı 3, sh. 347'de Y. 4. Hukuk Dairesi'nin 27.11.1984 gün 7883/8795 sayılı kararı) önemlidir.
Konunun sağlıklı biçimde tartışılması için öncelikle "geleceğe yönelik tazminat hesapların" özelliği üzerinde durulmalıdır. Bu çeşit tazminatın hesabı nitelikli değil niceliklidir. Bu nedenle bu çeşit tazminatların hesabında matematik bir formülün düşünülmesi olanağı yoktur; burada ihtimallerle dolu bir alan başka bir anlatımla soyut adalet kavramının takdir yoluyla somutlaştırılarak (hakkaniyet) sonucun elde edilmesi söz konusudur.
Tazminatın hesabına esas alınacak davacının "gelecekteki kazancı" ile destek tazminatlarında ortaya çıkan "ölenin gelecekteki kazancının", bunun ne miktarını destekten yararlananlara ayıracağı", "eşin evlenme şansı" gibi olguların belirlenmesi için bir ölçü yoktur; olması da düşünülemez. Çünkü bunlar her somut olaya göre değişen bireysel olgulara bağlıdır; bu nedenle istatistiki bilgilerden de yararlanma olanağı yoktur.
Burada, Türk hukuk uygulaması açısından sorun: Geleceğe yönelik tazminatı hesaplanması için gerekli olan bu gibi verileri kim belirleyecektir? Konu takdire kaldığı ve belli bir teknik uzmanlığı gerektirmediği için hakimin görevi cümlesindedir. Çünkü somut olayın özelliği içinde ortaya çıkacak olguları en iyi belirleyecek olan konunun içinde olan hakimdir; ayrıca takdir hakkının söz konusu olduğu durumlarda hakkaniyete uygun sonuçlar elde etmek hakimlik sanatının aslı unsurudur (MK. m. 4). Nitekim karşılaştırmalı hukuk uygulanmasında bu konularda ne bilirkişi görüşü alınmakta ve ne de bağlayıcı ölçü ve kurallar konulmak suretiyle hakimin takdir hakkı ortadan kaldırılmaktadır (Kaneti, İsviçre Federal Mahkeme Kararları I. sh. 136'da BGE 89 II. 396).
Türk hukuk uygulamasında ise, geleceğe yönelik tazminatların hesabı tamamen bilirkişiye bırakılmaktadır. Bilirkişiler, hakimin görevine giren ve takdir hakkının söz konusu olduğu alanda hiçbir dayanağı olmayan kurallar koymak ve değerlendirme yapmak suretiyle sonuca varmaktadırlar. İş böyle olunca, çoğu kez yapılan değerlendirmeleri kontrol imkânı bulunamamaktadır; hele çelişik raporların ortaya çıkardığı durumlarda üçüncü ve dördüncü bilirkişi raporları alınmak suretiyle pahalı yargı olgusu ortaya çıkmaktadır. Yargıtay kural olarak geleceğe ilişkin tazminat hesaplarının ve bu hesaba ilişkin verileri bilirkişi tarafından yapılması ve ortaya konulmasını benimsemekte; bu sahaya müdahalesi sınırlı olmaktadır.
Son senelerde evlenme şansının hakim tarafından ortaya konulmasını içeren Yargıtay kararlarına rastlanmaktadır (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 13.3.1986, 1718/2339 K. ve 4.4.1988 gün 10810 - 3316 K.). Nitekim Yüksek Mahkeme, bu kararıyla gelir artışının ve sermayeleştirmenin ne oranda olacağını ilk önceleri bilirkişinin görevi olduğunu kabul ederken (bkz. Y.4.H.D'sinin anılan 27.11.1984 tarihli kararına) bu kararla bu görüşünden dönerek bu kerre kendi oran belirlemek suretiyle konunun bilirkişinin görevine girmediğini olarak kabul etmiştir.
İsviçre hukuk uygulamasında konunun özelliği iyi bilindiğinden destek tazminatı gibi geleceğe ilişkin zararların belirlenmesi kabul edilen bir cetvel yardımıyla çok basit hale getirilmiştir (RO 89 II 56 bkz. Oftinger Federal Mahkeme İçtihatları Çev. Dayınlarlı Yargıtay Yayını sh: 305-307):
Bir kaza sonucu bir gözünü yitiren altı yaşındaki çocuğun gelecekteki zararının belirlenmesi için küçüğün 20 yaşında elde edebileceği yıllık gelirin 20.000 frank olacağı ve maluliyet oranında % 20 olduğu hakim tarafından belirlenmiş ve Stauffer ve Schaetzle cetveli esas alınarak şu yöntemle sonuca gidilmiştir:
Yıllık Kazanç azalması:
15.000 (gelir) X %20 (Malüliyet): 3.000 Frank
20 yaşına ertelenen, temyiz edenin yıllık 3.000
franklık gelirine tekabül eden sermayesinin değeri,
Staffur ve Schaetle cetveline göre (kat- sayı 1490) : 44.700 Frank
3.000 Frank x 14.9 : 20.000 Frank
-----------------------
Temyiz eden yararına kabul edilen bakiye 24.700 Frank
İşin esası ve temeli varsayımlara dayandığı kabul edildiğinde bu yöntemin Türk Hukuk uygulaması açısından benimsenmesi ülkemizdeki pahalı ve geciken yargı olgusunun kalkmasına katkıda bulunacaktır. Bu hususta, kolaylığı ve birliği sağlayacak Türk toplum yapısına uygun cetveller geliştirilinceye kadar İsviçre'deki cetvellerden yararlanmak mümkündür.
ÇOĞUNLUK GÖRÜŞÜNÜN YÖNTEM AÇISINDAN ELEŞTİRİLMESİ
A- Sayın çoğunluğun oluşturduğu kararda kanunun yukarıda açıklanan özelliği üzerinde durulmamıştır. Özellikle ilerideki kazancın belirlenmesi için %10 arttırma yapılmasının hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Böyle bir işin belirli bir kurala bağlanması için elde istatistiki bilgi ve verilerin bulunması gerekir. Ne var ki istatistiki bilgiler toplumdaki olaylar hakkında bilgi verir. Kişinin belirli bir alanda bireysel çalışması ve çabaları sonucu 20 yıl, 30 yıl sonra elde edeceği gelirin ne olacağı tamamen takdire kalan bir sorundur. Kişinin gelirin yalnız fiyat artışları sonucu değil çalışma alanındaki becerisi, uzmanlaşması ve yıllanmasıyla da artacağının kabul edilmemesi hatalı olmuş ve özellikle karşılaştırmalı hukuktaki gelişmeler üzerinde durulmamıştır (BGE 89 II 396. Kaneti İsviçre Federal Mahkeme Kararları I., Sh. 136). Somut olayın özellikler gözetilmeden ve kişiler arasında bir ayrım yapmadan herkes için tüm yaşam ve çalışma sürecince gelirin aynı oranda artacağını kabul etmek eşyanın tabiatına ters düşer: Aslında konuyu takdir sınırları içinde değerlendirmenin nedeni budur.
B- Yüksek mahkeme, tüm mahkemeleri bağlayacak belirli bir kural getirirken bunun dayanaklarını göstermek zorundadır. Hiçbir dayanağı olmadan belirli bir kural konulamaz. Gelirin artışını gösteren istatistiki bilgiler bulunmadığı halde sermayeleştirmeye esas olacak yirmi otuz yıl öncesine kadar giden istatistiki bilgilerin varlığı tartışılmamalıdır. Bunlar tartışılarak ortaya daha inandırıcı sonuçlar, kurallar konulmadıkça bunlar çok kısa sürede değişmeye mahkûmdur.
C- Bir an için Yargıtay'ın bu kararıyla ortaya koyduğu yöntemin doğruluğu kabul edilse dahi gelir artışıyla sermayeleştirme oranının eşit tutulması görüşüne katılma olanağı yoktur.
Özellikle ne ekonomik ve ne de varsayımlara dayanan bilgiler bu konuda "denklik kuralı" diye bir kural ortaya koymamışlardır. Kişinin gelirinin artışı yalnız ekonomik gelişmelere fiyat artışlarına bağlı olmadığı kendi becerisi, işindeki uzmanlığı ve yıllanmasınında etkili olduğu gözetilirse: Denklik kuralı değil aksine sermayeleştirme için iskonto oranının gelirin artışından az olmasını zorunlu hale getirir. Özellikle psikolojik açıdan ve emeğe, duyulan saygı nedeniyle ikisi arasında bir farkın bulunması hakkaniyet ölçüleri açısından yararlı olur. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu var olduğu öne sürülen ancak somut olarak kanıtlanmayan denklik kuralı üzerindeki tartışmalara girmeden % 5-%10 oranlarına göre hesap edilen tazminatı esas alan mahkeme kararını onamıştır. (YHGK 23.3.1988 gün, 1986/4-598 E. 1988/265 K.)
Ç- Bireyin ilerideki kazancının belirlenmesinin bir takdir sorunu olduğu her türlü tartışmanın dışındadır. Takdir hakkının söz konusu olduğu durumlarda hakimin hak ve nisfetle hükmedeceği Medeni Kanunun 4. maddesinin emridir. O halde çoğunluk kararında bu hükümde bir kenara bırakılarak hakimin takdir hakkı ortadan kaldırılmıştır.
Bu davada hükmedilen maddi tazminatın 2.500.000 ve manevi tazminatın 200.000 lira olduğu gözetildiğinden hükmün onanması hakkaniyet ve dava ekonomisi açısından yerinde olacaktı. Çünkü dairenin önerdiği oranlarda yapılacak bir incelemede 2.500.000 liranın altında bir sonuç çıkmayacaktır. Kaldı ki bu hükmedilen madde tazminat %30 malül kalan davacıya 200.000 lira manevi tazminat hükmedilmesi ve dört yaşındaki davacıya kusur verilmesi gibi nedenlerle genelde hakkaniyete uygundur. O halde mahkeme kararının sonuç olarak onanması daha uygun olurdu.
Diğer taraftan, sayın çoğunluğun kararı, tazminat hesaplarında Türk Yargısıda yerleşmiş ve hakimin takdir hakkını ortadan kaldırılan hatalı yöntemi devam ettirmesi bakımından da bize uygun düşmemiştir. Hakimin takdir hakkına ve değerlendirmesine (nitelendirme - usa vurma) giren konuları bilirkişilere bırakılması hem pahalı yargı olgusunu ortaya çıkarmakta hem de bilirkişi raporları gerek taraflarca ve gerekse hakim tarafından denetlenemediğinden hakkın kaybolmasına sebebiyet vermektedir. Nitekim bu davada bunun tipik örneği kusur belirlenmesinde ortaya çıkmıştır: Hakim kusur belirlenmesi için bilirkişiye başvurmuştur, bilirkişi kusurun yalnız objektif yönü üzerinde durmuş subjektif yönü üzerinde durmamış ve dört yaşındaki küçüğe % 60 kusur vermiştir. 4 yaşındaki küçükten iradi davranışlar beklenemeyeceğine göre ona kusur verilemez, anaya kusur verilmiş olsa dahi bu kusur davacının isteğini Borçlar Kanunu'nun 44. maddesi açısından etkilemez. Bilirkişi, olayda her türlü önlemi almakla yükümlü olan teşkilatlanmış ve tehlikeli bir görev yapan şirkete %40 kusur vermekle de takdirde hata yapmıştır: Esasen burada da takdir söz konusu olduğundan kusuru ve derecelendirilmesini bunu hakim yapmalıydı.
O halde tüm bu nedenlerle ve bu konularda çağdaş yöntemlerin işlenmesinin zamanı geldiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy