(765 S. K. m. 97, 339, 342, 346)
Dava: Sahte bono tanzim etmekten sanık F. nin yapılan yargılaması sonunda; hükümlülüğüne ilişkin Eyüp Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 5.12.1975 günlü hüküm, sanık vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Ceza Dairesince incelenerek, 16.2.1976 gün ve 992/1089 sayılı ilamıyla bozulup yerine geri çevrilmiştir.
İlk hükümde direnmeyi kapsayan 8.4.1976 günlü son hükmün Yargıtay'ca incelenmesi sanık vekilleri tarafından istenilmiş koşulu da yerine getirilmiş olduğundan dosya C. Başsavcılığının hükmün bozulması istemini bildiren 20.5.1976 gün ve 6/3103 sayılı tebliğnamesiyle 1. Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: Sahte bono tanzim etmekten sanık F hakkında, TCK. nun 342/1. maddesi uyarınca verilen mahkumiyet hükmünü, özel daire: TCK.'nun 349. maddesi gereğince resmi evrak niteliğinde sayılan emre yazılı senetlede, sahtecilik suçunun senetlerin düzenlendikleri tarihte tekevvün etmesi gerektiği, 1972-1973 yıllarında düzenlenmiş bulunan 7 adet senedin daha sonra düzenlendikleri hakkında da herhangi delil bulunmadığı gözetilerek, suçun 1803 sayılı af yasasının 1. maddesinin A bendi ile afa tabi olup olmadığı düşünülmeden, yazılı şekilde hüküm tesis edilmesinin, yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle bozmuştur.
Mahkeme ise, özel dairenin sadece senetlerin düzenlendikleri tarihleri gözönünde tutarak sonuca vardığını, oysa ki TCK. nun 346. maddesinin, sahte evrakın bilerek kullanılmasını ve onunla menfaat temin edilmesini de sahtecilik olarak cezalandırdığını; Sanık tarafından düzenlenen ve vade tarihleri 20.3.1974 - 10.6.1974'e kadar uzayan bonoların, kıymetli evraktan madut olup sebepden mücerret oldukları ve ticari hayatın gereği olarak ciro edilmek suretiyle tedavüle çıkarılmalarından itibaren vade tarihlerine kadar kıymetli evrak olarak ticaret hayatında tedavül edeceklerini, el değiştireceklerini, borçluya karşı ancak vade tarihinde hüküm ifade edip kabil tahsil hale geleceklerini ve sanığın sahte olarak düzenlediği bonoları 3. şahıslara ciro etmek suretiyle kullandığına ve resmi evraktan madut senetlerin piyasadaki tedavüllerinin vade tarihine kadar devam edeceğine göre, suçun da temadi ve teselsülün son bulunduğu ve teselsülün son bulduğu bu tarihte işlenmiş olacağını ileri sürerek eski hükümde direnmiştir.
TCK. nun 342/1. maddesinin matufu olan 339. maddenin ilk fıkrası hükmüne ve Yargıtay yerleşen içtihatlarına göre, resmi bir varakada sahtecilik suçu o varakanın tanzimi ile bareber teşekkül ve tekevvün edip, umumi ve hususi bir zararın doğduğu kanunen mefruz bulunduğundan ve failin menfaat sağlamamış veya sağlayamamış olması, suçun teşekkülüne etkili olmadığından ve suç konusu sahte bonoların, 1972-1973 yılarında sanık tarafından düzenlendikleri anlaşıldığından ve direnme hükmünde gösterilen TCK. nun 346. maddesinin olayımızda uygulama yeri olmayıp, sahtecilik cürmünde ortaklığı olmaksızın, sahte varakayı bilerek kullananlara veya onunla menfaat temin edenlere kabili tatbik olduğundan; mahkemenin, Özel Dairenin bozma ilamına uyarak, sanık hakkındaki kamu davasının, 1803 sayılı Af Yasasının 1. maddesi (A) bendi ve TCK. nun 97. maddesi gereğince ortadan kaldırılmasına karar vermesi gerekirken, gösterilen gerekçe ile mahkumiyet hükmünde direnmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan, sanık vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluğa karşıt görüş şu yönde oluşmuştur:
Sahteliği iddia olunan senetlerden 20.11.1972 tanzim tarihini taşıyan 2000 ve 1500 er liralık iki adedinin 4.1.1973 tarihinde ciro edilmek suretiyle kullanıldığı ve cirantaların adi fail olarak suça iştirakleri de iddia olunmadığına göre, bunlarla ilgili suçların 1803 sayılı Af Yasası içinde mütalaa edilmesi şeklindeki çoğunluk görüşü bu gerekçe ile isabetlidir.
22.5.1973 tanzim tarihli ve 20.3.1974, 20.4.1974, 20.5.1974 ve 20.6.1974 vade tarihli 5000 er liralık dört senetle ilgili sahtecilik eylemine gelince:
Her ne kadar mahkemece senetlerin, sanık tarafından sahte olarak tanzim edildiğinin anlaşılmadığı yolunda bir kabule gidilmemişse de, mevcut deliller bu görüşü kanıtlanamamaktadır. Evvel emirde, söz konusu bu senetlerin borçlu R. tarafından düzenlenmediği bilirkişi mütalaasıyla saptanmış ve bu yön mahkemece de kabul edilmiştir. Diğer taraftan sanık F. hazırlık soruşturması sırasında C. Savcılığı tarafından alınan 24.2.1975 günlü ifadesiyle, 10.7.1975 günlü duruşma tutanağına geçirilen sorgusunda, senetlerin doğrudan doğruya borçlu tarafından düzenlenip kendisine gönderildiği ve böylece tahsile konulduğunu kabul etmiştir. Bu oluşum senedi sahte olarak düzenleyen ve kullananın sanık olduğu sonucuna bizi götürür ki o takdirde TCK.'nun 346. maddesinin olayımızda uygulama yeri de bulunamaz.
Diğer taraftan, sahtecilik suçlarında "zarar" unsurunun vücudu aranmış, resmi evrak üzerinde yapılan düzenlemelerde, bu zarar senedin tanzimi anında var sayılırken, hususi evrak sahteciliklerinde kullanma ile tevellüt edebileceği yasa koyucu ve yerleşmiş içtihatlarda kabul edilmiştir. Suç tarihinin saptanmasında rol oynayan bu unsur, resmi evrak sahteciliğinin, 1803 sayılı Yasanın yürürlüğe konulduğu tarihten önce çıkarılan aynı tür yasalarda, genel af kapsamına alınmadığı için üzerinde durulmayı gerektirmediği halde, anılan yasa ile bu suçların da affa tabi kılınması konuya önem kazandırmıştır.
Resmi evrak sahteciliğinde kullanma ayrı bir unsur olmadığına ve zarar unsurunun senedin tanzimi tarihinde varlığı kabul edildiğine göre meselenin çözümlenmesi varakanın niteliğine göre ayırıma tabi kılınmalıdır. Şöyle ki;
1) Senet Ticaret Kanununda yazılı kurallar altında düzenlenmiş, ancak muhtevasında sonradan bir sahtecilik yapılmışsa bu takdirde tanzim tarihinin suçun doğuşuna başlangıç yapılması tartışmasız kabul edilmelidir. Bu tarzı kabul Ticaret Kanununun aradığı unsurlara uygun olduğu gibi TCK. nun ve yerleşmiş içtihatların da gereğidir.
2) Şayet karşılıklı irade beyanıyla yapılmayıp da olayımızda olduğu gibi tek taraflı olarak gerek şeklen ve gerekse muhteve açısından sahte bir düzenleme yapılmışsa, artık tanzim tarihinin doğuracağı hukuki değerlerin Ticaret Kanun muvacehesinde gerekliliği söz konusu olamaz. Bu kabil hallerde sanığı kurallara riayete iten faktör yasaların 3. şahısları himaye amacıyla tanıdığı teminattan yararlanma olacağı için, zahiri bir uygunluğu sağlamak ona yasal bir güvence verilmesine yetmeyecektir. Aksi yolun seçilmesi yasanın kamu güvencesi için daha ağır cezalarla tecziye ettiği bir eylemi, hususi evrakta sahtecilik suçundan daha az vahim bir dereceye indirecek ve kötü niyetli kişilere kolaylıkla ve hiç bir ceza sorumluluğu doğurmayan davranışlara başvurmalarına olanak sağlayacaktır. Bu nedenle tamamen sahte bir resmi evrak düzenlemesi halinde kullanıldığı an zarar doğacağı için suç tarihinin saptanmasında başlangıç alınmalıdır.
Olayımızda, yukarıda tarihleri belirtilen dört senedin bankaya tahsile verildiği veya kullanıldığı anı tespite yarar bir belge bulunmadığında, durum ilgili Bankadan sorulmalı, icabı halinde senetteki yazılar uzman kişilere incelettirilerek düzenlendiği an (diğer bir deyimle senedin yaşı)da saptanarak neticesine göre 1803 sayılı yasanın uygulanmasına yer olup olmadığının tayini gerekir. Kurulu oluşturan azınlıkdaki üyeler tarafından hükmün bu gerekçe ile bozulması görüşü benimsenmiş bulunmaktadır.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle tebliğnamedeki istem gibi direnme hükmünün BOZULMASINA, depo parasının geri verilmesine 21.6.1976 günlü 1. müzakerede yasanın öngördüğü çoğunluk sağlanamadığından, 12.07.1976 gününde yapılan ikinci müzakerede bozmada oybirliği ile sebebinde yarıyı geçen çoğunlukla karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy