(1412 S. K. m. 255/son) (1587 S. K. m. 46/3) (1086 S. K. m. 427, 455, 322) (765 S. K. m. 31, 33, 59, 80, 414, 418, 430)
Dava: 15 yaşını bitirmeyen mağdureyi rızası ile kaçırıp alıkoymak ve mayubiyetini müstelzim şekilde ırzına geçmek suçundan sanık Recep'in mahkumiyetine dair, Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 16.09.1980 gün ve 1978/73 esas, 1980/178 karar sayılı hüküm, sanık vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi'nce incelenerek, 16.12.1980 gün ve 3474/4170 sayılı ilam ile onanmasına karar verilmiştir.
C. Başsavcılığı'nın CMUK. nun 322. maddesi uyarınca itiraz yoluna başvurarak, onama kararının kaldırılması ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasını isteyen 06.01.1981 gün ve 5/1980-82 sayılı itiraznamesiyle dosyanın Birinci Başkanlığa gönderilmesi üzerine Ceza Genel Kurulu'nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: 15 Yaşını bitirmeyen mağdureyi rızası ile kaçırıp alıkoymak ve mayubiyetini müstelzim şekilde ırzına geçmek suçundan sanık Recep'in, TCK. nun 430/2, 414/1, 418/2, 80, 59, 71. maddeleri gereğince 6 sene 11 ay 10 gün ağır hapis ve 5 ay hapis cezalarıyla mahkumiyetine ve hakkında 31 ve 33. maddelerinin uygulanmasına ilişkin hükmü, özel daire, özetle: (Hüküm tarihine kadar sözkonusu edilmediği halde, sanık vekili 29.09.1980 tarihli temyiz dilekçesinde, Kiraz Asliye Hukuk Mahkemesi kararı ile, bu kararın dayanağı olan İzmir Devlet Hastanesinin 15.02.1978 günlü sağlık kurulu rapor fotokopilerini ekleyip, buna göre mağdurenin suç tarihinde 16 yaşını bitirmiş olması gerektiğini ileri sürmüştür. Düzeltilen yaşına göre mağdure 15 yaşı içindedir. Tebliğnamede bu husus nazara alınarak Kiraz Asliye Hukuk Mahkemesi'nin anılan kararının HUMK. nun 427. maddesi uyarınca kanun yararına bozdurulması ve durumun ön mesele sayılarak, sonucuna göre ceza mahkemesince CMUK. nun 255. maddesi gereğince bir karar verilmesi yönünden hükmün bozulması istemmişse de; HUMK.nun 427. maddesinin 4. fıkrasının açık hükmü karşısında, kanun yararına bozma, hükmün hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmayacağı ve önceki hükümle meydana gelen hiç bir hukuki durumu değiştirmeyeceği) gerekçesiyle hükmün onanmasına karar vermiştir.
Bu karara karşı itiraz yoluna başvuran C. Başsavcılığı özetle: (Sağlıklı surette saptanan yaşına göre mağdure 15 yaşını bitirmiş bulunmaktadır. Mağdurenin gerçek yaşına göre hüküm kurulduğu takdirde suç vasfı değiştiğinden sanığa çak daha hafif bir ceza verilmesi gerekecektir. Kiraz Asliye Hukuk Mahkemesi anılan raporu hükmüne dayanak yaptığından iadei mahkeme yoluna gitmeye hukuki olanak yoktur. CMUK. nun 255/son maddesine göre, suçtan zarar görenlerle sanıkların yaşlarında ceza hükümleri bakımından lüzum görülecek tashihlerin nüfus Kanunundaki usule göre icrası ceza mahkemelerine aittir. HUMK. nun 427. maddesine göre, kanun, yararına vaki bozmalar hükmün hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmayacağı, önceki hükümle meydana gelen hiçbir hukuki durumu değiştirmeyeceği hususu diğer hukuk davaları için söz konusudur. Yaş tashihi davaları, tarafları ve nitelikleri itibari ile suigeneris bir hukuk davasıdır. Bu davalarda şahsi yararın üstünde kamu yararının da nazarı itibara alınması gerekir. Kaldı ki olayımızda kanun yararına bozmada hiç bir kazanılmış hak ihlal edilmediği gibi, sanık da kaybettiği bir hakkı elde etmiş bulunacaktır. İşte bu fiili ve hukuki durum muvacehesinde, bizce bulunacak hukuki çıkış yolu, hem biçim yönünden ve hem de esastan mer'i hukuka aykırı düşen Kiraz Asliye Hukuk Mahkemesi'nin mağdurenin yaşının tashihine ilişkin kararını, kaziyei muhkeme halini almış bulunmasına göre, HUMK. nun 427. maddesi uyarınca kanun yararına bozdurulması için gerekli ihbarın yapılması, bu halin meselei müstehire sayılması ve sonucuna göre de CMUK. nun 255. maddesi uyarınca mağdurenin yaşı hakkında ceza mahkemesinde bir karar verilmesi gerekirdi. Bu nedenle özel daire onama kararının kaldırılması ve hükmün bozulması) talep olunmuştur.
Dosyaya, oluşa ve mevcut delillere göre:
Nüfusta 15.05.1964 doğumlu olarak kayıtlı olup, suç tarihinde 14 yaşı içinde bulunan mağdureyi sanık, 10.01.1978 günü rızası ile kaçırıp alıkoymuş; mayubiyetini müstelzim şekilde ırzına geçmiştir. Önceleri sanıktan şikayetçi olduğunu söyleyen mağdurenin babası, sonradan evlendireceğinden bahisle, 16.01.1978 günlü dilekçesiyle Kiraz Asliye Hukuk Mahkemesi'ne mağdurenin yaşının düzeltilmesi için dava açmış, Bayındır Sorgu Hakimliği'nin 17.02.1978 tarihli son tahkikatın açılması kararından sonraki bir tarihte, adı geçen hukuk mahkemesinin 13.03.1978 tarihli ve 18/51 sayılı kararı ile mağdurenin yaşı, bu kararın dayanağı olan İzmir Devlet Hastanesi Sağlık Kurulu Raporuyla uyum göstermeyen bir şekilde 15.05.1963 olarak düzeltilmiş, karar kesinleştiğinden mağdurenin nüfus kaydında bu şekilde düzeltme yapılmıştır. CMUK. nun 255. maddesi gereğince mağdurenin yaşının düzeltilmesi için soruşturmaya başlayan yerel mahkeme, Kiraz Nüfus Memurluğu'nun cevabi yazılarından mağdurenin yaşının hukuk mahkemesi kararıyla düzeltildiğini öğrenince, bu konuda soruşturma yapmaktan vazgeçerek yukarıda yazılı şekilde hüküm kurmuştur.
İtirazda öncelikle CMUK. nun 255/son maddesine göre, suçtan zarar görenlerle sanıkların yaşlarında ceza hükümleri bakımından lüzum görülecek tashihlerin Nüfus Kanunundaki usule göre yapılmasının ceza mahkemelerine ait olduğuna değinilmektedir. Gerçekten anılan maddede aynen: (Ceza Mahkemelerinde son tahkikat esnasında suçtan zarar görenlerle maznunların yaşlarında ceza hükümleri bakımından lüzum görülecek tashihlerin Nüfus Kanunundaki usule göre icrası ceza mahkemesine aittir. Bu bapta verilecek karar esas hükümle birlikte temyiz olunabilir) denildiği gibi; 31.01.1945 gün 22/3 sayılı içtihadı birleştirme kararında da: (CMUK. nun 255. maddesine 3006 sayılı Kanunla eklenmiş olan son fıkra maddenin asıl metni ile kurulu olan durumu değiştirerek kendi içine aldığı yaş düzeltilmesi bahsinde yeni bir hüküm koymuş ve suçtan zarar görenlerle sanıkların yaşlarında ceza hükümleri bakımından lüzumlu görülecek düzeltmeleri Nüfus Kanunundaki usule göre yapmanın ceza mahkemelerine ait olduğunu açıkça göstermek suretiyle hukuk mahkemelerinin 3006 sayılı Kanuna kadar Nüfus Kanunu gereğince haiz oldukları yetki ve görevi ceza davasında taraf olanlar hakkında hukuk mahkemelerinden alarak ceza mahkemelerine vermiş olduğundan sözü geçen son fıkranın içine giren işlerde artık hukuk mahkemeleri için bir yetki düşünmeye yer kalmamıştır) hükmüne yer verilmiştir. Nitekim Altıncı Hukuk Dairesi'nin 05.02.1981 tarihli kararında: (Yaşının düzeltilmesi istenen Necla'nın kaçırılması sebebiyle sanık hakkında ağır ceza mahkemesinde yargılama yapılmak üzere son tahkikatın açılmasından sonra, suçtan zarar görenlerle sanıkların yaşlarında ceza hükümleri bakımından lüzum görülecek düzeltmelerin Nüfus Kanunundaki usule göre düzeltilmesi ceza mahkemelerine aittir. Hukuk mahkemelerinde yargılama devam ederken bu husus ileri sürülmemiş ve bu hususu belirtir bir belge dosyada bulunmamış ise de, görev hususu kamu düzeni ile ilgili olduğundan bu hukuka aykırı olan sonuç değişmeyeceğinden, yürürlükte bulunan hukuka aykırı hükmün bozulması gerekli bulunmuştur.
Sonuç: Tekirdağ Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 27.12.1979 tarihli kararının C. Başsavcılığı'nın tebliğnamesi veçhile usulün 427. maddesi gereğince kanuni neticesi mahfuz kalmak kaydıyla yukarıda yazılı sebepten dolayı kanun yararına bozulmasına karar verildi) denilmektedir.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkindir. Bir davaya görevsiz bir mahkeme tarafından bakılmış olması mutlak bir temyiz (bozma) sebebidir [Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Üçüncü Bası, S. 93).
Ancak olayımızın bir özelliği vardır. Sanık hakkındaki son soruşturmanın açılması kararı 17.02.1978 tarihinde verilmiş, mağdurenin yaşı Kiraz Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 13.03.1978 tarihli kararı ile, yani son soruşturmanın açılmasından sonraki bir tarihte düzeltilmişse de: mağdurenin babası yaş düzeltme davasını 16.01.1978 tarihli dilekçesi ile, son soruşturma kararının verilmesinden önce Kiraz Asliye Hukuk Mahkemesi'ne açmıştır. Bu durumda nasıl bir işlem yapılması gerektiği konusuna aydınlık getirebilecek herhangi bir yargısal içtihada rastlanmamıştır. Bu konuda Nurullah Kunter Ceza Muhakemesi Hukuku adlı kitabında (Altıncı bası, S. 295) (Ceza mahkemelerinin suçtan zarar görenlerle sanıkların yaşlarında ceza hükümleri bakımından değişikliğe lüzum görmeleri halinde, yaş düzeltmesi davalarını ceza davası ile birleştirerek görmeleri kabul edilmiştir. Ancak bu birleştirme mecburiyeti bizce yaş düzeltilmesi için önceden hukuk mahkemesinde dava açılmamış olması halindedir. Aksi takdirde hukuk mahkemesinin kararı beklenmelidir), demektedir. Bu görüş kabul edildiği takdirde Kiraz Asliye Hukuk Mahkemesi'nin, mağdurenin yaşının düzeltilmesine ilişkin, son soruşturma kararından önce açılan bir davayı, son tahkikatın açılmasından sonra karara bağlanmasında yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Aksi düşüncenin kabulü halinde ise, bu şekilde verilip kesinleşen bir hükmün kanun yararına bozdurulması mümkündür.
C. Başsavcılığı itirazında da, yerel mahkeme hükmünün hatalı olduğundan bahisle kanunun çözümü için bu yol, yani hükmün kanun yararına bozdurulması önerilmiş ise de; HUMK. nun 427. maddesinde: (Kesin olarak verilen hükümlerle niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade eden ve Yargıtay'ca incelenmeksizin kesinleşmiş bulunan hükümler, Adalet Bakanlığı'nın göstereceği lüzum üzerine C. Başsavcısı tarafından kanun yararına temyiz olunur. Temyiz isteği Yargıtay'ca yerinde görüldüğü takdirde, hüküm kanun yararına bozulur. Bu bozma hükmün hukuki sonuçlarını kaldırmaz) hükmüne yer verilmiştir.
Madde metninden açıkça anlaşıldığı gibi; Mahkeme kanun yararına bozma üzerine hiçbir işlem yapamaz, çünkü kanun yararına bozma hükmün hukuki sonuçlarını kaldırmaz.
Nitekim Hukuk Genel Kurulu'nun 23.02.1979 gün ve 498/324 sayılı kararında da: (Davacı sendikanın yetkisine ilişkin mahkeme kararı kesinleşmiş ancak Usulün 427/4. maddesi uyarınca kanun yararına bozulmuştur. Aynı fıkra hükmüne göre, bozma, kesinleşen hükmün hukuki sonuçlarını kaldırmaz. Böyle olunca önceki karar kesinleştiğinden mahkemece bu nitelikteki bir kararın hukuki sonuçlarını değiştirecek yeni bir karar verilemez. Direnme kararı bozulmalıdır) denilmektedir. Bu durum karşısında C. Başsavcılığı itirazında: (Kanun yararına vaki bozmaların önceki hükümle meydana gelen hiç bir hukuki durumu değiştirmeyeceği hususa diğer hukuk davaları için söz konusudur) yolunda ileri sürülen düşüncenin kabulüne olanak yoktur.
Bu arada gözden uzak tutulmaması gereken bir başka husus, 1587 sayılı Nüfus Kanununun 46/3. maddesindeki: (Yaş düzeltme davaları ancak bir defa açılabilir) yolundaki amir hükümdür. Nitekim Altıncı Hukuk Dairesi 13.06.1973 gün ve 2927/2431 sayılı kararında: (Bir kimsenin yaş kaydı kesin olarak düzeltildikten sonra tekrar dava görülerek eski kayda düzetme yapılamaz. Zira nüfus kayıtlarının düzenlenmesi ve devamlılığı kamu düzeni ile ilgilidir) şeklinde hüküm kurmak suretiyle uygulamaya açıklık getirmiştir.
Muhakemenin iadesi yoluna başvurularak, hukuk mahkemesinin kesinleşen hükmü ortadan kaldırılmadıkça, yaş tashihi isteğinin ceza mahkemesince yeniden ele alınmasına imkan bulunmadığına ilişkin Yargısal içtihatlar ve bilimsel görüşler mevcut bulunduğu gibi (Ceza Genel Kurulunun 19.11.1962 gün ve 48/44 sayılı kararı) (Baki Kuru, anılan eseri, S. 802), (Nurullah Kunter, anılan eseri, S. 80), (Faruk Erem, Ceza Usulü Hukuku, 1978 Basımı, S. 354); Medeni Kanunun 29. maddesinde: doğum ve ölümün nüfus sicilindeki kayıtlarla ispat olunacağı, 35. maddesinde: ahvali şahsiyenin buna mahsus sicil ile taayyün edeceği ne ilişkin hükümler esas alınarak, mağdure ve sanıklar hakkında düzenlenmiş raporların içeriği ve görünüşleri ne olursa olsun TCK. nun yaşa ilişkin hükümlerinin uygulanmasında nüfus kayıtlarının esas alınması gerektiği yolunda ileri sürülmüş düşünceler ve verilmiş mahkeme kararları da bulunmaktadır. (Muhtar Çağlayan, Ceza ve Usul Hukuku, S. 214) (Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün Kozan C. Savcılığı'na gönderdiği 18.04.1972 gün ve 17300 sayılı yazısı) (Altıncı Ceza Dairesi'nin 09.04.1975 gün ve 1754/1714 sayılı kararı).
Yukarıda açıklanan bilimsel görüşler ve Yargıtay kararları ışığında: Kamun yararına bozmanın hiçbir hukuki yarar sağlamayacağı ve yaş düzeltmesi konusunda kesinleşmiş hukuk mahkemesi kararı bulunması ve Nüfus Kanununun 46. maddesindeki (yaş düzeltme davalarının ancak bir defa açılabileceği) yolundaki amir hüküm karşısında, mağdurenin nüfus kaydında yeni bir düzeltme yapılması sonucunu doğuracak şekilde ceza mahkemesince bir karar verilmesine imkan bulunmamakla birlikte; mağdurenin olay tarihindeki gerçek yaşı, Adli Tıp Meclisi raporu gibi kuşkuya yer bırakmayacak bir delille kesinlikle saptanabildiği ve bu gerçek yaşı ile, nüfus kaydındaki kesinleşmiş bir ilamla düzeltilmiş yaşı arasında, olayımızda olduğu gibi, sanık aleyhine sonuç doğuracak şekilde bir uyum bulunmadığı takdirde, ceza hakiminin maddi hakikat açık bir şekilde ortada iken, şekli hakikatle yetinip sanığa daha fazla bir ceza verilmesi gibi, hak ve adalet duygularını inciten bir uygulama yapıp yapamayacağı sorunu yine de zihinleri kurcalamakta ve bu olay dolayısıyla gündemimizde yer almış bulunmaktadır.
Genel olarak hukuk mahkemelerinden verilmiş kesinleşen mahkeme kararlarının ceza hakimini bağlamayacağı yolunda pek çok özel daire ve Ceza Genel Kurulu kararları olduğu gibi; Genel Kurulumuzun 21.04.1980 gün ve 110/166 sayılı kararıyla: (hukuk ve ceza davalarının konuları, tarafları ve mahiyetleri tamamıyla ayrı olduğu cihetle, hukuk mahkemelerinden verilen kesinleşmiş bir hükmün kural olarak ceza davasına etkili olmaması gerekir. Ancak, hukuk mahkemesinin kesin hükme bağladığı meselenin halli, daha önce meselei müstehire bekletici neden şeklinde ceza mahkemesinden hukuk mahkemesine tevdi edilmiş ise, bu konuda verilecek hüküm, diğer delillerle birlikte takdir edilecek ve kuşkusuz ceza mahkemesince göz önünde tutulacaktır) gerekçesiyle, bu konuda genel ilke belirlenmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nun dahi, maddi hakikatin açık bir şekilde ortaya çıkması halinde, hukuk mahkemesinin kendisini ceza mahkemesi kararıyla bağlı saymayacağına ilişkin kararları vardır.
Nitekim Hukuk Genel Kurulu'nun 22.05.1963 gün ve 14/13 sayılı kararında: (Davacı, kendisini davalının dövmüş olduğunu ve bu yüzden bir takım giderlere katlandığını ileri sürerek tahminini istemiştir. Davalı, dövme olayından dolayı ceza mahkemesince hükümlendirilmiş ve hükümlülük kararı kesinleşmiştir. Davacı, bu olaylara dayanarak şimdiki davayı açmış ve bu dava sırasında kendisini dövenin davalı olmayıp kardeşleri olduğunu ve fakat davalının kardeşlerinin suçunu üzerine almış bulunduğunu ileri sürmüştür. Hakimin haklı olarak titizlik göstermesi ve kendisine sözlerinin ne demek olduğumu sorarak durumu yeniden açıklattırması üzerine son sözlerinde davacı direnmiştir. Buna göre bir kimsenin kendi davasını çürüten sözlerinin hukuk davalarında ona karşı sonuç doğurmasının usul hukukunun temel kurallarından bulunmasına ve bu teminat davasının nesebe, kısıtlamaya ilişkin davalar gibi» bir dava olmamasına göre burada BK.nun 53. maddesi uyarınca ceza mahkemesi hükümlülük kararının hukuk hakimini bağlayacağı ileri sürülemez) denilmektedir.
Hukuk Muhakemeleri Usulünde deliller ikiye ayrılır: 1 - Kesin deliller, 2 - Takdiri deliller. Kesin deliller ikrar, kesin hüküm, senet ve yemin olmak üzere dört tanedir. Bunların kesin olmalarının sebebi hakimi bağlamalarıdır. Hakim bu kesin delillerden biri ile ispat edilen bir vakıayı, ispat edilmiş olarak kabul etmeye mecburdur; yanı hakimin bu delilleri takdir yetkisi yoktur... Takdiri deliller şahit, bilirkişi, keşif ve hususi hüküm sebepleridir. Hakim bu delilleri serbestçe takdir eder. Yani özellikle şahit ve bilirkişi beyanları hakimi bağlamaz. Hakim bunların beyanı hilafına da kararını verebilir. (Baki Kuru, anılan eseri, S. 371-372).
Ceza Muhakemeleri Usulünde ise delillerin serbestçe araştırılması ve takdiri ilkesi benimsenmiştir.
Erdener Yurtcan, Kesin Hükmün Ceza Muhakemesini Önleme Etkisi adlı eserinde: (CMUK. nunda kesin hükmün kabul edildiğini gösteren bir açıklama olmadığı gibi, bir tanımlamaya da tesadüf edilemez. Bu nedenle kesin hüküm kavramı ve bunun kapsamını tayin etmek görevi doktrin ve uygulamaya kalmaktadır. S. 12 ... aynı yargılama birliği (kaza manzumesi) içinde yer alan bir hakimin verdiği hüküm, diğer a: (CMUK. nun 254. maddesi hükmü hakimin vicdani kanaatine büyük önem verildiğini gösterir ve bir ceza davasında hakimin gerçeğe güvenli bir biçimde ulaşabilmesi için, olayla ilgili tüm delillerle, arasına zorunluluk olmadıkça bir aracı girmeksizin, doğrudan doğruya ilişki kurması gereklidir. Hukuk usulünde hakim çok kez yasaya ve şekle ilişkin delillerle bağlıdır. Ceza usulünde ise delillere dayalı vicdani kanı söz konusu olduğundan delil serbestliği esastır. Delillerin suçluluğu kesinlikle ispatlayıcı güçte olduğu kanısına varmadan hakimin mahkumiyete karar vermemesi gerekir. Tam bir kanıya varılmayan, kuşkulu hallerde, kuşkunun sanık lehine olduğu kuralına uyulmak gerekir) denilmektedir.
Ceza muhakemesi bir şüpheyi yendiğine göre, olay ile suç normu karşılaştırıldığında nispi değil mutlak uygunluk sonucuna varmalıdır (Nurullah Kunter, anılan eseri, S. 197).
Burada Baha Kantar'ın şu sözlerini tekrarlamakta yarar vardır: (Şekli ne olursa olsun: tarihi insanlıkla başlayan muhakemenin sebebi mevcudiyeti ve gaye-i aslisi muhkem kaziye vücuda getirmek ve bu vücudu mas'un olarak muhafaza etmek değil, adaleti hakikiyeyi bulmak, tahakkuk ettirmek ve idamedir... Adalet ise; bir vakıanın hakiki müeyyidesi ile çerçevelenip içtimai ve tarihi vicdandaki tahtına oturmaktır).
Yukarıda açıklanan yasa hükümleri, bilimsel görüşler ve yargısal içtihatlar göz önünde tutulduğunda: Mağdurenin yaşı kesinleşmiş hukuk mahkemesi kararıyla düzeltilmiş bulunmasına göre, ceza mahkemesince CMUK. nun 255/sonuncu maddesi uyarınca mağdureye ilişkin nüfus kaydının yeniden düzeltilmesi yolunda bir karar verilmesine imkan bulunmamakla birlikte, diğer yasa yollarına başvurulması sanık lehine uygulama yapılmasına da imkan vermediğinden, sanık vekili tarafından ibraz edilen İzmir Devlet Hastanesi Sağlık Kurulu Raporu ile dayanağı olan belgeler gerekirse yeniden çektirilecek filmleriyle birlikte Adli Tıp Meclisi'ne gönderilip mağdurenin suç tarihindeki yaşının kesin olarak saptanmasından sonra, mağdurenin gerçek yaşına göre suç vasfının tayini ve buna göre sanığa ceza uygulaması yapılması gerektiğinden, C. Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabulü ile, özel daire onama kararı kaldırılarak yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan üyelerden N. Tankurt: (Yerel mahkeme hükmünü kanun yararına bozdurmanın, soruna çözüm getirmeyeceği çoğunlukça da kabul edilmektedir. Yüksek Ceza Genel Kurulunda çözümlenmesi gereken asıl konu ceza mahkemesinin bir an için hatalı olanak verildiği kabul edilse bile, hukuk mahkemesinden sadır olan, kesin hüküm haline gelmiş bir kararı, kesin delil olarak kabule zorunlu olup olmadığı hususudur. Hayri Domaniç'in Hukukta Kaziyei Muhkeme ve Nispi Kuvveti adlı eserinde belirttiği gibi: Bir mahkeme kararının kaziyei muhkeme haline gelmesi, bu kararın bir yandan hasımlar için kanuni hakikat sayılması, kararda gösterilen hak ve borçlarla mücehhez ve mülzem olmaları, diğer taraftan kararda halledilen hukuki sebep değişmedikçe, taraflar arasında yeni bir dava konusu teşkil edememesi demektir. Diğer bir ifade ile kaziyei muhkemenin biri menfi, diğeri müspet olmak üzere iki rolü vardır. Müsbet rolü, karar muhtevasının tarafları ve bilhassa mahkum olanı bağlaması, lehine karar verilen kimsenin hakkının inkar edilememesidir. Menfi tesiri ise, kararla neticelendirilen ihtilafın şartları aynı kaldıkça, yani bir davaya konu teşkil edememesi, böyle bir davanın dinlenmeyip ret edilmesidir... Hukuki şahıslar arası ihtilafları halleden mahkeme kararlarına kaziyei muhkeme kudretinin tanınması, yani bu kararlara kanuni hakikat karinesi teşkil etmesi prensibi, hakimlerin asla yanlış karar vermeyecekleri fikrinden ziyade, cemiyette nizam ve istikrarın temini, kişiler arası ihtilaflara son verilerek bozulan sulh ve sükunun bir an önce iadesi ve içtimai hayatta vücudu zaruri Adliyenin efkarı umumiye nazarında prestijinin korunması mülahazalarına istinat eder... Bir davada hakim nihai kararını vermekle artık ihtilaf halledilmiş ve mahkeme işten el çekmiş sayılır, bundan böyle kararın hatalı olduğu anlaşılsa bile, yargıç verilen karara hiçbir müdahalede bulunamaz ve hatasını düzeltemez denilmekte; aynı konuda Baki Kuru, anılan eserinde: kesin hüküm; ilk önce hükmü veren mahkeme de dahil; diğer bütün mahkemeleri bağlar, aynı davayı bir daha inceleyemezler. Yasama ve yürütme organları ile idare, kesin hükmü uymak zorundadır. Bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını (kesin hükmü) hiçbir surette değiştiremez, sonradan çıkan bir kanunla bertaraf edilemez, Erdener Yurtcan ise, anılan eserinde: Bize de kaziyei muhakemenin hikmeti vücudu ve gayesi ve sadır olduğu makam itibariyle bir amme intizamı müessesesi olduğundan hiç şüphe yoktur. Taraflar bundan sarahaten veya zımnen vazgeçemeyecekleri gibi, bunu bir mukavele ile bertaraf edemezler, hakim kaziyei muhakemeyi re'sen nazara almaya mecburdur demektedirler. Bütün bu hususlar ve özel daire onama kararında belirtilen gerekçeler göz önünde tutulduğunda, C. Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir) gerekçesiyle;
Diğer üyeler ise: (N. Tankurt'un açıkladığı görüşlere katıldıklarını belirtmekle birlikte, ceza uygulamasında raporların değil mağdure ve sanıkların nüfus kayıtlarının esas tutulması gerektiğini) ileri sürerek itirazın reddi gerektiği yolunda oy kullanmışlardır.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, C. Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabulü ile, özel daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün BOZULMASINA, depo parasının sanığa geri verilmesine, 30.03.1981 gününde üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy