(2822 S. K. m. 6) (1475 S. K. m. 40)
Dava: Davacı, TİS'den doğan ücret ve ikramiye farkı alacağının faizi ile birlikte ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır. Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: Davacı; işyerinde uygulanmakta olan 1.3.1993-28.2.1995 yürürlük süreli Toplu İş Sözleşmesinin 79.maddesinde öngörülen işyerinde çalışan işçilerin 31.8.1994 tarihindeki çıplak ücretlerine 1.9.1994 tarihinden geçerli olmak üzere DİE.1987-100 Temel Yıllı, Kentsel Yerler Tüketici Fiyatları Türkiye Geneli İndeksinin Şubat 1994'ndeki sayısının Ağustos 1993 İndeks sayısına bölünmesi suretiyle bulunacak değişim oranı kadar zam yapılır" hükmünün davalı işverence uygulanmadığını bildirerek fark ücret ve ikramiye alacaklarının işletme kredisi faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı idare cevap dilekçesinde özetle; toplu iş sözleşmesinin yürürlüğe girmesinden sonra uygulanmasına belli süre devam edildiğini, daha sonra Türkiye genelinde büyük ekonomik gelişmeler oluştuğunu, bu nedenle Hükümetçe ekonomik tedbirler alınması gereğinin ortaya çıktığını ve 5 Nisan 1994'de alınan ekonomik tedbirler paketinin uygulamaya konulduğunu, bu tedbirler paketine tüm kamu kurum ve kuruluşlarının uymak zorunda kaldığını, müvekkili idarenin de bunlar arasında bulunduğunu, Hükümetçe dava konusu edilen dönemle ilgili bir plana bağlandığını, kendilerinin de plana uyduklarını ve "borcun edasının imkansız hale geldiğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece istek doğrultusunda hüküm tesis edilmiştir.
Taraflar arasında; dava konusu edilen isteklerin toplu iş sözleşmesinde öngörüldüğü, 1994 Eylül ayı itibariyle altı aylık zam oranının % 51,1 olarak kabul edilmesi gerektiği, davalı idarenin bu ücret zamlarını uygulamadığı, Hükümetçe alınan ekonomik tedbirler ve genelge uyarınca bu zamların bir plan dahilinde taksitlendirildiği hususlarında bir uyuşmazlık yoktur.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, tarafların serbest iradeleriyle usulüne uygun biçimde, işyerine uygulanmak üzere düzenlenmiş bulunan TİS. bağlayıcı niteliktedir. Bu itibarla, normal koşullarda, böyle bir TİS'ne hakimin müdahalesinden söz edilemez.
Toplu İş Sözleşmesinin yürürlük başlangıç ve imza tarihlerinden sonra, Türkiye'nin ekonomik bir krize girdiği, normalde beklenilmeyen ve tahmin edilmeyen durumların oluştuğu, bu ağır ekonomik bunalımdan çıkmak için Hükümetin bir dizi tedbirler almak zorunda kaldığı ve bu cümleden olarak da kamu kurum ve kuruluşlarında tasarruf tedbirlerine başvurduğu, memur ve işçi alımlarını dondurduğu; yeni vergiler ihdas ettiği, ek vergiler getirdiği, yatırımları durdurduğu, birçok kamu işyerlerini kapattığı, özelleştirmeye yöneldiği bir gerçektir. Bu tedbirler sonucu, tüm kamu kurum ve kuruluşlarında ve bu arada davalı idareye ait işyerinde uygulanmakta olan toplu sözleşme zamlarının ödenmesi durdurulmuş ve bir plan dahilinde tediyesi için tüm kuruluşlara genelge yayınlanmıştır.
Şu husus özellikle belirtilmelidir ki, her ne kadar kamu iktisadi teşebbüsleri, mevzuatlarına göre, özel hukuk hükümlerine bağlı birer bağımsız tüzelkişilik iseler de, bunların yıllardan beri Devletin desteği ve koruması ile ayakta kaldıkları da bir vakaadır. Bu destek sayesindedir ki, Türkiye'de işsizlik asgari düzeye indirilmiş ve ülke genelinde işyerleri pek çok yurttaşa ekmek kapısı olmuştur. Hükümetin bu korumacılığını, almış olduğu olağanüstü ekonomik tedbire rağmen devam ettirmek niyet ve arzusunda olduğu, toplu iş sözleşmesi zamlarını, gecikmeyle de olsa, bir plan dahilinde ve tam olarak ödenmesini kabul etmek suretiyle sürdürmek istediği, dosya içeriği ile bellidir. Devletin bu koruyucu tutumu kamu iktisadi teşebbüslerinden çekmesi ve bunların sorumluluklarıyle başbaşa bırakılmaları halinde, bu işyerlerinin ifa imkânsızlığına düşeceği, birçoklarının kapanacağı bazılarının iflas durumuna geleceği, binlerce işçinin işsiz kalacağı da, bir memleket gerçeğidir.
Bu olgular karşısında, davalı idarenin toplu iş sözleşmesi zamlarından kurtulmak istemesinden ve dolayısıyla kötüniyetinden söz etmek mümkün değildir. Gerçekten yukarıda da vurgulandığı gibi davalı işveren, hiçbir zaman borcunu inkar etmemiş, ancak Hükümet genelgesi doğrultusunda ve kendi imkânlarıyla da ödeme imkansızlığını da dikkate alarak, ücret zamlarının taksitle ödenmesini önermiştir. Bu öneri, davacı işçinin üyesi bulunduğu sendikanın bağlı olduğu işçi konfederasyonu tarafından, Hükümet yetkilileriyle vardıkları mutabakatta aynen benimsenmiştir. Gerçi bu mutabakatın davacı işçiyi bağlamasından söz edilemezse de, yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan memleket gerçeğinin, işçi konfederasyonu tarafından da benimsendiğini gösterir.
Yukarıda da değinildiği üzere serbest iradeleriyle imzaladıkları sözleşmelerin tarafları bağlaması asıl ise de, taraflar arasında mevcut olan denge şartların olağanüstü bir şekilde değişmesi sebebi ile taraflardan biri için katlanılamıyacak derecede bozulabilir. İşte bu gibi hallerde sözleşmeye sıkı sıkıya bağlılık adalet hakkaniyet ve objektif iyiniyet kurallarıyla bağdaşmaz. Hukukta bu durum "sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması" ilkesi ile çözümlenmektedir.
Şartları olağanüstü şekilde değiştiren hallerin ortaya çıkması durumunda edimler arasındaki dengenin bozulması taraflar arasındaki sözleşme ile tesis edilen işlemin temelinin çökmesini gündeme getirir ki işte bu durumda hakim müdahale ederek sözleşmeyi değişen şartlara uyarlar.
Olayımızda işverenin TİS'deki ücret zammını bir ödeme planı dahilinde ileriki bir tarihte ödeme teklifi böyle bir uyarlama önerisidir.
Değişen şartlara göre sözleşmenin tamamının geçersizliği istenebileceği gibi bir kısım hükümlerinin şartlara uygulanması da istenebilir.
Olayımızda sözleşmenin sadece ücret zammının vadeye yayılması istenmiş zam oranına müdahale dahi talep edilmemiştir.
Beklenmeyen şartların getirdiği yükler karşısında ülke insanının belli oranlarda da olsa fedekârlığı paylaşması gerekir. Aynı dönem için devletin diğer kamu çalışanlarına uyguladığı ücret artışı ve onları fedekârlığa ortak edişi kamu yararı ilkesiyle izah edilebilir. Aynı ilkenin TİS.uygulamaları için de geçerli olacağının gözardı edilmemesi gerekir.
Tüm bu maddi ve hukuki olgular karşısında, idarenin teklif ettiği ödeme planının uyarlama önerisi olarak kabulü ve bu önerinin değişen şartlar sebebiyle yerinde görülerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebebten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 23.2.1995 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞIOY YAZISI
Dava, toplu iş sözleşmesinden doğan ve ödenmeyen ücret zammı alacağının, 2822 sayılı Yasanın 61.maddesi uyarınca faiziyle birlikte davalıdan tahsili istemine ilişkindir.
Dosya içeriğine göre; yürürlükteki toplu iş sözleşmesinde, ücretlere belli bir oranda zam yapılmasının kararlaştırıldığı, davalı işverenin, borcun varlığını kabul etmekle beraber, ekonomik ve mali sıkıntıdan söz ederek, toplu sözleşme hükmünü uygulamadığı, ödemeyi geciktirdiği ve bu davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hemen belirtelim ki, toplu iş sözleşmelerinde kararlaştırılan belli bir orana veya enflasyon ölçütüne bağlı ücret zamlarının amacı, işçinin ücretini para değerindeki sürekli düşmelere karşı korumak, ona, kendisini ve ailesini geçindirecek düzeyde adil bir ücret sağlamak ve böylece enflasyonun olumsuz etkisiyle geçim sıkıntısı içine düşmesini önlemektir. Başka bir deyişle, işçinin reel ücretini ve satınalma gücünü enflasyonla ortaya çıkan erozyondan korumaktır. Kuşkusuz, enflasyon olgusu işletmeleri de olumsuz yönde etkilemektedir. Ancak, üretilen mal ve hizmetlere sürekli olarak yapılan zamlarla bu yükün hafifletilmesine ve bir denge sağlanmasına çalışıldığı da unutulmamalıdır. Böyle olunca, kararlaştırılan ücret zammının, işçi-işveren ilişkilerinde edimler arasındaki dengeleri aşırı ölçüde bozduğunu savunmak güçtür.
Ülkemizin, ötedenberi ekonomik ve mali sıkıntılar içinde bulunduğu, enflasyonun frenlenemediği ve sürekli olarak tahminlerin çok üstünde gerçekleştiği, para değerinin hızla düştü, yıllardır yaşanan ve bilinen olgulardır. Bu nedenle, yüksek enflasyonu, ekonomik ve mali sıkıntı, beklenmeyen ve öngörülmesi mümkün olmayan bir olay olarak da kabul edilemez.
Bu durum, karşısında, davacı işçinin, toplu sözleşmeden doğan hakkını istemesinin, dürüstlük kurallarına aykırı düştüğünü savunmak mümkün değildir.
Kaldı ki, uzun süreli sözleşmelerde, önceden görülmesi mümkün olmayan olaylardan dolayı, taraflardan birinin ediminin diğerininkine nazaran fevkalade ağırlaşmış olması ve böyle bir ifayı talebin doğruluk kurallarına aykırı bulunması (MK.2) halinde kabul edilebilen ve uygulamada "uyarlama davası" adı verilen istisnai dava türü, toplu iş sözleşmelerinde söz konusu olamaz. Zira, toplu iş sözleşmeleri, kollektif iş ilişkilerini düzenleyen ve özel bir yasa olan 2822 sayılı TSGLK'da öngörülen koşullarla, belli bir süreç izlenerek, tüm barışçı yollar denendikten sonra, gerektiğinde şartlarına uygun olarak grev ve lokavt hakları kullanılmak suretiyle oluşan, kendine özgü işlevi ve nitelikleri bulunan sözleşmelerdir. Aksi görüş, çalışma barışının ve giderek sosyal barışın zedelenmesine, özgür ve özerk toplu sözleşme düzeninin bir kaosa sürüklenmesine yol açar. Esasen, ortada böyle bir dava da yoktur. Gerçekten, asıl borcun varlığı değil, ifa zamanının tek yanlı olarak ertelenip ertelenemiyeceği tartışma konusudur.
Diğer taraftan, Ülkemizde yaşanan ekonomik ve mali sıkıntılarının giderek ağırlaştığı, bunun birlikte göğüslenmesi gerektiği, 1994 yılının Nisan ayında bir dizi istikrar önlemlerine başvurulduğu ve çıkarılan yasalarla ek vergi ve yükümlülükler getirildiği, birçoğu zarar eden ve Devletin desteği ile faaliyetlerini sürdüren KİT.'lerin ve bağlı kuruluşların özelleştirme işlemlerine hız verildiği bilinen gerçeklerdir.
Ancak, bütün bunlar, enflasyondan en çok etkilenen sadece bir kısım çalışanın, Anayasada ve katıldığımız İLO sözleşmelerinde güvence altına alınan toplu iş sözleşmesi hakkı ve özerkliği çerçevesinde, serbest toplu pazarlık sonucu bağıtlanan toplu sözleşmede kararlaştırılıp, ödeme zamanı gelmiş olan ücret zamlarının, Hükümetin emir ve genelgesi doğrultusunda, tek taraflı olarak askıya alınmasının hukuka uygun ve haklı gerekçesi olamaz. Böyle bir genelge ile davacının 2822 sayılı Ysanın 61.maddesi hükmünden kaynaklanan dava hakkının ortadan kaldırılması hukuken mümkün değildir. Olayda, Anayasanın 15,119 ve 121. maddeleri uyarınca temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını gerektirecek ölçüde olağanüstü bir durumun ve ağır ekonomik bunalım halinin ortaya çıkardığı bir uygulama da söz konusu değildir.
Ayrıca belirtmek gerekir ki, davalı KİT. ve müesseselerinin sermayelerinin tamamı Devlete ait olmakla beraber, bunlar, tüzelkişiliğe sahip, özel hukuk hükümlerine tabi ve ticari esaslara göre faaliyet göster üzere kurulmuş sorumlulukları sermayeleri ile sınırlı kuruluşlardır (233 s.KHK.Hükümleri).
Hukukumuzda, borçlu, ödeme (ifa) zamanı gleen para borcunu, tek yanlı irade açıklaması ile bir başka tarihe ertelemek hak ve yetkisine sahip bulunmamaktadır. Sözleşmelerde, özellikle toplu sözleşme düzeninde, kural olarak, sözleşme özgürlüğü ve sözleşmeye bağlılık, titizlikle uyulması gereken temel ilkelerdir.
Bundan başka, borçlunun para sıkıntısı ve ödeme güçlüğü içinde bulunması, BK'nun m.96 anlamında bir imkânsızlık yaratmaz. Borçlunun kusuru olmaksızın mali sıkıntı içine düşmesi ve para borcunu ödeyememesi halinde de (BK.117) durum aynıdır. Çünkü, para borçlarında ifa imkânsızlığı söz konusu olamaz. Borçlu, başkalarından kredi (borç) almak suretiyle para borcunu ödeme olanağına sahiptir. Yasa koyucu, borcun ifası konusunda kamu kurum ve kuruluşları ile özel kesim arasında bir ayırım da yapmamıştır (BK. 74 vd).
İşçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren, toplu iş sözleşmesine, Anayasanın tanıdığı hak ve özerklik çerçevesinde, Devletten bağımsız olarak, ücret ve sosyal haklara ilişkin konularda yasa hükümleri gibi bağlayıcı kurallar koyma yetkisine sahiptirler. Bu kurallar objektif hukuk kuralları niteliğinde olup, sözleşmenin taraflarını ve üçüncü kişileri bağlar. Toplu sözleşme sisteminin sosyal yönü ve özellikle çalışma barışını sağlayıcı işlevi ve özgün nitelikleri dolayısıyla da, toplu sözleşme hakkı ve özerkliğinin çeşitli dış müdahelelerden uzak kalması gerekir. Bu itibarla, yürürlükteki bir toplu iş sözleşmesinde yer alan hükümler, ancak sözleşmeye taraf olanların kendi aralarında anlaşmaları ile değiştirilebilir. O halde, uyuşmazlık konusu toplu iş sözleşmesine taraf olmayan Hükümet ile Türk-İş temsilcileri arasında sağlandığı öne sürülen mutabakat ile sözleşmede öngörülen ücret zamlarının ödenmesinin ilerideki bir tarihe ertelenmesi de hukuken geçerli sayılamaz. Esasen, Konfederasyonlar, toplu iş sözleşmesine taraf olamazlar.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, davanın kabulüne ilişkin yerel mahkeme kararı usul ve yasaya uygun bulunduğundan, Onanması gerektiği görüşüyle çoğunluğun bozma kararına katılamıyoruz.
Full & Egal Universal Law Academy