(4721 S. K. m. 2, 3) (818 S. K. m. 36)
Dava: Davacı, başarı prim alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkeme, isteği reddetmiştir.
Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi F. B. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Yargıtay Kararı:
A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı, davalıya ait iş yerinde 06.11.2006- 31.12.2007 tarihleri arasında davalı Yurt Dışı Pazarları Satış Müdürü olarak çalıştığını, davalı işverenin aralarındaki iş sözleşmesi kurulurken kendisine gönderdiği görev teklif formunda yıllık 2 brüt maaş tutarında başarı primi ödeyeceğini beyan ettiğini, çalıştığı dönem içerisinde davalı şirketin yurt dışı satışlarını bir önceki yıla göre 3 kat tutarında arttırdığını, ancak davalı işverence başarı prim alacağının ödenmediğini ileri sürerek prim alacağının tahsilini istemiştir.
B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı, davacı ile aralarındaki iş sözleşmesi kurulurken 2 brüt maaş tutarında prim ödeneceği yönünde yazılı veya sözlü taahhütte bulunulmadığını, dosya içerisine ibraz edilen görev teklif formunun davalı şirketi bağlamayacağını savunarak davanın reddini istemiştir.
C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, taraflar arasında iş sözleşmesinin kurulması esnasında prim ödemesi yapılacağının kararlaştırıldığı konusunda yazılı bir sözleşme bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
D) Temyiz:
Kararı davacı taraf temyiz etmiştir.
E) Gerekçe:
Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacıya başarı primi ödeneceği hususunda yazılı iş sözleşmesi hükmü bulunmamasına rağmen, iş sözleşmesinin kurulması esnasında bu ödemenin yapılacağı yönünde işveren tarafından taahhütte bulunulup bulunulmadığı ve bu beyana güven ile yazılı iş akdi imzalamadan çalışan davacının anılan işçilik alacağına hak kazanıp kazanamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle, taraflar arasındaki somut uyuşmazlığın çözümünde etkili olduğu düşünülen güven ilkesi, güven kavramı ve güven sorumluluğu hakkında açıklamalarda bulunulması yararlı görülmüştür.
Hukukun evrensel ve genel ilkelerinden olan dürüstlük ilkesi (Türk Medeni Kanunu m.2), bazı alt ilkelerin doğmasına sebep olmuştur. Bu ilkelerden birisi ahde vefa ilkesi, bir diğeri de güven ilkesidir.
Yine dürüstlük ilkesini temel alan bir akım da, irade beyanlarının yorumunda ve dolayısıyla sözleşmelerin kurulup kurulmadığını tespitte korunmaya layık haklı güveni esas alan güven ilkesi dir. Bu güven ilkesi de, hukuki görünüşe güvenin korunması alt ilkesini doğurmuştur(Oğuztürk, Burcu(Kalkan): Güven Sorumluluğu, Vedat Kitapçılık, 1. Bası, İstanbul 2008, sahife 1).
Güven kavramı, anlam itibariyle sadece, etik ve moral beklentilerin mevcut olduğu bir kavram değildir. O, aynı zamanda, toplum içerisindeki bireylerin iletişiminde çok ciddi rol oynayan ve bazı durumlarda eksik kalmış, tamamlanamamış ya da üstü kapalı olarak geçirilmiş, bazı irade beyanlarının yorumlanması ve tamamlanmasında önemli derecede etkisi olan psikolojik-sosyolojik bir kavramdır. Bilgilendirme gereksinimi içinde, güven kavramının, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamları da mevcuttur. Bir görüşe göre güven kavramı, toplum içerisinde, bir bireyin diğer bireylerle olan ilişkilerini tamamlayan; bu ilişkilerin yorumlanmasında kullanılan; ya da o bireyin geleceği ile ilgili olan olaylarda yol gösterici bir rol oynayan, tamamen insanın kendi iç dünyasıyla ilgili bir davranış, bir ruh hali, bir zihniyet, bir anlayıştır (Oğuztürk, Burcu(Kalkan): a.g.e., s.4).
Güven kavramının temelinde; doğruluk, dürüstlük, açık sözlülük, içtenlik, gerçeklik, haklılık gibi anlamlar yatmakta; güven kavramının anlamı da sayılan bu ilkelere dayanmaktadır. Bu anlamda güven, iki taraflıdır. Bir birey, ya karşısındakine güvenir, ya da karşısındaki, o bireye güven verir. Bir kimsenin, çevresine verdiği güven, aynı derecede bir karşılık ve hukuki olarak korunma gerektirmektedir (Oğuztürk, Burcu(Kalkan): a.g.e., s.4).
Özel bir ilişkiye girmiş taraflardan biri, hukuka ve güven ihlali söz konusu olduğunda da hukukun öngördüğü yaptırıma güvenerek karşı tarafa güvenmiştir. Karşı taraf omuzlarına da bu güvenden dolayı, doğru ve dürüst davranmak ve sadakatli olmak yükümlülüğü yüklenmiştir. Kendisine güvenilen taraf da yapmış olduğu kendi davranışları ile bu güven olgusunu meydana getirdiği için, güvenen tarafa kendisine neden güvendiği hususunda bir itiraz hakkı söz konusu olmayacağı öğretide ileri sürülmüştür(Oğuztürk, Burcu(Kalkan): a.g.e., s.9).
Gerçekten de, her iki tarafın menfaatlerini korumak ve dengelemek için ileri sürülen güven ilkesine göre, bir irade beyanını anlamak ve değerlendirmek için, beyan muhatabınca bilinen ve bilinmesi gereken bütün hal ve şartları Medeni Kanun m.2'de düzenlenen dürüstlük ilkesi gereğince değerlendirmek gerekecektir. Böylece, beyana ne anlam verilmesi gerektiği ortaya çıkacaktır. Bu ilkeye göre, korunan karşı tarafın-beyan muhatabının- haklı güvenidir. Beyan muhatabının gerekli dikkat ve özeni göstermeksizin, beyanı nasıl anladığına bakılmayacaktır. Beyan muhatabı, kendisine ulaşan beyanı, dürüstlük ilkesi gereği, bildiği veya bilmesi gereken tüm unsurları dikkate alarak anlamalıdır. Yani, onun bu beyanı o şekilde anlaması MK. m.2 uyarınca haklı görünmelidir. İşte bu ilke, meydana gelen adaletsizliği ve taraflar arasında gerçekleşen sorunu çözmüş olmaktadır. Zira, güven ilkesi karşılıklı birbirini gözetme ve bağlılık esaslarına dayanmaktadır. Bu ilkeye göre, hem beyan sahibinin hem de beyan muhatabının menfaatleri dengede tutulmuş olmaktadır. Bir yandan beyan muhatabının, dürüstlük kuralına(objektif iyiniyet) göre, bildiği ve bilebileceği bütün olguları değerlendirerek beyana vermesi gereken anlama olan haklı güveni korunmakta; diğer yandan ise, beyan sahibinin yaptığı beyanının, makul ve dürüst bir sözleşen insan tarafından anlaşılması olağan biçimde anlaşılacağına dair haklı güveni teminat altına alınmaktadır(Oğuztürk, Burcu(Kalkan): a.g.e., s.37-38).
Güven sorumluluğunun gerçekleşebilmesi için, bir kimsede hukuken korunmaya layık bir güvenin olması, bu güvene dayanılarak bir tasarruf işleminde bulunulması, tüm bunların da bir kişiye isnat edilebilmesi gerekir.
Yukarıda güven sorumluluğuna ilişkin belirtilen genel şartlar, aynı zamanda Alman Hukukunda da aranmaktadır(Oğuztürk, Burcu(Kalkan): a.g.e., s.128).
Öte yandan, güven sorumluluğu kavramı, 90'lı yılların ortalarına doğru, İsviçre Federal Mahkemesi kararlarına da konu olacak şekilde uygulama içerisinde, ciddi biçimde ağırlığını göstermeye başlamış, bu kavramın hukuk biliminde yer almasını sağlamıştır (Oğuztürk, Burcu(Kalkan): a.g.e., s.166).
İsviçre Federal Mahkemesi'nin kararları ve İsviçre Hukuk uygulaması, özellikle, bir kimsenin, karşı tarafta oluşturduğu güveni daha sonraki davranışlarıyla hayal kırıklığına dönüştürmesini, yani söz konusu olan çelişkili davranışları korumadığı anlaşılmaktadır (Oğuztürk, Burcu(Kalkan): a.g.e., s.193; Kararlar için bak. s.184 vd.).
Güven sorumluluğunun Türk Pozitif Hukuku'nda özel bir kanuni düzenlemesi bulunmamakla birlikte; Türk Hukuk Öğretisinde dürüstlük kuralından hareketle bir olayda güven sorumluluğunun gerçekleşebilmesi için şu şartlar aranmaktadır: Olayda bir güven unsuru bulunmalı, zarar gerçekleşmeli, yaratılan hukuki görünüme güvenin pozitif olarak korunması anlamında geçerlilik sonucu bağlanmamalı, zarar ile yaratılan hukuki görünüş arasında nedensellik bağı söz konusu olmalı, başka hukuki kurumların uygulama alanına giren herhangi bir durum söz konusu olmamalı, hukuki görünüşü yaratan kimse kusurlu olmalı, kişinin haklı güveni, yani olayda iyiniyeti bulunmalıdır (Oğuztürk, Burcu(Kalkan): a.g.e., s.268).
Haksız fiil zararının söz konusu olduğu haller ile diğer sorumluluk ilkelerinin devreye girdiği hallerde söz konusu olmayan güven sorumluluğu ancak, Türk-İsviçre Hukuku'nda MK.m.2 ve MK.m.3 ışığında Canaris'in NegativerVertrauensschutz-güvenin negatif-menfi-olumsuz korunması olarak nitelendiği hallerde söz konusu olabilir. Güven sorumluluğu olabilmesi için, BK. 36/2.maddesinde olduğu gibi, bir hukuki görünüşe haklı güven olgusu-Rechtsscheinhaftung söz konusu olmalıdır(Oğuztürk, Burcu(Kalkan): s.271).
Somut olayda; davacının 06.11.2006-28.02.2007 tarihleri arasında Yılmaz Holding A.Ş 'ne, 01.03.2007-31.12.2007 tarihleri arasında ise davalı Sütaş Bursa Ve Havalisi Pastörize Süt Ve Süt Mamülleri Gıda San. Ve Tic. A.Ş bağlı olarak çalıştığı anlaşılmaktadır.
Yılmaz Holding A.Ş 'nin Yönetim Sistemleri Başkanı Serpil Veral'ın ismini taşıyan Görev Teklif Formunda, davacıya 2007 yılı için Aylık brüt 7.000 TL ödeneceği ve Yıllık başarı primi olarak da 2 brüt maaş tutarında ödeme yapılacağının beyan edildiği ve görev teklif formunun davacı tarafından 01.11.2006 tarihinde Yukarıdaki iş teklifini kabul ediyorum beyanı ile imzalandığı görülmektedir
01.03.2007 tarihli Devir muvafakatnamesi içeriği ile; davacının Yılmaz Holding A.Ş ile arasındaki iş sözleşmesinin, sözleşmede yer alan ücret, sosyal haklar yıllık ücretler ve sair tüm şartlar ile davalı Sütaş Bursa Ve Havalisi Pastörize Süt Ve Süt Mamülleri Gıda San. Ve Tic. A.Ş devredildiği sabittir.
Davacının delil olarak dayandığı görev teklif formunda, iş sözleşmesini devreden Yılmaz Holdingi A.Ş tarafından, yılda 2 maaş tutarında başarı primi ödemesi yapılacağı beyan edilerek davacıya iş teklif edildiği ve davacının da bu şartlarda çalışma teklifini kabul ettiği anlaşılmaktadır. Davacının delil olarak dayandığı Görev Teklif Formu iş verenin imzasını içermemekle birlikte, aynı form davalının delil listesi ekinde davacıya ait şahsı iş yeri dosyası içerisinde de mahkemeye sunulmuştur. Dinlenilen davacı tanıkları da iş yerinde prim uygulaması bulunduğunu doğrulamışlardır.
Bu delillerin bir arada değerlendirilmesi sonucunda, davacı ile Yılmaz Holding A.Ş arasında yazılı iş sözleşmesi imzalanmamakla birlikte, aylık ücreti dışında başarı primi ödemesi yapılacağı beyan edilerek görev teklif edilen davacının, bu teklife duyduğu güven ile iş yerinde çalışmayı kabul ettiği ve iş sözleşmesinin Yılmaz Holding A.Ş tarafından sözleşmede yer alan ücret, sosyal haklar yıllık ücretler ve sair tüm şartlar ile davalı Sütaş Bursa Ve Havalisi Pastörize Süt Ve Süt Mamulleri Gıda San. Ve Tic. A.Ş devredilmesine muvafakat gösterdiği kabul edilmelidir. Saptanan bu durum karşısında ve yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulduğunda, davacının iş yerindeki çalışma süresi dikkate alınarak kıstelyevm usulü belirlenecek başarı prim alacağının hüküm altına alınması gerekirken reddine karar verilmesi isabetsizdir.
F) Sonuç:
Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı bozulmasına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 28.12.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy