(765 S. K. m. 104, 105)
765 sayılı kanunun 105 inci maddesinin sureti tatbiki hakkında Temyiz Birinci Ceza Dairesinden verilen kararlar C. Başmüddeiumumiliği makamından vaki itiraz üzerine Ceza Heyeti Umumiyesinin içtihadı veçhile kaldırılmakta iken mümasil bir hadisenin, itiraz vukubulmaması hasebiyle kesbi kat'iyet etmesi dolayısiyle Birinci Ceza Dairesi kararları arasında bu suretle meydana gelen içtihat ihtilafından dolayı 10/1/940 tarihinde toplanan Heyeti Umumiyeye (46) zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisabı tahakkuk ettikten ve hadise Birinci Reis ihsan Ezgü tarafından izah edildikten sonra söz alan;
Halil Özyörük; 926 senesinden 933 senesine kadar terk kelimesine hususi mana vermedik. Bundan sonra terk kelimesi kalkmıştır. Başmüddeiumumilik terk demek bir davayı alahalihi bırakmaktır, müruruzamana dahil değildir, diyorlar. Ceza Heyeti Umumiyesi bu itirazı muvafık görerek kararlarımızı kaldırıyor. Müstakar içtihadımız veçhile bir kararımız daha çıktı. Buna Başmüddeiumumilik itiraz etmedi ve kesbi kat'iyet etti. Bu itibarla Heyeti Umumiye kararları arasında ihtilaf husule geldi, mübayenet ihdas olundu.
Birinci Reis ; itiraz etmemekle kesbi kat'iyet etmiş daire kararları arasında ihtilaf vardır, denemez.
Akil; Dairemiz kararı kat'ileşmiştir. Duruşmalı bir hüküm olmak itibariyle tashih yolu da kapanmıştır Tevhidi içtihada lüzum vardır. Bu cihet reye konularak neticede ; Tevhidi içtihada lüzum olduğu ekseriyetle takarrür ettikten sonra söz alan;
Birinci Reis ; Takibat tarihinden itibaren dava mükerreren alahalihi terk ve cereyana başlayan müruruzaman kat' edilir. Ve terk ile kat' arasında nısıf müruruzaman müddeti geçerse müruruzaman hasıl olacağı 105 inci maddede sarihtir. Takibattan sonra davanın terki bir çok suretle olur. Mesela, verilen tevkif müzekkeresinin icra edilmesi ve maznunun gaip olması gibi.
Birinci Ceza Dairesinin rey ve mütalaasına göre bir cürmün vukuu tarihinden itibaren hiç bir muamele yapılmayıp tesiri zail olduğu halde bunda tam kabul ve takibattan sonra mükerreren müruruzaman kat' olunmuş ve bu suretle tesiri baki bulunmuş olan davalarda müruruzaman kaidesinin hikmeti vaz'ına mugayir olarak, mücerret suçun ikaı tarihinden itibaren geçen nısıf müddetin müruruzamanın husulüne kafi addedilmiş olurki gayri caizdir.
Kasım : 765 sayılı kanunun 105 inci maddesini okudu.
Akil; Müruruzaman bahsinde terk, müruruzamanı kesmemek demektir. Kesmeden sonra yine müruruzaman müddeti başladığına göre her kesme tarihine kadar geçen müddetler terk sayılır. Şu halde 765 sayılı Ceza Kanununun 105 inci maddesi mucibince takibattan sonraki yarı müruruzaman müddetinin bu suretle hesap edilmesi lazım gelir.
Vehbi Yekebaş ; Cürüm fertler tarafından vaki hareketlerle cemiyet nizamının bozulmasıdır. Umumi nizama karşı vaki bu tecavüzün failini içtimai hayatiyet şartlarına irca için müracaat olunan zecri tedbirlere de ceza denir. Aile ve terbiye sistemleriyle kendilerine telkin olunan ruhiyete imtisal edemedikleri maddi vakıalarla taayyün eden kimselere karşı cemiyetin harekete geçerek zecir suretinde onu ıslaha kalkışması bir terbiye olduğu kadar cemiyetin bu hareket muvacehesinde duyduğu teessür ve infiali de tazammun eder. Çok eski zamanlarda, iptidai cemiyetlerde adeta bir ihtiras suretinde tecelli eden teessür temadi eder ve ele geçen suçlu her zaman cezalandırılırdı. İnsanların münasebetleri sükunet ve makuliyete dönerek ihtiraslara yer kalmadığı gibi içtimai hayatiyetin bu itidale mukarenetinin en tabii şekil olduğu tesbit edildi, öyle ise suç işlendiği zaman adeta yüksek bir heyecan şeklinde tezahür eden bu infialin bütün ferdi ve içtimai hassasiyetler gibi gün geçtikçe sükun bulması iktiza eylediğini kabul etmek lazım gelir. Nitekim ben çocuk iken ölen kardeşimin bu ölümü ile hissettiğim teessür yavaş yavaş sükunet bularak kardeşimin mevcudiyeti bende adeta bir hatıraya inkılap etmiştir. Demekki o zaman bir suça maruz kalmış olsaydım bugün onun da ancak bir hatırası kalmış olacaktı. Bende, sizde, ötekinde, berikinde nihayet bir hatıradan başka bir sima arzetmeyen bir vaka bizlerin birliğimizi teşkil eden cemiyetimiz için de yalnız bir geçmişin ifadesi olmaktan başka hususiyet arzetmez. İşte cemiyetler için umumi bir mazmun mahiyeti alan bu sükunun tahassülü hemen bütün kanunlarda bir birine az çok yakın bir müddet olarak tayin ve o müddetin müruriyle takip ve infaz hakkının sukutu kabul edilmiştir.
Esas cürmün cemiyet üzerinde hasıl ettiği teessür ve infialin intifasından ibaret olan müddet suç işlendikten sonra hiç bir maniaya uğramaksızın devam eder ve kanunun tayin ettiği hadde vasıl olursa müruruzaman tahassül eder. Ancak cürmün hatırası bazı hadiselerle teceddüt eylediği takdirde bu teessürün de teceddüt etmesi, intifa bulmaması iktiza eder.
Cürüm ve ondan mütehassıl infiali ne gibi arızalar tecdit ve müruruzamanı temdit edebilir? Bu temdit için bir had var mıdır? Yoksa daimi bir surette teceddüt ve temadi edermi ?
Cürüm hatırasının teceddüdüne vesile verecek ve bu suretle ondan mütehassıl hatıraları ihya edecek arızaları kanunların tayin etmesi lazım gelir. Bu hususta ilk prensipleri koyan Fransa ihtilalinden mütevellit karışıklıklar sükunet bulduktan sonra müesses sabitiyetleri birer düstur şekline kalbeden kanunlardan 1810 Fransız Ceza Kanunu dava müruruzamanının, hükme iktiran etmeyen tahkik ve takip muameleleri (deş actes d'instruction ou de poursuite non suivie de jugement) ile kesileceğini tasrih (Fransız C.K. m. 637, fıkra 2) eylemiştir. Fakat bu tahkik ve takip muameleleri muttariden tevali ederek cemiyetin teessürü intifa bulduğu halde bile müruruzaman husulüne mani olabilmesi onun istinat ettiği akidelere münafi düşeceğinden o muamelelerin vereceği neticelerle bu akideleri telif etmeği zaruri gören Fransa kanununun son muameleden itibaren ancak on sene tamam olmadıkça müruruzaman hasıl olamayacağı (ne se pres criront qu'apres dix annees
revolues a compter du dernier acte) yolundaki ibaresinden istifade ederek kat'ıdan sonra başlayacak olan ikinci müruruzamanın kesilemiyeceğini içtihat eylemiştir. (Traite theorique et pratique du droit penal français, R. Garraud c. 2, K. 2 ci B. III F. 2, C No : 734, l ci, s. 570).
Halbuki Toskana Ceza Kanunu Fransız kanununda olduğu gibi bütün takip ve tahkik muamelelerini değil de herhangi hukuki bir sebepten dolayı hükümsüz kalmış olsa bile, yalnız vicahi veya gıyabi mahkumiyet kararlarını müruruzamanı kesen bir sebep olmak üzere kabul ediyordu. (İtalya Ceza Kanunu, Mayno, C. l, M. 93, No. 544, S. 527).
Bütün takip ve tahkik muamelelerinin müruruzamanı keseceğini kabul etmek cürümden zarar gören kimsenin alelade bir şikayeti hatta meçhul kimseler aleyhinde yapılacak takip veya tahkik muameleleri (Fransa Orleans İstinaf Mahkemesi 8/1 inci teşrin 1887 karariyle böyle içtihat etmiştir. Küçük Dallog kolleksiyonu; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, madde : 637 - 638; Not: 15) ve hatta tahkikat sırasında sorgu hakimliğince adli zabıtaya yazılacak bir müzekkere ile müruruzamanın kesilmiş addedilmesine müncer olur ki bunlar hiç bir zaman bir suçun cemiyetin ıttılaına vusulü ve onun infial ve teessürünün teceddüdü manasını tazammun etmediklerine göre bu neticeye vesile vermeleri ilmen ve doctrine itibariyle caiz olmamak gerektir. Bununla beraber müruruzamanın yalnız mahkumiyet kararlarına hasredilmesi de suç hatırasının ve ondan mütevellit teessür ve infialin mahfuziyetini ifade eyleyen muamelelerin iptal edilerek hükümsüz bırakılması neticesine varır ve bunun da musip olduğu iddia edilemez. Hele tabi oldukları muamelelerle hatırası mahfuz bulunan bir cürmün hükme iktiranına o suçta dolayısiyle alakası bulunanlar veyahut asıl suçlular tarafından önüne dikilen güçlükler engel olduğu vakit onun müruruzamana uğradığına karar vermek bir az da acı olur.
İşte bu mülahazalara mebni 1889 tarihli İtalya Ceza Kanunu mahkumiyet hükümleri haricinde bazı muamelelerin de müruruzamanı keseceğini kabul etmiş ve ancak müruruzamanın temadisini hususi veya resmi fert ve makamların keyiflerine tabi kılmamak için hakim tarafından yapılıp maznuna kanun dairesinde tebliğ olunan kazai muameleleri (atti di giurisdizione) ve maznunun firarı sebebiyle neticesiz kalan tevkif müzekkereleri ile yeniden bir müruruzaman başlayacağını ve fakat bu hadiselerde kanunen muayyen müddeti ancak yarısı kadar uzatacağını tayin ve bu yolda tevali eden sebeplerle dahi müruruzamanın temdidini nihayet bir azami ile tahdit eylemiştir. Şu halde İtalya Ceza Kanunu ceza davasının ortadan kalkması hususunda mahkumiyet kararlariyle kazai muamelelerden başka bir sebep tanımaz (İtalya Ceza Kanunu şerhi, Mayno C. l, M. 93, No : 561, S. 539). Nitekim bizim 325 tarihli Ceza Kanunu layihası da aynen bu hükmü kabul eylemişti (Ceza Kanunu layihası madde 93).
İstinat ettiği ilmi prensipleri ve bu prensiplerin muhtelif kanunlarda aldığı şekilleri bu yolda telhis ettiğimi zan eylediğim müruruzamanın kesilmesine ve bunun teaddüdü halindeki neticelerine dair bizim kanunumuzun hükümlerine gelince :
Bahse girmeden evvel şurasını işaret etmek zaruretindeyim ki 765 numaralı kanunumuzun bu hususa teferru eden 105 inci madde ibaresi tamamen yanlıştır. Çünkü yukarda işaret ettiğimiz bütün mevzuatta hep bir hüküm olarak tayin edilen bu fikri ikiye ayıran mezkur kanun 104 üncü maddede kat' sebeplerini saymış, 105 inci maddesinde de bu sebeplerin müruruzamanı ne kadar uzatacağını, hukuku amme davası bir çok defa kesilmiş olsa bile takibattan sonra vaki olacak her terk tarihi ile kat' tarihleri arasında geçen müddetlerin mecmuu 102 inci maddede yazılı fiillerden her biri için başka başka tayin olunan müddetlerin yarısından fazlasını geçtiği halde müruruzaman tahakkuk eder suretinde ifade eylemiştir.
Bir defa bu ibareden açıkça anlaşılan, müruruzaman kesildikten sonra bu hususta kanunen tayin edilmiş olan müddetin yarıya ineceğidir. Vakıa bu suretle bir tenzil, yukarda telhis eylediğimiz müruruzaman mefhumlarına, onun kesilmesi kaidelerine ve ilmi telakkilere tamamen aykırı düşeceği bedaheten zahirdir. Zira kesmek cemiyeti yeniden heyecana getirmek ve bundan dolayı müruruzamanı uzatmak icabederken ve kesilmediği, mutlak bir nisyana tabi kaldığı takdirde de müruruzaman için muayyen müddet kendi kendine tam olarak cereyan eylerken kesildiği yani yeniden içtimai helecanlara sebebiyet verdiği halde bu müddeti yarıya indirmek sarih bir tenakuz olur. Bu tearuzu aksi fikirde olanlar da inkar edemediklerinden bu madde hükmünün bir çok defa vaki kesilmelere ait olduğunu beyan suretinde bir tevil yapmak isteyerek yağmurdan kaçarken toluya tutuluyorlar : bir defa kat' ile yeniden ve tam bir müruruzaman başladığı halde bir çok defa kat' halinde bunun yarıya inmesi yukarkinden daha vazıh ve hatta bir az da gülünç bir tenakuz teşkil etmezmi ?
Bundan başka madde metnindeki, hukuku amme davası bir çok defa kesilmiş olsa bile... suretinde mevcut nihai cümle bütün mebdeleri ve şu halde bir defa kesilmeği de ihtiva eylediği bir münakaşaya mevzu olamayacak kadar basit ve kat'i lisan kaidelerinden olmak itibariyle bunu yalnız bir çok defa kesilmiş olmağa muzaf ve bir defa kesilmeği bundan hariç addedemeyiz. Bir defa kesilmeği buraya dahil ve bu halde müruruzamanı yanya tenzil edince de yukarda dediğimiz gibi ilmi medlullerden ayrılmış oluyoruz. Bunun için, ....... fiillerden her biri için başka başka tayin olunan
müddetlerin yarısından fazlasını geçtiği halde... ibaresi, metnin mü-saadesizliğine rağmen, tayin olunan müddetlere zamimeten yarısından fazla geçtiği... yolunda halledilse idi, hiç değilse batıldan hakka rücu edilmiş olacağı için müsamaha mümkün olurdu. Nitekim 929 senesinde Ceza Kanununun bazı ibarelerini tashih sadedinde Hükümetçe tanzim edilip fakat Meclise şevkinden vazgeçilen layihada öyle bir istinbatın umumi hükümlere ve kanunun maksuduna tevafuk edemeyeceğinden bahsile bu şıkkı ihtiyar eylemişti. Bu veçhile maddeyi ilmi akideler ile tevfik eyleyecek surette te'vil edebilmek arzu ve hatta temenni olunabilirdi. Halbuki Temyiz Mahkemesi evvelce bu mevzua dair münakaşalarında kanun ibaresini müddetin zammını değil, müruruzamanın yarıya tenzilini tazammun eder suretinde tefsir eylemiş idi. Temyiz içtihadı böyle takarrür etmiş, kanunun ibaresi de daha müsait düşünceye imkan bırakmayacak kadar kötü ve karışık yazılmış olunca bu metin tabii surette ilim telakkilerini hakim kılmak kabil olamayacak bir kat'i-yet iktisap eder. Biz ise hukuki mevzuatın, hele amme hukukuna taalluku itibariyle evvelden mevzu ve malum olması bir zaruret teşkil eden ceza kanunları metinlerinin kat'i sarahatları üzerinde ilim kaygusu ile bile oynayamamak mecburiyetindeyiz. Bu sebebe mebni ilmi doctrine'lere uymayan bir neticeye varmaktan, velevki nisbi bir surette, kurtulmak için madde metnindeki fuzuli ve yersiz bir kelimeden istiane ile bu hükmü bir mantıka irca etmek isteyenler gedilmesi daha güç bir çıkmaza girmiş, tıpkı öteki gibi ilme ve ayni zamanda kanuni sarahatlara yüz çevirmiş oluyorlar; zira bunun için metindeki, ... her terk tarihi ile kat' tarihi arasında geçen müddetlerin... yarısından fazlası geçmekle müruruzamanın tahakkuk edeceğine istinaden yarı müruruzaman için yalnız kat' değil, bir de terk lazım olduğu ve bu terk ile kat' tarihleri arasında geçen müddetin müruruzaman için muayyen müddetin yarısına baliğ olması iktiza eylediği hükmü çıkarılıyor.
İlk önce müruruzamanı kat'ıdan Başka ve onun haricinde bir de terk diye kanuni bir muamele ve bir tabir yoktur. Bu sebeple terk ve kat' diye kanuni bir mebde ve bir de münteha tayin etmek ve ona müsteniden bir hesap çıkarmak da mümkün değildir. O halde Terk kelimesini lügat itibariyle tefsir etmek lazım gelecek. Lügat itibariyle terk bir işten vaz geçmek, feragat eylemek, yüz üstü bırakmak demektir. Bu fikir taraftarları işte bu manaya istinaden kanuni bir muamele yapılmasını kat' ve hiç bir muamele yapılmaksızın geçecek müddeti de terk addediyorlar. Bu halde bir muameleye tabi olarak kalmış olan davada terk vaki olmadığından bu madde hükmü tatbik edilmemek ve bundan dolayı da müruruzaman tahakkuk edememek icabeder. Terk yani yüz üstü bırakma mukabili olan muamele umumi bir mefhuma kaçar. Halbuki yukarda zikredildiği üzere müruruzamanı bu yolda her muamele değil, ancak hakim tarafından yapılan ve kanun dairesinde maznuna tebliğ olunan muameleler, yalnız bu muameleler keser. Binaenaleyh o tamim bu kasr ile te'lif edilemeyerek kanunun sarahatına münafi bir şekil alır.
İkinci derecede terk yani yüz üstü bırakma nedir? Mesela, vaki olan talep üzerine sorgu hakiminin ilk tahkikatını açtığı bir davada zabıtaya yazdığı bir müzekkere veyahut şahitlerden birinin ifadesinin alınmasına dair diğer bir sorgu hakimine yazdığı istinabe cevabını iki gün, iki ay, hatta farz olduğuna göre iki sene gibi uzunca bir müddet beklemesi terk midir? Burada iki gün ile iki ay veya iki senenin mahiyeten farkları yoktur. Zira iki sene ile iki günü tefrik etmek bizi kanun medlulünü tayinde örfi harekete sevkedeceğinden böyle bir şey yapamayız. Şu halde bu terk değilse terk nedir? Ve terk tahakkuk etmediği için bu müddet hesaba katılmayacağından müruruzaman ne yolda, nasıl ve hangi müddetlerden terekküp eder? Eğer terk ise bunların yapılmış olmasına rağmen müruruzaman cereyan etmek lazım geleceğine göre ayrıldığımız nokta neresidir ?
Son noktada bu madde, hukuku amme davası bir çok defa kesilmiş olduğu takdirde tatbiki icabeden hükmü tayin etmekle bu hüküm yalnız kat'a hasredilmiş oluyor. Eğer kanun bu tahsis haricinde bir terk tasavvur etmiş ve o terk ile kat'ı mütekabil surette gözönünde tutmak zaruretini amir bulunmuş olsaydı metin ibaresini, hukuku amme davası bir çok defa kat' ve terk edildiği takdirde her terk ve kat' tarihleri arasında geçen müddetlerin mecmuu... şeklinde tertip ederdi. Böyle denilmeyip te yalnız bir çok defa kesilmiş... olmaktan bahsedilmesi bunun ancak kesilmek e yani kanunun 104 üncü maddesinin ikinci cümlesinde tayin edilen sebeplere maksur olmasını intaç eyler.
Kaldıki bu 105 inci maddeyi tatbik için kat'ıdan başka bir de terk i zaruri addeder ve bu yolda bir terk tahakkuk etmeyen hallerin bu maddeye intibak edemiyeceğini içtihat edecek olursak hiç ummadığımız bir akibete uğrarız. Çünkü 104 üncü madde yalnız müruruzamanı kesen sebepler ve bu halde yeni müruruzamanın başlangıcı tarihini göstermekle iktifa ederek bu hallerde müruruzaman için muktazi azami haddi tayin etmemiştir. Kat'ılar böyle bir azami ile tahdit edilmeyince müruruzaman temadi etmek ve şu halde hiç müruruzaman hasıl olamaması da imkan dahilinde bulunmak iktiza eder ki bu ilmi akideler, kanuni kanaatlar ve müruruzaman mefhumu ile asla te'lif edilemez.
Şu halde kanun metnindeki terk tabirini ne yapmalı? Bunu ihmalmi etmeli? Ve böyle bir ihmal caiz olurmu ?
Filhakika yukarki izahlara göre ilk bakışta terk i ihmal etmek zaruri gibi görünüyor. Fakat basit bir im'an ile bunu ihmal etmeksizin bir manaya irca etmek imkanına varılır: Bir suç vukubulmakla müruruzaman başlar, tebliği kanuna göre muktazi her hangi bir muamele ile müruruzaman kesilir ve ertesi günü bu suç yeniden müruruzamana terk edilir ve ikinci kazai hadise ile yeniden kesilir ve yeniden müruruzamana terkolunur. Bu tefsir ve izah bugün hadise karşısında birden bire vaki olmuş bir tebadür değildir. Daha 16 temmuz 927 tarih ve 33592 ve 8 ağustos 927 tarih ve 4277 numaralı Temyiz Mahkemesi kararlariyle bu madde metnine göre kat' edilmiş müruruzamanların müddet itibariyle yarıya inmesi içtihat edildiği zaman teessüflerle böyle bir te'vile iz-tırar hissetmiştik (Hukuku cezada müruruzaman, A. Vehbi; tab', 930; II hakkı takip müruruzamanı; VIII kesildikten sonra yeniden başlayan müruruzaman, S. 39 ve 41).
Vakıa bunun tamamen mantıki ve şaibesiz olmaktan ziyade cebri nefs ile vaki olmuş (zoraki yapılmış) bir izah olduğu söz götürmez. Lakin maddedeki yarısından ziyadesinin asıl müruruzaman müddetine zammı değil, müruruzaman müddetinin yarıya indirilmesi Temyiz Mahkemesince içtihat ve müruruzamanın cereya nını mahkumiyet hükümleri, neticesiz kalan tevkif müzekkereleri haricinde yalnız maznuna kanun mucibince tebliğ olunan kaza muamelelerinin keseceği 104 üncü maddede tasrih edilip bu kesmelerin de nihayet bir azami ile tahdidi ilmen zaruri ve kanunen maksut olunca terk kelimesini ihmal etmeksizin gösterilecek bundan başka herhangi bir hal sureti yoktur.
Hulasa : 105 inci maddedeki, ... Amme davası bir çok defa kesilmiş olsa bile ... her terk tarihi ile kat' tarihleri arasında geçen müddetlerin mecmuu ... tayin olunan müddetlerin yarısından fazlasını geçtiği halde müruruzaman tahakkuk eder. ibaresi bütün gayretlere rağmen müruruzamanı yarıya indirir. Bu maddenin tadili için Hükümet esbabı mucibe layihasında, ... amme takibatı ile kesilen müruruzamanı... hiç kesilmemiş müruruzamanlardan bile aşağı indirdiği... ileri sürülmüş olması da fikrimi teyit eder. Bu mahzurdan kurtulmak için terk ve kat' tabirinden istifadeye yeltenerek müruruzamanın kat'ı haricinde bir de amme davasının terki mülahazasını ileri sürmek bizi öyle balçıklı bataklığa saplarki kurtulmak için yapılan her hareketten başka vaziyete razı olarak geçecek tevakkuf devreleri dahi o balçığa biraz daha gömülmemizi mucip olur.
Sözümü bitirirken şunu işaret etmek isterimki, bu madde, 20/VI/933 tarih ve 2275 numaralı kanun ile amme davasını kesen sebepler bu müruruzaman müddetini yarısının ilavesiyle baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz şeklinde tadil edildiğinden bu yarıya inme muamelesi o tarihten evvel işlenip te amme davası açılmamış veya açılmış da herhangi sebeple tatil edilmiş ve bundan dolayı elde kalmış tek tük bazı hadiselerde tatbik olunabilir. Yoksa bugün bakılmakta olan suçlara o tadil tarihinden sonra işlenmiş olmak hasebiyle, o hükmün tatbik edilemeyeceği tabiidir.
Halil Özyörük ; Hukuku amme davasının bir mahkeme hükmü ile müsbet şekle inkılabına kadar geçen safahatının usul hükümleriyle alakadar olması ve isnat olunan ef'ali cürmiyenin sübutuna karar verildikten sonra terhibatın kanunu cezaya taalluk etmesi ilmen ve kaideten zaruri olup müruruzaman keyfiyeti mülga usulü cezaiyede usuli esaslardan sayıldığı halde 765 numaralı Ceza Kanunumuzda bu mevzu kanun hükümleri arasına konulmuş ve binaenaleyh bu noktadan mütalaası zaruri bulunmuştur. Şu mukaddimeyi serdetmekten maksadım usul ve kanun hükümlerinin derecei şümulü hakkında celbi nazardır. Bugün yüksek hey'etinizde müzakeresi mukarrer olan müruruzamana ait ihtilafımız hakkında maıuzata başlamadan evvel amme hukukiyle şahsi hak mefhumlarının hatırlanmasını faideli bulurum. Çünkü ceza müruruzamanının felsefesiyle hukuk müruruzamanının hikmeti bir değildir. Bunlar hakkında uzun izahat arzederek sizleri tasdi edecek değilim, işlenen her hangi cürmi fiilin vukuu gününde husule getirdiği teessür ve ızdırabın aynini zaman geçtikçe muhafaza edemiyeceği için umumi efkardaki intiba zevale yüz tuttukça cezanın tatbikinden de bir faide hasıl olamayacağından amme davasının düşmesi veya mahkumunbih cezanın infaz edilememesi esası kabul edilmiş ve ceza müruruzamanı doğrudan doğruya bu esasa istinat eylemiştir.
Müruruzamanın suçun vukuundan hüküm zamanına kadar geçen safhası ile hükmün kat'ileşmesinden sonra geçen kısmı müddet ve ahkamı müteferria noktasından birbirinin ayni değildir. Bir suç işlendikten sonra faili hakkında amme davasının açıldığı güne kadar Ceza Kanununun 102 inci maddesindeki müddetler geçtiği takdirde amme davasının düşmesi icap eder. Halbuki amme davası açıldıktan sonra geçecek müddet hakkında 765 numaralı kanunun 105 inci maddesinde gösterilen unsurlarla müddet bilahare 2275 ve 3038 numaralı kanunlarla yapılan tadilat ile değiştirilmiş ve bu tebeddüllerle tevhidi içtihat suretiyle ittihaz edilen son kararda başka bir mahiyet izafe eylemiştir.
765 numaralı Ceza Kanunumuzun 105 inci maddesi aynen, (Hukuku amme davası bir çok defa kesilmiş olsa bile takibattan sonra vaki olacak her terk tarihi ile kat' tarihleri arasında geçen müddetler mecmuu 102 inci maddede yazılı fiillerden her biri için başka başka tayin olunan müddetlerin yarısından fazlasını geçtiği halde müruruzaman tahakkuk eder) şeklindedir.
Suçun işlendiği zamandan itibaren cereyana başlayan müruruzaman, her suçun mahiyetine göre 102 inci maddede gösterilen müddetler geçince tahakkuk eder Ancak bu esas, cereyanı ihlal eder bir halin vücut bulmamasiyle mukayyettir. Bu cereyanı bozan herhangi kanuni bir sebep araya girerse müruruzaman durur ve ertesi günü yeniden işlemeğe başlar. Müruruzamanı durduran sebepler de 104 üncü maddede sayılmıştır. Bunlar da hulasaten, vicahi veya gıyabi hükmün tefhimi, maznunun firarı sebebiyle neticesiz kalan tevkif müzekkereleri ve o iş hakkında maznuna kanun dairesinde tebliğ olunan her türlü tahkikat muamelesi.
İtalya Ceza Kanununda da müruruzamanı kesen sebepler bunlardan ibarettir. Ancak, 765 numaralı kanunun 104 üncü maddesine aynen konulmuş olan bu katı' sebeplerinden vicahi veya gıyabi hükmün tefhimi keyfiyeti sonradan bazı istihalelere maruz kalmıştır. Mesela, vicahi hüküm 3038 numaralı kanunla mahkumiyet hükmü şekline ifrağ ve gıyabi hüküm sözü de kaldırılmıştır. Gıyabi hüküm tabiri şüphesiz mülga usulü cezaiyenin mevkii mer'iyette bulunduğu zaman 765 numaralı Ceza Kanununun tatbik mevkiine konulmasından ileri gelmiş idi. Çünkü eski usulde gıyabi hüküm vardı. Halbuki yeni usulü cezaiyemizde gıyabi hüküm yoktur. Mahkumiyet hükmü üzerinde biraz durmak icabediyor. Çünkü İtalya Ceza Kanunu şerhinde mahkumiyet hükmünün tefhimi ile suçlunun hadisedeki vaziyeti kat'ileşmiş olacağı için müruruzamanın kesilmesi lazım geleceği ve ertesi günü yeni ve tam bir dava müruruzamanının işlemeğe başlayacağı esbap ve illetleriyle izah ve şerh edilmiş ve bizim 104 üncü maddenin ilk şekli de bu esasları ihtiva eder tarzda bulunmuş olduğu ve hatta ibare tamamen bunu gösterdiği halde ahiren ittihaz buyrulan tevhidi içtihat kararı 104 üncü maddenin aldığı son şekle göre bunu müruruzamanı kesen diğer usuli muamelelerden saymıştır. Esas itibariyle kesen her sebepten sonra müruruzaman ertesi günden itibaren yeniden işlemeğe başlarsa da bunun hadsiz böyle tekerrür ve tevali etmesi doğru görülmediği için 105 inci madde ile bu teselsüllere bir nihayet verilmek icap etmiş ve bunu teminen de amme davasının müruruzamanı bir çok defalar kesilse bile bu veçhile geçecek müddetlerin mecmuu 102 inci maddede o dava için gösterilen müruruzamanın yansını geçtiği halde müruruzaman tahakkuk eder, denilmiştir. Bugünkü ihtilafımızın esasını teşkil eden zaten bu yarı müddet sözüdür. İtalya Ceza Kanununda bu suretle geçecek müddet dava müruruzamanı müddetinin yarısı değil, bir buçuk mislidir. Bizim kanunumuza alınırken her nasılsa tercüme hatası olarak yarısı denilmiş idiki bilahare 2275 numaralı kanunla 933 senesinde bu hata tashih edilerek bir buçuk misle iblağ edildi. Bundan başka 2275 numaralı kanunun 105 inci maddesinde müddet bir buçuk misle çıkarılmakla beraber müruruzamanın mebdei takibat tarihi değil, suçun işlendiği zamana irca edilerek suçlu lehine bir tadil de yapılmış oldu.
Bugünkü ihtilafımızın sebebini eski 105 inci maddedeki yarım misil sözünün teşkil ettiğini yukarda arzetmiştim. Filhakika bundan on iki on üç sene evvel aramızda bulunan zevatın hatırı nişanıdır ki Ceza Heyeti Umumiyesinde bu misil meselesi mevzuu bahsedilerek uzun münakaşalar cereyan etmişti. Suçlu hakkında amme davası açılmadan geçecek müddet mesela on sene olduğu halde amme davası açılıp takibat başladıktan sonra beş sene bir gün geçmekle müruruzaman nasıl hasıl olur? Evvelkisinde henüz amme hukuku müdafii işe el koymamıştı, ikinci şıkta ise toplanan delillerle dava açılmış, suçlunun vaziyeti az çok taayyün etmiş iken müruruzaman müddetinin yarısının inmesi doğru olamaz, denildi. Bu fikre muarız olanlar da mademki amme müdafii işe vaziyet etmiştir, davayı bir an evvel neticeye rabtetmek lazım gelir. Yarım misle indirilmesi sebebi budur, dediler. Kanundaki hükmü değiştirmeğe hiç kimsenin hakkı olmadığı için yarım misil hükmü tadile kadar bittabi mahfuz kaldı. Fakat bunun çok az olduğuna kani bulunan noktai nazar, buna mukabil maddedeki terk kelimesine hususi bir mahiyet ve mana vererek bir hadisede terk hali taahkkuk etmedikçe takipten sonra dava müruruzamanı cereyan etmez, dediler. Terk mahiyetinde bir halin ortada bulunması nasıl mümkün olur? Terk ne demektir? Şeraiti nedir? Bu cihetler hiç bir veçhile tesbit ve tayin edilmedi. Bazı daireler dava dosyası mahkemede bulundukça terk olamaz ve müruruzaman cereyan edemez olduğuna karar verdiler. Birinci Ceza Dairesi ise mebdeinden müntehasına kadar terk diye hususi manada bir halin müruruzamanda düşünülebilmesine kavaidi esasiye ve nazariyatı cezaiyenin müsait olmadığını bilbeyan bu noktada ısrar eyledi. Ve takipten sonra ancak 104 üncü maddede sayılan sebeplerle müruruzamanın kesilebileceğini ve çünkü 104 üncü madde son fıkrasının sarih hükmü bunu ifade eylediğini karar altına alarak içtihadında sebat eyledi. 926 senesinden 939 senesi ilk rub'una kadar devam eden bu içtihat ile yüzler ve binlerle hadiseler hakkında verilen kararlardan sonra her nasılsa Başmüd-deiumumilik yüksek makamının bir itirazı üzerine Ceza Umum Heyetince bir davada terk hali bulunmadıkça ve terkle kat' arasında geçecek müddetlerin yekunu müruruzaman haddine baliğ olmadıkça müruruzamanın mevzuu bahs olamayacağına verilen ve bundan sonra tevali eden kararlarla dairemizin mütebellir içtihadındaki sarih ihtilafın tevhidi içtihat suretiyle hallinde hasıl olan zaruret ve mecburiyetle yüksek heyete meseleyi arzetmiş bulunuyoruz.
Ceza Umum Heyetinin muaddel 105 inci maddedeki terk kelimesine hususi bir mana verdiğini ve takip müruruzamanının ancak terk halinin tahakkuku ile bir hadisede nazara alınabileceğine karar verdiğini arz etmiştim.
Heyeti müşarünileyhanın içtihat ve noktai nazarı doğru mudur? Ve ne gibi mütalaa ve esaslara istinat ediyor? Bunu henüz sarahaten öğrenmiş değiliz. Yalnız bildiğimiz bir şey varsa 105 inci maddedeki terk kelimesinin lügavi manasiyle bulunmadığı her hangi bir davada müruruzaman olamayacağı keyfiyetidir. Bu noktai nazar ve içtihadı tekrar tekrar arzeimekten kendimi alamıyorum. Çünkü bu zehap ve kanaatin müruruzaman ile ve onun esaslariyle erkanı asliyede birleşmiş olmasına rağmen tatbikatta nasıl ayrıldığını el'an kavrayamadığımı itiraf ederim. Müruruzaman diye cezai ve hukuki hadisatta, bir esas kabul edilmesinin sebebi ne idi? Cezada, efkarı umumiye üzerinde ika edilen suç sebebiyle husule gelen tesirin zeval bulmasından dolayı mücerret efkarı ammeyi tatmin ve emsalini men ve terhip için ceza tatbikinden bir faide hasıl olamayacağı düşüncesinden ve hukuki hadiselerde de uzun müddet hakkın aranmayıp terkedilmesi onun tahakkuku vücudunda bihakkın şüpheyi mucip olmasından ve iddia edilen hakkın istifa veya iskat edilmiş olmasından ileri gelmiyor muydu? Yani bu kaidenin ruhu nisyana dayanmıyor muydu? O halde gerek suçlu hakkında amme davası açılmamak sebebiyle o fiil için muayyen müddetin inkızasiyle ve gerek amme davası açıldıktan sonra yine muayyen müddet zarfında neticelendirilmemesiyle müruruzamanın tahakkuk etmesi icap etmez mi? Ve bizim kanunumuzda kabul olunan esaslar bunlar değil midir? Şurada yalnız bir fark tezahür ediyordu ki o da dava açıldıktan sonra 104 üncü maddede gösterilen sebeplerle müruruzamanın kesilmesi taaddüt etse bile kat' günleri hariç bırakılmak suretiyle geçen diğer müddetlerin heyeti umu-miyesi eski 105 inci maddeye göre yarım misil ve yeni tadile nazaran bir buçuk misle baliğ olmak şartiyle yine müruruzamanın hasıl olması keyfiyetidir. Yani daha sarih arzedeyim. Dava. ikamesiyle kesilen müruruzamanın yeniden ve tam bir dava müruruzamanı olarak cereyan etmesi icap ederken bu kat' sebepleri için yalnız birer günün hesaptan hariç bırakılması yine müruruzaman kaidesinin esaslarım koyan vazııkanunun sarahaten gösterdiği prensipler değil midir? Müruruzaman kavaid ve esasatı bundan ibaret iken bahusus 104 üncü maddede kat'm ertesi günü yeniden müruruzamanın işlemeğe başlayacağı hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde vazıh, sarih ve kat'i iken bu madde hükmünü ihmal ederek bir hadisede terk denilen hal hasıl olmadıkça müruruzaman düşünülemez, diye nasıl bir kaide konabilir ?
(Terk kelimesi) ibarei kanuniyede yer tuttuğuna göre buna behemehal bir mana verilmek icap ediyorsa bu kelimenin müruruzaman mukabili olarak kullanıldığını niçin kabul etmiyerek bütün ceza esaslarım ihlal edelim? Terk, lügat manasiyle bir işi yüz üstü bırakmak, demektir. Müruruzaman da zaten bu demek değil midir? Eğer işlenen suç, zamanında haber alınıp ta dava ikame edilerek mutat ve muayyen usul hükümleri dairesinde takip edilirse hiçbir zaman 102 inci maddede gösterilen uzun müddetler geçer mi? Bu müddetlerin geçmesidir ki müruruzaman dediğimiz halin tekevvününe sebep olur. Yani binefsihi müruruzaman budur. Şu halde telakki edildiği veçhile gerek terk şeklile ve gerek her hangi esbap dolayısiyle olursa olsun muayyen müddet içinde dava hitam bularak kaziyyei muhkeme halini almış bir hüküm bulunmadı, mı dava müruruzamanının tahakkuk edeceğinde şüphe edilemez. Terk kelimesine lügat manası verilerek bir davada terk denilen yüz üstü bırakmak hali olmazsa müruruzaman mevzuubahis olamaz, deniliyor. (Terk) bir memurun ihmal ve terahisi sebebiyle Ceza Kanununun 230 uncu maddesinde münderiç olan suçmudur? Yoksa 240 inci maddedeki kasdi fiilmidir? Yahut diğer ef'ali cürmiyeden herhangi bir isimidir? Buna elbette sarih bir mana vermek lazımdır. Başka türlü imkanı tatbiki olmayan bir muanlma karşısında kalmış olmazmıyız? Eğer terk bunlardan birisi ise bu keyfiyetin tahakkuku bir mahkeme hükmüne mi arzı ihtiyaç eder? Yoksa müruruzamanı hesap etmekle mükellef hakimin takdirine mi muallaktır? Eğer hakimin takdirine muallak ise terk hali ne zaman başlar ve ne zaman hitam bulur? Çünkü sureti mutlakada terk halinin hitamı kat' sebeplerinden birinin tahakkuk etmesile kabildir, denilemez. Ve böyle denilmemek de lazımdır. Zira telakki buyrulduğu veçhile terk haline nihayet veren her muamele 104 üncü maddede sayılan kat' sebeplerinden olamaz da başka bir sebep olabilir ve bu da kanunun kat', sebepleri diye saydığı sebeplerden değildir. Mademki terkin haricinde geçen müddet müruruzamanda dahil değildir, o halde her hadisede terk ile kat'ı birbirine vasletmek nasıl mümkün olabilir? Daha buna mümasil bir çok haller ve imkanı tatbiki olmayan sebepler meydana çıkar ve bulunabilirki terke verilen mana ve bunun şümulü ile hiç bir zaman kabili te'lif değildir.
Terk kelimesi şayet vazııkanun için bir rükn ve bir unsur olarak müruruzamanda mevzuubahis edilmesi kabul ve arzu edilmiş olsaydı bunun da diğer anasır ve şerait gibi medlul ve mefhumu ile hükmü ve neticesi ayrıca izah olunurdu. Müruruzaman bahsinde terk diye bir hal ve 105 inci maddede kullanılmış olan bu kelimeden başka diğer maddelerde terk kelimesi mevcut değildir. Müruruzamanı kesen sebepler bir esas olarak tasavvur edildiği için kat'ın manası, esbabı ve netayici hakkında hükümler vardır. Çünkü müruruzamanı kesen sebepler amme davasının ikamesinden sonra hesaba dahil olacak amiller olduğu için onları tarif ve izah etmek lazım idi. Şayet terk kelimesinin de böyle bir hükmü ve manası olsaydı vazııkanun onu da tarif ve izah eder ve bunun için de ayrıca bir madde koyardı. Bir maddenin ibaresi arasında yalnız bir kelime bulunmakla bütün müruruzaman esasları alt üst olmak mı icabeder? Terk olmazsa müruruzaman olmaz deniyor. Yani 104 üncü maddenin son fıkrasındaki, (Kat'dan sonra ertesi günü müruruzaman tekrar işlemeğe başlar.) hükmünü bu kelime ile nasıl te'lif edeceğiz? Yahut terk kelimesinin hatırı için bu hükmü ihmal mi edeceğiz? Buna hakkımız ve salahiyetimiz varmıdır ?
Malumu alileridirki Ceza Kanununda mevzuu bahs olan esas ve kaidelerin bir de nazari ciheti vardır. Çünkü her esas ve her kaide Ceza Kanununda alettafsil irae edilemez. Ceza Kanununun hükümleri arasına giren müruruzamanın da kavaid ve esasatı nazariyesi mevcuttur, italya Ceza Kanununun Meclisi Meb'usandaki müzakeresinde müruruzamanın bütün hükümleri hakkında cereyan eden münakaşalar ve bunların istinat eylediği esaslar Mayno'nun şerhinde mufassalan mevcuttur. Yalnız İtalya Ceza Kanununda değil, bütün muasır milletlerin kanunlarında müruruzaman için kabul edilmiş olan esaslar arasında terk hali diye bir hal düşünülmüş ve tasavvur edilmiş değildir. Hilafını iddia edenler lütfen izah buyursunlar. 105 inci maddede her nasılsa kullanılmış olan terk kelimesinin müruruzaman mukabili olduğunu isbat edecek pek çok deliller bulunabilir. Buna bir tercüme hatası denilmediği takdirde (Terk) halinin hakiki veya izafi olması mümkün olabileceğine ve bazı mütalaata göre hakiki terk sorgu hakiminin zamanında yapması icabeden bir muameleyi yapmayarak alahalihi bırakmış olması haline masruf olduğu surette izafi terkin de kanunen veya maslahaten riayet edilmesi icap eden müddetler içinde o dosyanın ele alınması hali olması hiç de reddedilecek bir iddia olamayacağına binaen terk kelimesini mutlak manasiyle nazara almak ta lisan kaidesinin zaruri icaplarından olmak lazımdır. Mesela sorgu hakiminin yazdığı bir celpnamede koyduğu müddet içinde dosyayı ele alamaması ve tahkikatın muvakkaten tatiline karar verildikten sonra suçlunun yakalanmasına kadar geçecek müddet de izafi terklerden madud değilmidir? Görülüyorki hiç bir kanunun kabul etmediği (terk) kelimesine lügat manası verilerek müruruzaman hesabında bunun bir rükn ve unsur olarak gösterilmesi halinde cidden garip ve ceza esaslariyle kabili te'lif olmayacak bir çok mütalaalara yer verilmiş olur ki doğru bir şey değildir.
Bundan başka şunu da ehemmiyetle nazarı dikkati alinize arzederim ki eğer Terk, telakki buyrulan şekilde, takip müruruzamanının her hangi bir hadisede nazara alınabilmesi için bir esas ve unsur olarak Ceza Kanunumuzun ilk tanzim ve tedvininde düşü.nülmüş olsaydı müruruzaman faslında dahil olan bütün maddeler buna göre yapılır ve aralarında insicam, tesanüt ve tevazün bulunurdu. Böyle bir esasın müruruzamanda düşünülmediğinin çok canlı delili 933 senesinde 105 inci madde değiştirildiği zaman terk kelimesinin oradan kaldırılmasıdır. Vazııkanunumuzun bunda çok isabetkar hareket eylediği şüpheden varestedir. Zira 926 ve anı müteakip senelerde mücerret yarım mislin çok az olmasından dolayı terk kelimesine zoraki bir hüküm izafesine çalışıldığı meşhud ve malum olunca hiç bir kanunda yeri olmayan terk hali diye ceza esaslarının sarih mahiyetlerine aykırı bir halin mevcudiyetine zehap husulünü men etmek için bu kelimenin oradan tayyi zaruri idi.
Binaenaleyh görülüyorki terk bizatihi müruruzamanda mündemiç olan bir keyfiyettir. Gerek kasdi ve gerek gayri kasdi terkler ve kat sebep mahiyetinde olmayan bütün muameleler müruruzamanı kesemez ve bunlar müruruzaman hesabında dahil olan şeylerdir.
ihtilafımızın esasını teşkil eden terk kelimesinin eski 105 inci maddede bir unsuru kanuni olarak bililtizam kullanılmadığını bu maruzatımla isbat eylediğimi zannediyorum.
Bundan başka müruruzaman kavaid ve esaslarını hulasaten derpiş edersek görürüzki hadisede fiilin vukuu anından itibaren cereyana başlayan (Müruruzaman) hali ve bunu bir müddet için durduran veya kat' eden sebeplerden başka bir hal ve vaziyet mevcut olmadığı gibi bunun gayri bir şekil de ne bizim kanunumuzda ne de İtalya veya sair milletlerin ceza kanunlarında tasavvur ve kabul edilmemiştir. Şu ciheti daha muhtasar ifade edeyim. Her müruruzamanda faal ve gayri faal iki hal meşhuddur. Müruruzamanın faal vaziyette bulunması, onun cereyanına hail olan bir sebebin tahakkuk etmemesinden dolayı adeta bir su gibi akıp gitmesi ve 102 inci maddedeki müddetler geçince davanın düşmesi. Gayri faal olduğu zamanlar ise onun cereyanına hail ve mani olan sebeplerle muvakkat bir zaman için durması yani işlememesidir. İşte bu işlemeyen günler ya (107) inci maddede tasrih edildiği üzere bir meselenin halline veya dava ikamesinin mezuniyet alınmasına mütevakkıf olduğu hallerdirki bu müddet içinde müruruzaman durur. Veyahut müruruzamanı kat eden sebeplerle kezalik işlemez ve o günler müruruzaman hesabından hariç tutulmak icap eder. Bu ahval haricinde başka bir sebep ve şekil katiyyen mevcut ve mefruz olamaz ve yoktur.
Bütün bu esaslar ve sarih hükümler bir tarafa bırakılarak suçlu lehine bir hadisede müruruzamanın hesap ve kabul edilmesini .herhangi bir hakimin vazifesini gününde ifa etmemiş veya edememiş olması suretiyle tecelli eden bir terk haline talik etmek, hukuk esaslariyle ve ceza nazariyat ve kavaidile telifi imkanı olmayan ve hiç bir kanunda yer tutmayan bir noktai nazardır. Bu adeta şöyle oluyor : suçluların lehine olarak kabul edilmiş ve kanuni müsaadattan madud bulunmuş olan müruruzamanın nazara alınabilmesi için o adamın işini eline almış olan hakimin herhangi şekil ve surette olursa olsun vazifesini suiistimal etmesine dua etmesi lazımdır. Eğer hakim vazifesini bihakkın ve tamamiyle ifa etmiş ve dosyayı bir gün bile elinden bırakmamış ise aradan onbeş sene geçse bile müruruzaman olamaz. Şayet vazifesini gününde yapmayıp da velev bir gün için kazara dosyayı bir tarafa bırakıvermiş ise derhal hadisede terk hali tahakkuk etmiş olacağından müruruzamandan suçlu müstefit olur. Bu kadar tesadüfe bırakılmış bir hükmü kanuni mutasavvermidir? Ve bu keyfiyet hukuk esasları ve adalet prensipleri ve kanun mefhumiyle nasıl kabili izahtır ?
Bir suç işlendiği zaman Hükümetin vazifesi derhal onun failini bulmak ve ika edilen fiilden dolayı efkarı ammeyi tatminen tecziye etmektir. Eğer Hükümet bu vazifesini herhangi sebepten dolayı yani gerek zamanında haber alamamasından veya alakadarların ifayı vazifedeki tesamuhlarından naşi o suç için 102 inci maddede gösterilen müddet geçerse müruruzaman sebebiyle amme davası düşer. Bunda hiç bir ihtilaf yoktur ki buna dava müruruzamanı diyoruz. Bir de suçu haber almış, failini bulmuş, müddeiumumi de dava ikame etmiş. Şimdi takip müruruzamanı dediğimiz vaziyet meydana çıkıyor. Bize muaraza edenlerin telakki ve mütalaalarına göre bu safhada şayet bir memur veya hakim vazifesini suiistimal etmez de iş usul hükümleri dairesinde yürür ve fakat her ne sebepten dolayı olursa olsun (Burada biraz durmak lazım geliyor.) Mesela sorgu hakimi elindeki işlerin çokluğu sebebile bir şahide yazdığı celpnamede istima gününü bir sene sonraya bırakmış. Ondan sonra ikinci şahidi de yine bu suretle bir sene sonraya davet etmiş ve bu minval üzere ondört sene geçmiş, müruruzaman yoktur, deniyor. Çünkü terk hali tahakkuk etmemiştir. Müruruzamandan müstefid olamaz. Amma sorgu hakimi on gün sonraya şahidi davet etmiş. Şahit o gün gelmemiş, derhal ihzar müzekkeresi yazacaktı. Bir gün sebepsiz bırakmış ise terk hali vardır. Müruruzaman nazara alınabilir, uzarsa müruruzaman düşünülemez. Çünkü terk hali yok. Eğer hakimin vazifesini suiistimal mahiyetinde mutebellir bir fiili tezahür ederse müruruzamandan suçlu istifade eder. işte varılan netice budur. Evvelkisinde hükümetin şahsiyeti maneviyesine muzaf bir müsamahakarlık müruruzamanın cereyanına sebep oluyor, ikincisinde vazife ifa eder gibi görünen vaziyet ne kadar uzasa müruruzaman olmuyor da bir günlük müsamaha müruruzamanı mucip oluyor. Bilmem, itiraf edeyimki ben bu noktai nazarları bir türlü te'lif edemedim. Muhalif noktai nazarda bulunanların tenvir buyurmasını rica edeceğim. Bundan sonra maruzatımın ikinci kısmına geçiyorum.
Bu da 104 ve 105 inci maddelerin eski ve yeni şekil ve tadilleri sebebiyle suçlular lehine tahakkuk eden vaziyettir. Leh ve aleyh kaidesi:
Ceza Kanunumuzun ikinci maddesi aynen, işlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez. İşlendikten sonra yapılan kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz. Eğer böyle bir ceza hükmolunmuş ise icrası ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.
Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşr olunan kanun hükümleri bir birinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve infaz olunur.) dan ibarettir.
İhtilafımızın esas ve mevzuunu, teşkil eden 765 numaralı Ceza kanunumuzun 104 ve 105 inci maddelerini gerçi yukarda arzettim, fakat bir kerre daha okuyayım.
Eski 104 üncü madde : (Hukuku amme davasının müruruzamanı vicahi veya gıyabi hükmün tefhimile münkati olur. Bundan başka maznunun firarı sebebiyle neticesiz kalan tevkif müzekkereleri ve o iş hakkında maznuna kanun dairesinde tebliğ olunan her türlü tahkikat muamelesi müruruzamanı keser. Bu halde müruruzaman müddeti inkıtaın ertesi günü başlar.)
Eski 105 inci madde: (Hukuku amme davası bir çok defa kesilmiş olsa bile takibattan sonra vaki olacak her terk tarihile kat tarihleri arasında geçen müddetler mecmuu 102 inci maddede yazılı fiillerden her biri için başka başka tayin olunan müddetlerin yarısından fazlasını geçtiği halde müruruzaman tahakkuk eder.)
Bu maddeler 936 senesindeki tadilatı ihtiva eden 3038 numaralı kanunla birleştirilerek cümlesinin hükümleri 104 üncü maddede toplanmıştır. Fakat bundan evvel 18 haziran 933 de meriyet mevkiine giren 2275 numaralı kanunla 105 inci madde şu şekilde tadil edilmiştir:
2275 numaralı kanunla değişen 105 inci madde : (Hukuku amme davasının müruruzamanım kesen sebepler, bu müruruzaman müddetini 102 inci maddede ayrı ayrı tayin edilmiş olan müddetlerin yarısının ilavesiyle baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.)
3038 numaralı kanunla 104 ve 105 inci maddelerin birleştirilerek aldığı şekil de şudur:
(Hukuku amme davasının müruruzamanı; mahkumiyet hükmü, yakalama, tevkif, celp veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. Müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.
Bu halde müruruzaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruruzamanı kesen muameleler müteaddit ise müruruzaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruruzaman müddetini 102 inci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesiyle baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.)
105 inci maddenin 926 senesindeki şeklile 933 senesinde 2275 numaralı kanunla aldığı şekil arasındaki farklar şunlardır :
105 inci maddenin ilk şeklinde, (Hukuku amme davası bir çok defa kesilmiş olsa bile takibattan sonra vaki olacak her terk tarihile kat tarihleri arasında geçen müddetler) ibaresi 2275 numaralı kanun ile (Hukuku anime davasının müruruzamanını kesen sebepler) şekline ifrağ edilerek (Takibattan sonra) cümlesile (Her terk tarihile kat' tarihleri) cümlesi kaldırılmış ve onun yerine yukardaki şekil ikame edilmiştir. Bir de eski maddede, (102 inci maddede yazılı fiiller için tayin olunan müddetlerin yarısından fazlası geçtiği halde) cümlesi (102 inci maddede ayrı ayrı tayin edilmiş olan müddetlerin yarısının ilavesile) haline konulmuştur.
Görülüyorki eskisinde takibattan sonra yeni bir müruruzaman başlaması ve buna göre hesap edilmesi iktiza ederken yeni şeklinde suçun ika edildiği tarihten itibaren hesap olunması icap etmiştir. Bir kerre en mühim fark budur. Bittabi bu farkın suçlular lehine olduğunda iştibah edilemez. Zira bir suç ika edildikten sonra amme davasının ikamesi anma kadar aradan bazan bir çok zaman geçmesi mümkündür. Maddenin eski şeklinde suç tarihinden amme davasının ikamesine kadar geçen müddet dahili hesap olmadığı için müddeiumuminin ikame eylediği amme davası takip müruruzamanında mebde sayılmak icabederdi. Halbuki 933 senesindeki tadil bunu suçun vukuundan saydığı için elbette bu hüküm suçlular lehinedir.
İkinci fark : Yine Yine 105 inci maddenin ilk şeklinde, (her terk tarihi ile kat tarihleri) diye yazılan ibareden dolayı doğmuş bulunan bugünkü ihtilaf ortadan kaldırılıp terk kelimesi terk ve ref edilerek kanunun ruh ve esas ve hikmetini muhafazaten (Hukuku amme davasının müruruzamanını kesen sebepler) diye tasrih ve tavzih kılınmıştır.
Demekki bu tadil ile de suçlular lehine olmak üzere haklarında amme davası ikame edilmiş bulunanlar için suçun mebdeinden itibaren hesap edilecek müddetten yalnız kat sebepleri dola-yısiyle tenzili icap eden günler çıkartıldıktan sonra geriye kalan günleri hesap edip yekununa bakacağız ve terk diye bir hal aramayacağız. Şüphesizki bu tadil de suçlu için çok mühim bir esastır. Ve lehtedir.
Yalnız bu tadilde suçlular aleyhine bir nokta varsa o da eskiden yarım misil olarak hesap edilen müddet bu defa bir buçuk misline çıkarılmıştır. Fakat ona mukabil de bu bir buçuk misil müddet zarfında işin behemehal neticei kat'iyeye iktiran ettirilmesi ve verilen hükmün lazimülinfaz bir hale gelmiş olması iktiza etmektedir. Bu tadillerden ekserisi lehte ve yalnız bir tanesi aleyhtedir.
Bunu bir misal ile izah etmekliğime müsaadenizi rica ederim.
Mesela, 927 senesi martında ika edilmiş olan bir kasten katil suçundan dolayı o sene nisan ayının ikinci günü amme davası ikame edilerek ilk tahkikat açılmış ve 933 senesi mayısının on beşinci günü hüküm verilmiş, 2275 numaralı kanunun mer'iyet mevkiine girdiği 18 haziran 933 ten evvel hüküm verildiği için suçun vukua geldiği marttan amme davasının ikame olunduğu 2 nisana kadar olan müddeti saymaksızın dava tarihinden itibaren hüküm zamanına kadar geçen müddete bakacağız. Bu işte müruruzaman on sene olduğundan yarısı beş sene birer gün geçtimi, arada kat sebepleri dolayısiyle geçen üç veya beş gün her ne ise tenzil olunduktan sonra geride kalan müddet beş sene bir günü geçtiği için müruruzaman tahakkuk edeceğinden amme davasının düşmesine karar verilmek zarureti vardır. Fakat hüküm 18 haziran 933 den sonraya kaldımı müruruzamanın başlangıcını suç tarihinden hesap etmek icabeder. Zira 105 inci maddenin 933 senesinde aldığı şekil itibariyle müruruzamanın mebdeini takibat tarihinden değil, suç suç tarihinden saymağa mecburuz. Çünkü 105 inci maddenin muaddel şekli suçlu lehindedir. Bizim bu şekildeki noktai nazar ve içtihadımıza mukabil muhalif olan zevat ile aramızda tezahür eden bir ihtilaf da burada beliriyor. Biz diyoruz ki mademki hadise bugüne kadar hükme rabtedilmemiş, yani kaziyyei muhkeme halini alan bir hüküm mevcut bulunmamış ve bugün hükme raptedeceğiz, o halde eski ve yeni kanun hükümlerinden hangisi suçlu lehinde ise onu tatbik ederiz. Halbuki muhalif. reyde bulunan zevat, eski ve yeni kanun hükümlerini kül halinde tatbik etmek lazımdır, diyorlar. Yani onların noktai nazarına göre 927 senesinde vukua gelmiş bir katil suçundan dolayı bugün derdesti rüyet olan dava da eski 105 inci madde mucibince amme davası müruruzamanı olan on senenin yarısını ancak maddenin eski şekline göre müruruzamanın mebdeini suç tarihinden değil de takibat tarihinden saymak ve tahkikat sırasında terk hali tahakkuk edip etmediğine nazaran düşünmek icabedecek. 105 inci maddenin suçlular lehine olan muaddel ahkamını düşünemeyiz, diyorlar. Ve zira bu hükümlerin kül halinde ve tamamile tatbiki icap eder, mütalaasında bulunuyorlar. Bizim düşüncemiz ve içtihadımız ise buna tamamen aykırıdır. Biz ahkamı sabıka ve lahikadan suçluların lehinde olanları alıp aleyhte olanları bırakıyoruz. Onlar ya tamamen leh ve aleyhte olanları tefrik etmeksizin almalı veya bırakmalı, diyorlar. Bilmemki bu noktai nazar Ceza Kanununun bir kaidei mutlaka olarak ortaya koyduğu ikinci maddesile nasıl telif olunabilir? Kanunun ibare ve hükmü gayet sarihtir. Madem bugün dava henüz kati hükme iktiran etmemiştir. Neden lehinde olanları nazara almayalım ve neden kül halinde mütalaa edelim? Bizi eski ve yeni kanun hükümlerini lehte ve aleyhte olanları birleştirerek tamamen almağa icbar eden müeyyidatı kanuniye varandır? Bunu bilemiyoruz. Elimizde esas kaide olan ikinci maddede ise böyle bir mecburiyetin tasavvuruna müsait olacak bir ibare ve hatta tek bir kelime mevcut değildir. O halde kül kaidesi nereden çıkıyor? Eğer bu tadilat bir maddede yapılmayıp ta fasılalı zamanlarda ve münferit maddelerde yapılmış olsaydı o zaman nasıl telakki ve tatbik edilecekti? Bunu da bilmek isteriz. Şimdi iddia ediliyorki eski 105 inci maddede, (Takibattan sonra her terk tarihi ile kat tarihleri arasında geçen müddet dava müruruzamanının yarısına baliğ olduğu takdirde müruruzaman tahakkuk eder.) hükmünde dava müruruzamanının yarısından suçlunun istifade edebilmesi için terk halinin tahakkuku iktiza eder. Zira bu maddenin tamamı böyledir. 933 senesindeki tadilatın tatbiki mümkün değildir. Çünkü 2275 numaralı kanunun mezkur 105 inci maddesinde bu müddet bir buçuk misline çıkarılmıştır. Eğer terk halini düşünmez ve müruruzamanın mebdeini suç tarihinden hesap edersek yarım misli de bir buçuk misil olarak tatbik etmek lazımdır, deniliyor. Ve bu sebepten Ceza Kanununun ikinci maddesi hükmü nazara alınamıyacağı iddia olunuyor. Burada şayanı nazar bir cihetin mevzuubahis edilmesini labud sayıyorum. Muhalif reyde bulunanlara şu ciheti arzetmekliğime müsaade buyurun : eğer bu tadilat bir madde ile yapılmayıp ta muhtelif zamanlarda vaki olsa hüküm yine böylemidir ?
Mesela, 926 senesinde meriyet mevkiine giren 765 sayılı kanunun 105 inci maddesinin yukarda mükerreren arzeylediğim ilk şeklindeki diğer hükümler mahfuz kalmak şartiyle yalnız müruruzamanın mebdeine ait olan kısım tadil edilerek madde şu şekli alsa: (Hukuku amme davası bir çok defa kesilmiş olsa bile her terk tarihi ile kat tarihleri arasında geçen müddetler mecmuu ...... ......... yarısından fazlasını geçtiği halde ......... ilah). Burada yalnız eski maddenin (Takibattan sonra) cümlesi kaldırılmış ve maddenin diğer hükümleri aynen bırakılmıştır. Bu şekilde suçlular lehine nazara alınacak yalnız suç işlendikten sonra hesap edilmesi iktiza edeceğine mütedair bir tadil vardır.
Bu tadil yapıldıktan sonra da terk kelimesinin husule getirdiği teşevvüşün bertaraf edilmesi için yine yarım misil mahfuz kalmak üzere terk kelimesi kaldırılarak ikinci tadil şekli şöyle olsa, (Hukuku amme davasının müruruzamanını kesen sebepler bu müruruzaman müddetini 102 inci maddede ayrı ayrı tayin edilmiş olan müddetlerin yarısından fazla uzatamaz.) Bu tadilde de yine eski yarım misil muhafaza edilmiş ve fakat terk kelimesi kaldırılmıştır. Bu tadilden bir müddet sonra da yarım mislin bir buçuk misle iblağı suretiyle üçüncü bir tadil icra edilse bugün elimizdeki hadise hakkında nasıl tatbikat yapar ve ceza tahdit edebiliriz? Bu hadisedeki, 933 senesinden evvel yani tadiller başlamazdan mukaddem vukua gelmiştir, misal olarak arzettiğim üç tadilden ilki yalnız müruruzamanın mebde'ini suçlu lehine değiştirdi, ikincisi yine suçlular lehine olarak terk kelimesini kaldırdı. Üçüncü tadil dahi suçlular aleyhine olmak üzere yarım misli bir buçuk misle çıkardı. Hadisemizde evvelki iki tadiller suçlu lehinde olduğu halde nazara al-mayacakmıyız ? Yoksa mademki bugün hüküm veriyoruz bu tadillerin üçünün heyeti umumiyesini tatbik etmek lazımdır mı diyeceğiz? Böyle bir iddianın ileri sürülemeyeceğini zan ediyorum. O halde muhtelif zamanlarda yapılan üç tadil ile bir maddede yapılan tadiller arasındaki fark nedir? Bunda da suçlular lehine ve aleyhine hükümler var, müteferrik tadillerde de. Birisi müteferriktir, diye tercihmi edilecek ?
Bugün tevhidi içtihat suretiyle halline mecburiyet hasıl olan ihtilafın menşeini teşkil eden hadiseyi arzedersem hakikati hal daha vuzuhla tebarüz eder zan ederim.
928 veya 929 senelerinde vukua gelmiş bir fiili cürmi vardırki cezası idamdır. Bu suç hakkındaki davaya 930 senesinde başlanmış ve o zamandanberi bir çok duruşmalar yapılarak müteaddit hukümler verilmiş ve fakat temyizen bazı sebeplerden bozularak- iade kılınmış ve nihayet son verilen idam hükmü bundan dört beş ay evvel yine resen tabii temyiz olduğu için daireye intikal eylemiş idi. Yapılan temyiz tetkikinde, suçun mahiyetine göre dava müruruzamanı olan yirmi senenin yarısından fazla müddet geçtiği ve bugün elde kaziyyei muhkeme halini almış bir hüküm bulunmadığı cihetle daire hadisede müruruzaman bulunduğunu ileri sürerek bu sebepten hükmü bozmuştur. Başmüddeiumumilik yüksek makamından vaki itiraza binaen Temyiz Ceza Umum Heyetine sevk edildiği zaman esas ihtilaf baş gösterdi ve eski 105 inci maddedeki terk kelimesine verilen manalar itibariyle daireler arasında tahassül eden içtihat ihtilafından dolayı muhterem heyetinize tevdi edildi.
Ceza Umum Heyeti muhteremesi, hadisenin zamanı vukuu olan 929 senesinde meriyet mevkiinde bulunan 105 inci madde mucibince terk hali bulunmadığını ileri sürdü. Ve bugün dermeyan olunan mütalaata göre de bu noktai nazarda ısrar buyuruluyor, demektir. Halbuki o günden yani 929 dan bugüne kadar on seneden fazla zaman geçmiştir. Bir kerre müruruzamanın mebdeini takibat tarihinden değil, vak'a tarihinden hesap etmek lazım. Diğer cihetten terk kelimesi 933 senesindeki tadil ile kaldırılmış olduğu için müruruzaman hesabında esas teşkil ettiği iddia buyrulan terk halinin mevcut olup olmadığını bugün aramağa katiyyen ihtiyacımız yoktur. Zira tadilatı ahire suçlu lehindedir. Terk hali mevcut olsun olmasın müruruzaman hesabında bununla mukayyet olmadığımız bariz bir hakikat iken zamanı hadise itibariyle kül halinde mütalaa ve tatbik etmek fikrinden mülhem bir kanaatla bugün bu idamı müstelzim fiilde müruruzaman yoktur, denecek. İşte leh ve aleyh kaidesinin tatbikatta tecelli eden safhası ve noktai nazar ihtilafının mütebariz mahiyeti. Bir kelime bir adamı ya ipe çekecek veya ipten kurtaracak. Bir terk kelimesine vazııkanunun kasdetmediği bir manayı izafe etmek suretiyle çıkan neticenin adalet prensipleri ve ceza esaslariyle kabiliyeti telifiyesindeki usret.
Hiç şüphe yoktur ki, muhterem heyetinizin vereceği isabetkar kararla on dört senedenberi müstemirren idame olunan ve bunun gibi yüzlerce binlerce hadiselere tatbik olunan içtihadın, 933 ve 936 senelerinde yapılan tadiller ile ahkamı mensuh ve bundan sonra da belki beş on davada tatbik imkanı bulabilmesi ihtimali olan 105 inci maddeye verilen son mana ile değiştirilmesine cevaz verilmeyeceğini ve bundan temyizin manevi haysiyetine tari olacağı şüphesiz tesirin vukuuna mahal bırakılmayacağını ümit ederim. Maahaza isabet yüksek takdirinizdedir.
Birinci Reis ; Müruruzamanın müteaddit kat sebepleriyle ne kadar temdidi icabedeceği tadil olunan maddede gösterilmiş olmak lazımgelir. Mükerreren katlarda asıl müruruzaman müddetinin nısfının zammını kabul etmiş, eski maddede ise bu kaideye muhalif olarak terk ile kat arasında geçen müddetlerin nazara alınmasını sarih olarak göstermiştir, demeleriyle reye konularak.:
Neticede;.
Suçun vukuu gününden başlayan hukuku amme davasının müruruzaman müddeti, Türk Ceza Kanununun (104) ncü maddesinde yazılı sebep ve muamelelerle kesilmesi üzerine yeniden başlayacağına dair olan kaidenin mutlak olarak tatbikini ve müruruzamanı bir çok defalar kesilen davalara teşmilini ve her halde bir had tayin olunmayarak müteselsilen yeniden tam müddetin cereyanını vazııkanun muvafık görmeyerek takibattan sonra tahkikat ve muamelat fasılasız devam etmeyerek terk ve ihmal suretiyle tekrar cereyana başlayan müruruzaman muahharan kat olunup bu hal tekerrür ettiği takdirde takibattan sonra vaki olacak her terk tarihi ile kat tarihleri arasında geçen müddetlerin mecmuu suçların her biri için kanunda başka başka tayin olunan müddetlerin yarısından fazlasını geçmekle müruruzamanın tahakkuk edeceği tadilden mukaddem 765 numaralı Türk Ceza Kanununun (105) inci maddesine istinaden kabul edilmiş olduğu cihetle mükerreren müruruzamanı kesilen ve bu madde hükmünün tatbiki icap eden davalarda mücerret takibattan sonra hükme kadar asıl müddetin nısfı geçmekle müruruzamanın vukuunu kabul etmek, kanunun sarahatına ve müruruzamanın sebep ve maksadı vazına muhalif olmakla her halde bu maddede yazılı nısıf müddetin hesabında, takibattan sonra dava alahalihi terk olunduğu ve bu suretle terk ve müruruzamanın katı taaddüt eylediği takdirde yalnız terk ile kat arasında geçen müddetlerin nazara alınması icabedeceği sülüsan ekseriyetle takarrür etmiştir.
AYKIRI GÖRÜŞ Vehbi Yekebaş:
İlmi akideler itibariyle kanunun tayin ettiği arızalara uğradıkça muayyen müruruzaman müddetleri temadi etmek ve bu suretle hatırası teceddüt eden suçlarda müruruzaman tahassül edememek icabeder. Bu düstur mutlak surette kabul edildiği takdirde arızaların teakup ve tevalisi bazı fiillerde hiç müruruzaman hasıl olamaması neticesini verir. Halbuki bu tevali ve onun neticesi olmak üzere vücut bulacak müruruzamana ademi tabiiyet müruruzaman telakkisinin ruhuna münafi düşer. Çünkü bu nihayet tesiri intifa bularak yalnız bir hatıraya maksur kalan hadiselere kendiliklerinde bulunmayan bir müessiriyet atfeylemek, üzerlerinden uzun zamanlar geçtiği halde bu vakıaların, içtimai hayatiyet itibariyle, işlendikleri zamanlarda tevlit eyledikleri emniyetsizliklerin bakasına hükmetmek demek olurki müruruzamanın istinat ettiği esaslara tevafuk etmiyeceğinden asla tecviz olunamaz. Ferdi ve içtimai hadiselerin vücut verdikleri teessürler üzerinden geçen günlerle makusen mütenasip olarak nihayet bir hatıraya, hem de basit bir hatıraya inkılap edeceğinden o bir havf ve heyecanın ifadesini teşkil edemez. Bu sebeple hemen bütün kanuni mevzuatta ve o olmadığı takdirde kanun nakisalarını ikmale çalışan kazai içtihatlarda cereyana başlayan müruruzaman müddetlerini bir azami ile takyit etmiştir. Bizim, fiilin vukuu zamanına göre bazı hadiselerde tatbiki iktiza eden 765 numaralı kanunumuzun, hukuku amme davası bir kaç defa kesilmiş olsa bile takibattan sonra vaki olacak her terk tarihi ile kat tarihleri arasında geçen müddetlerin mecmuu 102 inci maddede yazılı fiillerden her biri için başka başka tayin olunan müddetlerin yarısından fazlasını geçtiği halde müruruzaman tahakkuk eder diye karışık bir beyan ile maksudunu ifade edemediği 105 inci maddesi metninin ibhamını bertaraf ederek anlaşılabilir bir manaya irca edebilmek ancak bu metni mebdeleri olan yukarıki esaslar ile takrip halinde mümkün olabilir. Kanunlar için müruruzamanı azami bir had ile takyit etmek zaruri ve ne sebeple olursa olsun o haddin güzeranı halinde müruruzaman tahassül eylemek lazımdır. Bizim kanunumuzun bu maddesi de, mukabili olan italya Kanununun 91 inci maddesi delaletiyle de anlaşılacağı veçhile, işte bu azamiyi tayin etmek istemiştir. Bu müddeti de bahse mevzu teşkil edecek olan cürüm hadisesinin her müruruzamana terk tarihi ile bu yolda cereyana başlayan müruruzamanın kat'ı arasında geçecek müddetler mecmuunun yarısı olmak üzere tahdit (Hukuku Cezada Müruruzaman, A. Vehbi. II hakkı takip müruruzamanı VIII, kesildikten sonra yeniden başlayan müruruzaman, s. 39) eylemiştir. Fiilin işlenmesi anında cereyana başlamak icabeden müruruzaman vicahi ve gıyabi hükmün tefhimi, neticesiz kalan tevkif müzekkereleri ve o iş hakkında maznuna kanun dairesinde tebliğ olunan tahkikat muameleleri ile kesilir ve ertesi gün yeni müruruzaman başlar, (C. K. m. 104), yani ertesi günden itibaren yeniden müruruzamana terkedilir. Müruruzamanı kesen sebepler ancak bunlara hasr ve kasr suretinde tasrih edilerek bunlar haricinde müruruzamana terkedilmiş olmak lazım gelen hadiseleri her terk ve kat' tarihleri arasındaki müddet ile hesap olunmak muktazidir, yoksa bu ibaredeki kanuni bir tabir olmayan ve yeni kanunlarımıza, bir tabir olarak asla girmemiş bulunan terk kelimesine aksi mülahaza ile kanun lehçeleri haricinde bir mefhum izafesi ve kanun sarahati muvacehesinde bu terk e suçtan mütevellit amme davasının hiç bir muameleye tabi olmaksızın bırakılması yolunda mana verilmesi böylece terkedilmeksizin muamele görmekte olan hadiseler hakkında asla müruruzaman cereyan edememesi neticesine müntehi olur ki bu kanunun tayin ettiği sarih kat' sebepleri haricinde müruruzaman cereyanına mani ve onu katı diğer bir sebep ihdas ve ilavesi demek olacağından bu sarahata münafi olduğu gibi bu terkin mutlaka izah edildiği surette kabulü takdirinde dahi mezkur 765 numaralı kanunu tadil eden 20 haziran 933 tarih ve 2275 numaralı kanun ile bu terk tabirinin kaldırılması maznunun lehinde addedilmek lazım geleceğinden makabline de şamil ve ne-ticeten bundan istidlal suretinde dermeyan edilen mütalaalar gayri varid bulunduğu hakkındaki noktai nazar da mülahazaya şayan bulunduğu reyindeyim. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy