(765 S. K. m. 279, 448, 450, 452) (1412 S. K. m. 253)
Dava: Adam öldürmekten sanık Cavit'in mahkumiyetine dair, Kastamonu Ağır Ceza Mahkemesi'nden verilen 25.10.1984 gün ve 92-114 sayılı hüküm sanık ve müdahil vekillerinin temyizleri üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nce incelenerek bozulup yerine geri çevrilmiştir.
İlk hükümde direnmeye ilişkin aynı mahkemeden verilen 6.6.1985 gün ve 58 - 54 sayılı son hükmün Yargıtay'ca incelenmesi müdahil Mustafa ve sanık tarafından süresinde verilen dilekçeyle istenilmiş koşulu da yerine getirilmiş olduğundan dosya C.Başsavcılığı'nın hükmün bozulması istemini bildiren 14.8.1985 gün ve 1 - 2710 sayılı tebliğnamesiyle 1. Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulu'nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: Adam öldürmek suçundan sanık Cavit'in maktulü kastın aşılması suretiyle öldürdüğü ancak maktulün memur olarak kabulü mümkün görülmediğinden ve bu şekilde müsnet suç işlediği sübuta erdiğinden eylemine uyan TCK.nun 448, 452/1, 251, 59, 59, 31 ve 33. maddeleri gereğince 8 sene 10 ay 20 gün ağır hapis cezası ve fer'i cezalarla tecziyesine sanık hakkında hem iddianame ile hem de lüzumu muhakeme kararı ile aynı suçtan ötürü mükerrer dava açılmış bulunduğundan CMUK.nun 253. maddesi uyarınca mükerrer açılan davanın reddine ilişkin hükmü, Özel Daire:
Maktul 657 Sayılı kanun gereğince Devlet Memuru ve Azdavay Sağlık Merkezi'nde hizmetli olup, olay gecesi nöbetçi iken, görevli hemşirenin sanık ile arkadaşlarının içkili olmaları nedeni ile sağlık merkezine alınmaması için emir verdiği bu emir gereğince maktulün sanık ve arkadaşlarını sağlık merkezine almadığı ve olay günü vazifeye başlayan sanığın maktülu çağırarak, "Niçin sağlık merkezine almadığını" sorması üzerine emir gereğince almadığını söylemesiyle sanığın hiddetlenerek yumrukla vurarak yere düşürdüğü maktulün beyin kanaması sonucu öldüğü, dosya içeriği ile sabittir.
Bu durumda;
A - Sanık, vazifesi sırasında suçu işlediğine göre, Memurin Muhakematı Kanunu gereğince İlçe İdare Heyeti'nden geçmeden hükümlülüğüne karar verilmesi,
B - Maktul 657 Sayılı Kanun gereğince memur sıfatını aldığı ve sanığın maktulü görevi yapmasından dolayı öldürdüğüne göre TCK. nun 450/11. maddesi delaletiyle TCK.nun 452/1. maddesinden ceza tayini gerekirken yazılı maddelerden ceza verilmesi isabetsizliğinden bozmuş;
Yerel Mahkeme ise;
Sağlık merkezinde sağlık memuru olan sanığın görevli arkadaşları ile yemek yiyip içki içtikten sonra gece yarısını geçkin bir saatte sağlık merkezine gelip içeri girmek istemesi üzerine aynı yerde müstahdem olan maktulün gerek, sanığın gerekse diğerlerinin içkili olmaları nedeniyle bu duruma içerleyen ve sinirlenen sanık, ertesi gün maktulü çağırtarak müessir fiil kastıyla kafasına yumruk atmış, yere düşen mağdur beyin kanamasından ölmüştür.
Gece vakti içkili vaziyette yatmak için içeriye girmek isteyen sanık ve arkadaşlarına kapının açılmaması sağlık merkezinin iç disiplini ve huzuru açısından 1. derecede kapıda nöbetçi olan müstahdemin görevi ve sorumluluğu altındadır. Öte yandan bu olay nöbetçi hemşireye aksettirilmiş olup, nöbetçi hemşirenin kesin talimatı üzerine kapı açılmamıştır. Durumun böyle olduğu nöbetçi hemşire Aynur ve hemşireler Sevim, Ceylan'ın yeminli beyanları ile sabittir. Ertesi günü maktul sanık tarafından çağrılmış ve olayın hesabı kendisinden sorulmuştur. Maktul de cevaben sadece "kendisinin emir kulu olduğunu, talimatı yerine getirdiğini" söyleyerek sanığa karşı herhangi bir saygısız hareketi, davranışı ve sözleri olmamıştır. Bu durum gerek sanığın savunmasından gerekse olay anında yanlarında bulunan tanık İzzet'in yeminli beyanlarından anlaşılmaktadır. Olayda haksız tahrikin tesiri altında suç işlendiği de kabul edilemez.
TCK. nun 450/11. maddesinde; "Devlet Memuru" tabiri kullanıldığına göre, mağdurun bu sıfatı haiz olup olmadığının TCK.nun 279. maddesine göre tespiti gerekir.
Anılan maddenin 1. fıkrası hükmünce memur sayılmak için, asli gayenin "Yasama - Yürütme - Yargılama" görevleri ile ilgili olması şart koşulmuş, devlete dahil bir müesseseye bağlı olmak, görülen işin "kamu görevi" olmasına karine sayılmış, fakat bunun dışında "kamu görevlileri" bulunabileceği açıklanmıştır. Kanunumuz kamu hizmetlerini yeni geniş anlamda memur kavramını da ayrıca kabul ederek bunları 279. maddenin 2. fıkrasında tarif etmiştir. Kanun bu suretle "memur" ile "kamu hizmetlisi"ni ayırmış 1. tarifinde "kamu görevi" kavramı, ikincide "kamu hizmetlisi" kavramı esas alınmıştır. Bu ayırımlar dolayısıyla kanunun bazı hükümlerinde sadece "memur" terimi bazılarında ise memur ile birlikte "kamu hizmetlisi" terimi kullanılmıştır. (TCK.202, 203, 206, 208, 210) Bütün bu kavramların ışığı altında kamu görevlisi yani devlet memuru ile kamu hizmetlisi kavramlarının birbirine karıştırılmaması gereklidir.
Ancak kamu görevi yapan kimse 450. maddenin 11. bendi bakımından Devlet Memuru sayılabilir. Özel Daire bozma kararında gösterildiği üzere mağdurun salt 657 sayılı yasaya tabi olup olmaması, kamu hizmetlisi, kamu görevi ayırımında kıstas olamaz. Ceza Kanunu uygulaması bakımından memur veya hizmetli kavramları ile, idare hukuku alanındaki memur veya hizmetli kavramları arasında herhangi bir benzerlik ve bağlantı yoktur. Bu itibarla, Ceza Kanunu bakımından kimlerin memur ve hizmetli olduğunu araştırma veya tetkik hususlarında 1961 Anayasamızın 117 ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4. maddesinden yararlanmak mümkün değildir.
Bütün Devlet görevlerini Ceza Kanunu bakımından memur olarak kabul, yasanın güttüğü hedef ve taşıdığı mahiyete aykırı olur. Bir çok suçlarda memur sıfatının unsur veya cezayı ağırlatıcı sebep olarak kabul edilmesi, memurluk sıfatının veya görevinin kötüye kullanılmasından dolayı Devletin geniş anlamda itibarının zedelenmesine sebep olunmaması içindir.
Ceza Kanununun sadece memurdan bahsettiği yerlerde 279. maddesinin 1. fıkrasında yazılı bulunan "kamu görevi yapan kimse" kastedilmiştir.
Nitekim, Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi'nin 6.3.1979 gün ve 1077-1077 sayılı kararında da, "herhangi bir kamu hizmeti görmeyen ve hastane müstahdemlerinden sayılan hasta bakıcının memur sayılamayacağı" hükme bağlanmıştır.
Özel Daire bozma kararının "A" bendinde yazılı bozma nedeni de yerinde değildir. Azdavay İlçe İdare Kurulu'nun 2.12.1982 gün ve 2 sayılı lüzumu muhakeme kararı ile, sanık hakkında TCK.nun 450/11, 452. maddelerinin tatbiki istemiyle dava açılmış olup, bu dava mahkememizin 1983/6 esasına kayıt edilerek sanık hakkında yargılamaya devam edilmiş, ancak sanık hakkında aynı olaydan ötürü iddianame ile de mahkememizce dava açılmış olduğundan, mükerrer açılan davaların birleştirilmesinden sonra karar verilmiştir) gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir.
Gerçekten, Kastomonu C. Savcılığı'nın 11.10.1982 gün ve 53 sayılı iddianamesiyle ve TCK.nun 450/11, 452. maddelerinin uygulanması istemiyle, sanık hakkında açılan kamu davası, Yerel Mahkemenin 1982/902 esas numarasına kaydedilmiş; aynı olaya ilişkin olarak yapılan idari soruşturma sonunda, Azdavay İlçe İdare Kurulu da sanığın yargılanmasının gerekliliğine karar vermiş, Yerel Mahkemenin 1983/6 esasına kayıtlı bu davanın, daha önce açılan kamu davası ile birleştirilmesine karar verildikten sonra, sanık hakkında yazılı şekilde hüküm kurulduğunun dosyanın incelenmesinden anlaşılması nedeniyle, Özel Daire kararının (A) bendinde gösterilen bozma nedeni yerinde bulunmamaktadır.
Özel Daire kararının (B) bendinde açıklanan bozma nedeni de, aşağıda ayrıntılarıyla açıklanacak nedenlerle yerinde görülmemiştir.
TCK. nun 279. maddesi hükmüne göre : (Ceza Kanunu tatbikatında:
1 - Devamlı veya muvakkat suretle teşriî, idarî veya adlî bir amme vazifesi gören Devlet veya diğer her türlü "amme müesseseleri memur, müstahdemleri,
2 - Devamlı veya muvakkat, ücretsiz veya ücretli, ihtiyarî veya mecburî olarak teşrî, idarî veya adlî bir âmme vazifesi gören diğer kimseler memur sayılır.
Ceza Kanununun tatbikatında âmme hizmeti görmekle muvazzaf olanlar:
1 - Devamlı veya muvakkat surette bir âmme hizmeti gören Devlet veya diğer âmme müessesesinin memur ve müstahdemleri,
2 - Devamlı veya muvakkat, ücretli veya ücretsiz, ihtiyarî veya mecburî surette bir âmme hizmeti gören diğer kimselerdir).
Türk Hukukunda "memur"u tarif eden tek metin TCK. nun 279. maddesi değildir. 1982 Anayasamızın 128, 1961 Anayasasının 117, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4, 1632 sayılı As. CK. nun 13. maddeleri de memur tanımını yapmaktadırlar. Fakat bu tanımlar ilgili oldukları hukuk dalında geçerli olduklarından, Ceza Kanunu tatbikatında uygulanamazlar. Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 20.1.1969 gün ve 693/17 sayı ile : "TCK. nun uygulanmasında kimlerin memur olduğu 279/1. maddede gösterilmiştir. Ceza Kanunu uygulaması bakımından memur kavramı ile idare hukuku alanındaki memur kavramı arasında herhangi bir benzerlik ve bağlantı bahse konu değildir. Bu itibarla, Ceza Kanunu bakımından kimlerin memur olduğunu araştırma ve ona teşebbüs hususunda, 1961 Anayasamızın 117 ve 657 sayılı Kanunun 4. maddesindeki tariflerden yararlanmak mümkün değildir. Nitekim ceza uygulamasındaki memur kavramı, olan ve kapsamı bakımlarından idare hukukundaki memur kavramından çok daha dar anlam ve niteliktedir. Bütün Devlet görevlilerini Ceza Kanunu alanında memur olarak kabul, Ceza Kanununun güttüğü hedef ve taşıdığı mahiyete aykırı olur" şeklinde karar vermiştir. İlâve edelim ki, bu ayrıma rağmen, Ceza Kanunu kendi tatbik alanında geçerli memur tanımını yaptığından, TCK. nun 279. maddesinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez (Dr. İsmet Polatcan, Memur ve Resmî Heyetlere Karşı Hakaret ve Sövme Cürümleri 1983, S. 51).
TCK. nun 279. maddesinin incelemesine başlamadan önce, maddeye genel olarak göz atacak olursak, birtakım ayırımlarla karşılaşırız.
İlke olarak dikkati çeker ayırım, maddenin iki bendden mürekkep olan birinci fıkrasıyla, keza iki bendden meydana gelen ikinci fıkrası arasında yapılmış olan taksimdir. Gerçekten birinci fıkrada Ceza Kanununun tatbikatında kimlerin memur sayılacağı tespit edildiği halde, ikinci fıkrada, genel Ceza Kanunu tatbikatında kimlerin amme hizmetiyle muvazzaf kimse addolunacağı tayin edilmektedir. Binaenaleyh, madde memurlarla, âmme hizmetiyle muvazzaf kimseyi birbirinden ayırmakta, diğer bir tâbirle, iki farklı ajan kategorisinin tarifini vermektedir. Bu iki alanın nev'ini birbirinden ayırt eden yegâne kıstas da ifa ettikleri faaliyetin mahiyetinde mündemiçtir. Biri amme vazifesi görür ve onun için memurdur, diğeri âmme hizmeti görür ve onun için âmme hizmetiyle muvazzaf olan kimsedir (Prof. Dr. Sahir Erman, Ceza Tatbikat ve Takibatında Memur, Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, 1947, S. 243).
Şu halde bakacağız : bir kimsenin gördüğü faaliyeti âmme vazifesi olarak nitelendiriyorsak, o kimse memur; yok eğer o kimsenin faaliyetini âmme hizmeti olarak niteliyorsak, o kimsenin âmme hizmeti görmekle muvazzaf bir kimse olduğu neticesine varırız.
TCK. nun 279. maddesinde, âmme vazifesi ve amme hizmeti tarif edilmemiş, bu hususta idare hukukuna zımmen atıfta bulunulmuştur.
Bu konuda idare hukuku müellifleri çeşitli teoriler ileri sürmüşlerse de, Prof. Dr. Sahir Erman'ın, Cagliari Üniversitesi Ord. Prof. Mıele'ye atfen, yukarıda anılan makalesinde açıklanan ve günümüzde de geçerliliğini sürdürdüğünü kabulde zorunluluk bulunan görüşe göre; Devlet ve diğer âmme hükmî şahısları, üzerlerine almış oldukları vazife ve faaliyetleri, muayyen bir takım gayelerin gerçekleştirilmesi için teşekkül etmiş daha alt organlara tevdi ederler ve Devlet içinde bir iş bölümünün gerçekleşmesi sağlanmış olur. Böylece bu iş bölümünün neticesinde - Anayasa hukukunda olduğu gibi- Devletin faaliyetleri teşrî (yasama), adlî (yargı) ve idarî (yürütme) olmak üzere üçe ayrılmış olur. Bu faaliyetlerden teşriî ve adlî olanı izah kolaydır. Çünkü, bu organların elde etmek istedikleri gaye, ifa eyledikleri faaliyette saklıdır. Bu organlar sadece faaliyette bulunmaları ile amaç ettikleri gaye tahakkuk etmiş olur. İdarî faaliyet ise farklı bir mahiyet arz eder. İdarî faaliyetin özel cepheleri vardır ki, bu nev'i faaliyetlerde Devlete ait hukukî selâhiyet ve iktidarın kullanılması mevzubahis olmaz. Örneğin; eğitim, sağlık, Sosyal Sigorta... faaliyetlerinde olduğu gibi. Buna mukabil bazı idarî faaliyetlerde (adlî zabıta, vergi tarh ve tahsili gibi) hukukî selâhiyet ve iktidarın kullanıldığı görülür.
Şu halde, Devletin bazı faaliyetleri Devlete ait iktidar ve selâhiyetlerin kullanılması suretiyle gerçekleştirildiği halde, diğer bazı faaliyetleri bu iktidar ve selâhiyetin kullanılmasını gerektirmez veya bu iktidar ve selâhiyetin kullanılması ikinci plânda kalır. Bu şekilde, Devlete Ait İktidar Ve Selâhiyetin Kullanılması Suretiyle Gerçekleştirilen Faaliyetler "Âmme Vazifesi" Böyle Bir İktidar Ve Selâhiyetin Kullanılmasını Gerektirmeyen Faaliyetler İse "Âmme Hizmeti"dir.
Nitekim, Yargıtay'ımız da bir kararında, âmme vazifesini objektif yönden şu şekilde belirtmiştir : "Âmme vazifesi, Devlet tarafından âmme menfaatleri için tahakkuk ettirilmesi zarurî görülen faaliyetlerdir. Devletin, Devlet olarak tahakkuk ettirmek mecburiyetinde olduğu işlere taallûk etmeyen ve bunlara fer'i olarak da bağlı bulunmayan faaliyetler, âmme hizmeti olarak kabul edilmiştir. Âmme vazifesi, Devletin nüvesini teşkil eder. En bariz vasfı, zarurî oluşu, yani devletin bu vazifeyi zaruri olarak yerine getirmek ödevinde olmasıdır. Âmme hizmetleri ise Devletin ihtiyarî olarak kendi faaliyet sahasına aldığı işlerdir. Bunlarda öbürlerinde mevcut zaruret vasfı yoktur. Devlet bunları cemiyetin refahı için yerine getirir" (Özel Daire, 4.3.1947, 173/116).
Fakat, her hukukî selâhiyet ve iktidarı ihtiva eden faaliyet aynı kapsam ve kıymette değildir. Devlet kendi teşkilâtı içinde veya dışında yapmış olduğu ayrım dolayısıyla , bazı kimselere hukukî tasarrufların yapılması veya hukukî fiillerin icrası hususunda görev ve yetki verir. Bazı kimselere ise doğrudan doğruya hukukî netice doğurmayan faaliyetlerin icrasını yükler. Devlete ait hukukî bir iktidar ve selâhiyet gereğince, hukukî tasarruf veya fiilin ifasını gerçekleştirenler âmme fonksiyonu ifa eder ve bu itibarla memurdurlar, aksi takdirde âmme hizmetiyle muvazzaf olan kimselerdir.
Fakat, memur tarifini bu şekilde tanımlarsak, kapsamını çok fazla daraltmış oluruz. Onun için bu tarife diğer bazı hususların da ilâvesi gerekir. Hukukî selâhiyet ve iktidarı kullanabilecek olan organların, hukukî tasarruf yaparken veya hukukî fiil ifa ederken bu tasarruf veya fiilin yapılmasına iştirak ve yardım edenlerin de âmme vazifesi gördüklerini kabul etmek gerekir.
Ancak, bu yardım ve iştirak unsuru bütün kapsamıyla tatbik olunduğunda, âmme vazifesi ile âmme hizmeti kavramları arasında fark kalmaz. Bu mahzuru ortadan kaldırmak için idare hukuku sahasında geçerli olan diğer bir müesseseye başvurmak gerekir. Bilindiği gibi idare hukukunda her hukukî tasarruf veya fiil, "âmme hukuku usulü" denilen bir prensibe dayanarak meydana gelir. Böylece herhangi bir hukukî tasarruf veya fiil "âmme hukuku usulü"ne uyularak muhtelif merhale ve safhalardan geçtikten sonra tamamlanır ve neticesini verir. İşte, hukukî tasarruf veya fiillerin yapılmasına âmme hukuku usulüne göre iştirak ve yardım edenler de âmme vazifesi görürler ve bu itibarla memur sayılırlar.
Şu halde netice olarak, TCK. nun 279. maddesine göre memur; "Devlete ait hukuki bir iktidar ve selâhiyeti kullanarak hukuki tasarruf veya fiilin icrasını gerçekleştirenlere, bu hukuki tasarruf ve fiilin icrasına amme hukuku usulüne uygun bir şekilde iştirak ve yardım edenler"dir. İcra ettikleri faaliyet bu nitelikte olmayan kimseleri memur saymak mümkün değildir.
Prof. Sulhi Dönmezer ise, âmme hizmeti ile âmme vazifesini birbirinden ayırmadan bunların, başka bir ifadeyle âmme hizmetinin veya vazifenin icrasında önemli olan hususun "âmme kudretinin, otoritesinin" kullanılması olduğunu belirtmekte ve devamla, 279. maddenin tatbikatında memur sayılamayacak kişileri "vazifenin icrasında, doğrudan doğruya veya dolayısıyla âmme kudretini kullanmayan veya âmme kudretinin kullanılması netice itibariyle icraî karar almaktan ibaret bulunduğuna göre, icraî karar alabilecek makam veya memura hukukî malzemeyi hazırlamayan Devlet ve diğer âmme müesseseleri memur ve müstahdemleri veya idarî, adlî veya teşriî bir vazife gören diğer kimseler" şeklinde belirttikten sonra, "Tramvay, Tünel ve Elektrik İdaresi memur ve müstahdemlerinin Memurin Muhakematı Kanunu hükümlerine tâbi bulunacakları hakkındaki Yargıtay kararına katılmadığını" açıklamaktadır. -Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, Memurin Muhakemat Kanunu Bakımından Memur, Mahkeme İçtihatları Kroniği, İFHM., C: IX, Sayı 3 - 4, S. 824-. Bu şekilde memur kapsamını tayin ve tespit eden Prof. Dr. Sulhi Dönmezer'in görüşü ile, Prof. Dr. Sahir Erman'ın görüşü arasında fazla bir farkın olmadığı yine Erman tarafından belirtilmektedir - Erman, 256-.
Bu itibarla, bir kimsenin Ceza Kanunu tatbikatında memur sayılabilmesi onun, onun subjektif durumu ile, müstahdem olup olmaması ile ilgili değildir, gördüğü faaliyet ile ilgilidir ve bu itibarla da, bir âmme vazifesi gören herkes kanun nazarında memurdur.
Birinci grubu teşkil eden ve Prof. Dr. Sahir Erman tarafından "muayyen bir hizmet veya faaliyeti, devamlı surette ve bir ivaz mukabilinde isteyerek görmeyi yüklenmiş kişi" olarak tarif edilen müstahdemlerin -sürekli memurlar- Ceza Kanunu tatbikatında memur sayılabilmeleri için "teşri, idarî veya adlî" bir âmme vazifesi görmeleri şarttır. Sayılan âmme müessesesinin müstahdemleri olabilir. Ancak her âmme müessesesinin müstahdemi Ceza Kanunu tatbikatında memur sayılamaz. Bunun için müstahdemin sayılan âmme vazifelerinden birini yüklenmiş olması gerekir.
İkinci grup memurlar ise, 279. maddenin birinci fıkrasının (2) nolu bendinde belirtilen "diğer kimseler"dir. Bunlar, müstahdem olmayan kimselerdir. Bu kimseler de: ya Devlet veya âmme müesseselerinin organlarına dahil olan "fahrî ajanlar"dır, ya da Devlet ve âmme müesseselerine bağlı olmayıp tamamen serbest olan vatandaşlardır.
Son kısımda sözü edilen vatandaşların durumu burada özellik arzetmektedir. Bir vatandaşın âmme vazifelerinden herhangi birini ifa etmesi bazen bir zaruret, bazen de bir menfaat esasına dayanır. Bazı durumlarda, kamu yararı belirli bir kamu faaliyetinin seri bir şekilde ifa edilmesini gerekli kılar ve bu durumda sözü edilen fonksiyonun herhangi bir vatandaş tarafından icra edilmesi âdeta bir zaruret halini alır. Bazı hallerde ise, maslahata uygunluk düşünceleri dolayısıyla özel şahısların belirli bir fonksiyon görmeleri veya fonksiyonun ifasına iştirak eylemleri icab eder. Fakat özel bir vatandaşın âmme fonksiyonunu ifa etmesi veya ifasına iştirak etmesi onun her zaman memur sayılacağına delâlet etmez. Bu kimsenin, memur sayılabilmesi, için de bazı şartların gerçekleşmiş olması gerekir: İlk şartta, özel kişinin böyle bir faaliyette bulunmasını "bir kanun hükmünün açıkça uygun bulması veya müsaade etmiş olması"dır. Diğer bir şart da, "Devlete hukukî tasarruf veya fiile iştirak eden şahıs arasında hususî bir âmme hukuku münasebeti ve rabıtasının bulunmasıdır".
Şu halde, zaruret veya kamu yararı icabı herhangi bir âmme vazifesinin bir vatandaş tarafından ifasına bir kanun müsaade etmiş veya uygun bulunmuşsa ve vatandaş da bu fonksiyonu Devletle hususi bir amme hukuki münasebeti kurup hukuki bir tasarruf veya fiilde bulunarak veya iştirak ederek ifa etmiş ise, memur sayılır. Bu şartlardan biri eksik ise, örneğin; muhbir ve meşhut suç dahilinde muvakkat yakalamada bulunan vatandaşın durumu gibi, o kimse memur sayılamaz.
Yukarıda belirttiğimiz şartlara uygun olarak âmme vazifesi gören özel kişilere örnek, şahit, bilirkişi ve tercümanlardır. Bu kimseler, hâkim tarafından verilen hükme iştirak ettikleri ve buna da kanunen mecbur oldukları (TCK. m. 282) ve bunlar re'sen davet olunmaları suretiyle de sözü geçen şahıslarla Devlet arasında mevzubahis özel rabıta kurulduğundan, Ceza Kanununun 279. maddesi anlamında ve "diğer kimseler" tabiri içine dahil memurlardır.
Hakemler -HUMK. 516-, iflas idare memurları -İİK. m. 223-, -yedi-emin İİK. m. 88-, seçim sandık kurulu başkan ve üyeleri de görevli oldukları süre içinde Ceza Kanunu tatbikatında memur sayılırlar (Dr. İsmet Polatcan, age., S. 52 - 59).
Yukarıda yapılan açıklamalar gözönünde tutulduğunda Azdavay Sağlık Merkezi'nde hizmetli olan öldürüleni "memur" saymaya yasal olanak bulunmadığından, müdahil ve sanık vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile, usul ve yasaya uygun bulunan direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, tebliğnamedeki isteme kısmen uygun şekilde, Yerel Mahkeme direnme hükmünün ONANMASINA, depo paralarının Hazineye gelir yazılmasına, 25.11.1985 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy